Muharrem İnce, Kırıkkale’de konuşuyor

CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, seçim çalışmalarına devam ediyor.

Kırıkkale’de konuşan İnce’nin konuşmalarının öne çıkan bölümleri şöyle:

  • Amerika’nın nüfusu 300 milyon, Türkiye’ninki 80 milyon; onların iki katı kadar milletvekilimiz var. İlk işimiz milletvekili sayısını indirmek olacak. Biz Amerika’dan daha mı büyüğüz, daha mı zenginiz! İlk önce buradan başlayacağız.
  • Kırıkkale bir Anadolu şehri ama son dönemlerde hep kaybediyor. MKE’ye bak, işçi sayısı kaça düşmüş, taşeronun hakkı verilmemiş. Bunu değiştireceğiz.
  • Türkiye’yi barıştıracağız, ekonomik olarak büyüyeceğiz, adil bölüşeceğiz.
  • Emekli arkadaşlarım, Ramazan ve Kurban bayramlarında birer maaş dedik; hükümet de biner lira dedi. Yetmez ama tamam! O bin lira birkaç senede enflasyonda erir. Bir de hükümetlerin tercihine bırakılmamalıdır, kanunu olmalı kanunu. Size sözüm şu; bayramlarda birer asgari ücret alacaksınız.
  • Devlet fakir fukaraya yardım ettiğinde Erdoğan mı veriyor, Ak Parti mi veriyor? Benim cumhurbaşkanlığımda da TC verecek, devlet verecek. Bir tartışmadır gidiyor, ben meydanlarda iş, ekmek, aş diyorum; kadınlara sesleniyorum. Ne diyor Neşet Ertaş, “Kadın insandır, biz insanoğluyuz”. Kadının iş gücüne katılım oranı yüzde 32, bunu yüzde 50 yapmamız lazım. O yüzden de her mahalleye bir kreş açacağız. Çalışmak isteyen kadının çocukla ilgili problemi olmayacak. Çocuk kreşe, kadın işe! Her aileye bir ev, her eve bir maaş!
  • Nereden bulacaksın diyor parayı, 4 milyon Suriyeliye 40 milyar lirayı nereden bulduysan oradan, sarayına parayı nereden bulduysan oradan. Çiftçiye mazotu 3 liradan vereceğiz. Asgari ücret 2200 lira olacak. Polislere, öğretmenlere, hemşirelere, din görevlilerine sesleniyorum, eski bir devlet memuru olarak; ne zaman siz 3600’ü vereceğim dedi, ben konuştuktan sonra. 16 yıldır neden vermedin? Ona teklifim var; devleti o yönetiyor, bir KHK çıkarsın bugün, 3600’ü versin. Samimiyse gelsin yapsın.
  • Memleketi 16 senenin sonunda duvara çarptırmak üzere. Dolar, Euro nasıl düşer? Bir yabancı yatırımcı Türkiye’ye güvenmiyor, çünkü mahkemelere güvenmiyor. OHAL var, yargısı bağımsız değil diye güvenmiyor. O yüzden de yatırım yapmıyor. Cumhurbaşkanı seçildiğimde ayrımcılığı sona erdireceğiz, sen, ben, o yok, biz var biz. Tek adam değil, ortak aklı kullanacağız. Türkiye’yi bir hukuk devleti haline getirince döviz düşecek, faizler inecek.
  • 16 yıldır aynı doktor, iyileştiremiyor. Hasta kanser oldu, kangren oldu. Doktoru gönderme zamanı. Dün, “Çıraklık, kalfalık, ustalık dönemim geçti, şimdi büyük ustalık dönemi” diyor. “Bana” diyor; “Büyük ustalık diploması verin.” Millet oy verir, diploma vermez. Diplomayı üniversite verir, o da varsa verir. 2016’da “Eyy” dedi “Marmara Üniversitesi Rektörü, çıkar diplomayı” dedi. 2 senedir çıkmadı. Ben telefon ettim, rica ettim hazırlar mısınız diye. 1 saat içinde hazırladılar. O 2 senedir bekliyor, üniversite vermeyince milletten istiyor
  • Ben dedim ki, 12 sene FETÖ’yle ortaklık yaptın. Şimdi gariban biri senin açtığın, izin verdiğin bankaya para yatırdı diye onu açlığa mahkum ediyorsun. Ben sordum, dedim ki, AK Parti’yi kurmadan önce konuşup onayını aldın mı? Dedi ki, almadım. Ben de dedim ki, hayır aldın, kimle gittiğini biliyorum çünkü en yakınındaki kişi aradı beni, beraber gittik ama bana zarar verir dedi. Senin cumhurbaşkanı seçileceğini biliyorum, seçilince açıkla dedi. Şimdi elimde bir kitap var, Nasuhi Güngör. Erdoğan’ın resmi var, dostu arkadaşı onun. Bunu aldı, TRT Haber Dairesi’ne başkan yaptı. Şimdi kitabın 89. sayfasını okuyorum: “Erdoğan 200 yılı Mayıs ayında ABD’ye yaptığı gezide, uzun süre orada yaşayan Fethullah Gülen’le de bir araya geldi. Erdoğan-Gülen görüşmesi muhtevasından çok, uzun yıllardır birbirine hayli mesafeli olan iki ekolün bir araya gelmesi açısından dikkat çekiciydi”.
  • Sayın Erdoğan, bana dava açmışsın 100 bin lira. Doymuyorsun paraya, illa para istiyorsun. E arkadaşına niye dava açmadın, onu niye tekzip etmedin. Gazete manşetlerinden devam edelim. Demiş ki, okullar için Putin’i aradı, ne için, FETÖ okulları için! Erdoğan: Cemaat ne istedi de geri çevirdik! Sıkı durun, 67 CHP milletvekili bir önerge verdi, 3’ünü görüyorum
  • Değerli Kırıkkaleli kardeşim, Cumhurbaşkanlığı’nın bütçesi 2007’den bu yana tam 25 kat artmış. Ey benim fakir, garip kardeşim, Ak Partili kardeşim; senin gelirin 25 kat arttı mı! Onunki niye artıyor biliyor musun; senin yüzünden. Sen ona sorgusuz sualsiz oy verdikçe onun bütçesi 50 kat artacak.

AKP sağlığa zarar verdi

BURCU CANSU [email protected] @burcu_cansu

2002 yılında iktidara gelen AKP’nin uygulamaları yurttaşları “paran kadar” sistemi ile karşı karşıya bıraktı. AKP’nin her fırsatta “Sağlıkta çağ atladık” diye övündüğü Sağlıkta Dönüşüm Programı (SDP) sağlık alanını yap-boz tahtasına dönüştürdü. SDP ile sağlık ortamı baştan sona değişti. Hastaların müşteri, hastaneler kâr eden işletmeler olarak tanımlandı. “Çağ atladık” iddialarına karşın geleneksel tıp uygulamalarının önünün açılmasıyla sağlıkta Ortaçağ’a geri dönüldü, performans dayatması hayata geçirildi, kar odaklı sistemde hekim-hasta ilişkisi bozuldu.

Kamusal değil özel sektör anlayışı
Sağlık Bakanlığı’nda “Performansa dayalı ödeme sistemine geçildi. Hekim ve hekim dışı sağlık personeli üzerinde ciro ve idari baskı artırıldı. Rekabetçi anlayış, sağlık çalışanları arasında iş barışını bozdu. Sağlık hizmetinin sunumunda nitelik yerini niceliğe bıraktı. Hekim ve sağlık çalışanlarını nefes almadan çalışmaya iten performans sistemi ile birlikte hekime başvuru sayıları patladı. 2014 yılında hekime toplam müracaat sayısı 643 milyon iken bu sayı 2015 yılında 660 milyonu aştı. Kişi başı hekime müracaat sayısı 8’in üzerinde çıktı.

Hastaya ayrılan süre düştü
Hastanelere yığılmanın önüne geçmek amacıyla Merkezi Hasta Randevu Sistemine (MHRS) geçildi. MHRS ile birlikte muayene süreleri 5 dakikaya kadar düşürüldü. Sağlık kurumlarındaki aşırı yoğunluk hekim-hasta ilişkisini bozdu. Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre günde en az 30 sağlık çalışanı şiddete uğradı. Son 5 yılda 49 bin 920 sağlık çalışanı şiddete uğradı.

Para tahsilatının önü açıldı
Sağlık Bakanlığı İletişim Merkezi (SABİM) sağlık çalışanlarını şikâyet merkezine dönüştü. Soruşturmalar ve savunmalar hekimler üzerinde mobbing ve baskı yarattı. “Muayene katılım payı”, “reçete katılım payı” , “ilaç katılım payı” , “ilaç fark bedeli”, “bıçak parası” adı altında randevu almaktan hastaneden çıkana kadar her aşama için para tahsilatının önü açıldı. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) primleri, katkı katılım payları ve ilave ücretlerden dolayı hastaneye gidemeyip acil servislerde uzun kuyruklar oluşturan yoksul yurttaşlar için “usul şartı” getirildi.

Parası olmayanlar ölüme terk edildi
Parası olmayan insanlar ise göz göre göre ölüme terk edildi. Kanser ilaçlarını temin edemeyen dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın kendisine verdiği parayı, “Dilenci değilim” diyerek geri çeviren lenf kanseri hastası üniversiteli 27 yaşındaki Dilek Özçelik hayatını kaybetti. Uçak ambulanslarla övünürlürken, Van’ın Gürpınar İlçesi’ne bağlı Yalınca Köyü’nün Çeli Mezrası’nda rahatsızlanan 3 yaşındaki Muharrem, sağlık hizmeti alamadığı için hayatını kaybetti. 3 yaşındaki Muharem’in ailesi tarafından çuvala konulan cenezesi ise babasının sırtında mezradan köye indirildi.

GSS Prim Borcu ödenemedi
SGK verilerine göre 2017 yılında herhangi bir kapsamda sosyal güvencesi olmayan, çalışmayan, SGK’den gelir ve aylık almayan, 18 yaşını doldurmuş ve öğrenci olmayan ve aylık geliri asgari ücretin üçte birinden az olan 8 milyon yurttaş tespit edildi. 6,4 milyon yurttaş ise aylık gelirinin asgari ücretin 1/3’ünden fazla olması nedeniyle GSS primi ödemesi gerektiği halde prim borcunu ödeyemedi.

Kaynakların “etkili ve verimli” kullanılacağı iddiasıyla getirilen Kamu Hastane Birlikleri (KHB) yapılanması 6 yıl sürdü.
AKP’nin “idari ve mali özerklik getirerek hastanelerde etkililiği ve verimliliği sağlayacağını” iddia ettiği modelde, kamu hastanelerinin özel şirketlerde olduğu gibi CEO’lar tarafından yönetilmesinin önü açıldı. Hastaneleri şirket gibi gören, “ballı maaşlar” alan AKP’ye yakın CEO’lar hastanelerde görevlendirildi. KHB, 2017 yılında çıkarılan KHK ile AKP hükümeti tarafından “çok başlılık getirdiği ve verimi düşürdüğü” gerekçesiyle kaldırıldı.

Piyasalaşma yoğunlaştı
Sağlık Bakanlığı Sağlık İstatistikleri 2017 Yıllığı verilerine göre, SDP ile sağlık alanında özel sektör yatırımları hızla arttı. 2002 yılında 271 olan özel hastanelerin sayısı, 2016 yılında yüzde 109 artışla 565’e yükseldi. 2002 yılında 5 milyon 697 bin 170 olan özel hastanelere müracaat sayısı, yüzde bin 149 artışla 2016 yılında 71 milyon 147 bin 878 olurken, aynı süre zarfında özel hastanelerdeki yatan hasta sayısı yüzde 628, özel hastanelerdeki ameliyat sayısı yüzde 585 oranında arttı.

Sendikalaşmanın önüne geçildi
SDP sağlık çalışanlarının, yorucu çalışma koşullarına, aşırı nöbet yüküne, uygun olmayan çalışma ortamlarına, yeterli izin kullanamamaya, resmi tatil günlerinde bile çalışmak zorunda kalmalarına, ciro baskısına, iş güvencesinin olmamasına neden oldu.

Sağlık ve sosyal hizmetler işkolunda işçi sayısı 350 bin 445, sendikaya üye sayısı 41 bin 237, sendikalaşma oranı ise yüzde 11.8 oldu

Hekimlere taşeron çalışma zorlaması
Özel sağlık kuruluşlarında çalışan hekimlerin önde gelen sorunları arasında iş güvencesinden yoksunluk, aldıkların ücretlerin düşüklüğü ve özlük hakkı kayıpları yer aldı. Özel sağlık kuruluşlarında aylık sabit ücretlerin, kamuda verilen ücretlerin de altına düştü. Bazı hastaneler tüm hekimleri, gerçek hakediş miktarları ne olursa olsun, asgari ücretten çalışır göstererek, SGK primlerini de asgari ücret üzerinden yatırdı.

Şehir hastaneleri halka yüklendi
Sağlıkta özelleşmede gelinen son noktalardan birisi de Şehir hastaneleri oldu.
Şehir hastaneleri projesi ile kamu arazileri hastane yapımı için özel şirketlere devredildi. Devlet inşaatı üstlenen işletmeci şirkete 25 yıl kira ödeme ve bu süre boyunca vergi muafiyeti sağlama ve hastane için hasta garantisi verdi. Hazine garantisi ile kamuoyunu ciddi zarara uğratan şehir hastanelerinde bütün risk Türkiye’de yaşayan yurttaşların sırtına yüklendi. Tıbbi destek hizmetinden güvenlik hizmetine, yemekten güvenliğe kadar birçok hizmet şirkete devredildi. Şehir hastanelerinin 18’inin projesi onaylanırken, Bakanlıktan yapılan son açıklamada bu sayının 32’ye yükseleceği duyuruldu. Yozgat’ta, Mersin’de, Isparta’da ve Adana’da şehir hastanelerinin hizmete girmesi ile birlikte sorunlar yumağı başladı.

Sağlık alanında Ortaçağ’a dönüldü
Sağlık alanında Ortaçağ’a dönüşün yolunu açan Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları başladı. Bilim insanlarının “tıbbın alternatifi olmaz” itirazına karşın sülük uygulaması, kupa tedavisi, hipnoz gibi “alternatif tıp” yöntemleri Sağlık Bakanlığı’nın desteğiyle hızla kurumsallaştı. “Alternatif tıp” adı altında homeopati yöntemi Hacettepe Üniversitesi’nin uygulama kapsamına seçmeli ders olarak alındı. Daha sonra bir çok üniversitede hekimlere, diş hekimlerine ve eczacılara eğitimler verilmeye başlandı.

Hastaneye din adamı
2015 yılında hastanelerde din adamı görevlendirildi. Hasta ve hekim odalarına dini semboller yerleştirildi. Hastanelere, hastane yönetiminin aldığı kararla hastane personelinin, hekim ve hastaların odalarına kıble yönünü gösteren işaretler ile seccade koyuldu. Hastanelerde Kuranı Kerim ve “Peygamberin Hayatı” kitabı dağıtıldı.

***

Sağlık ticari bir faaliyet oldu

akp-sagliga-zarar-verdi-466304-1.

BirGün’e konuşan TTB Merkez Konseyi Başkanı Raşit Tükel şunları söyledi:

“»SDP ile, koruyucu sağlık hizmetlerine önem vermeyen, sağlık kurumlarını işletmelere, sağlık hizmetlerini ticari bir faaliyete dönüştüren, hasta başvurusu açısından kışkırtılmış bir talep yaratan bir sağlık sistemi oluşturuldu.

»Sağlık Bakanlığı tarafından yayımlanan Sağlık İstatistikleri Yıllığı’na göre, 2002-2016 yılları arasında Sağlık Bakanlığı’na bağlı hastanelerin sayısı yüzde 13 artarken, bu hastanelere başvuran hasta sayısında yüzde 210, bu hastanelerde yapılan ameliyat sayısında yüzde 130 artış görüldü. 2002 yılında yılda 3.1 kez hekime başvuran yurttaşlarımız, 2016 yılına gelindiğinde yılda ortalama 8.6 kez hekime gider oldu. ,

»Bu sistemde hastaların hastanede yatış süreleri kısaldı. Sağlık Bakanlığı hastanelerinde ‘yatan hasta ortalama kalış günü’, 2002 yılında 5.7 iken, 2016 yılında 4.4’e indi.

»Tıbbi işlem ve tetkik sayılarındaki artışlar da çarpıcı boyutlardadır. 2016 yılındaki görüntüleme sayıları, manyetik rezonans (MR) için 12.5 milyon, bilgisayarlı tomografi (BT) için 15 milyon, ultrason için 28 milyondur.

»Bu sistemde tetkik ve tedavi süreçlerinde, tıbbi gerekliliklerden çok performans ölçütlerinin karşılanması öne çıktı. Tüm bunların bir sonucu olarak da sağlık hizmetlerinde nitelik giderek düştü.

»AKP Hükümeti’nin SDP’sinin “idari ve mali yönden özerklik” getirerek etkililiği ve verimliliği sağlayacağı hastane modeli, yine AKP Hükümeti tarafından “çok başlılık getirdiği ve verimi düşürdüğü” gerekçesiyle kaldırılmıştır. Böylece SDP’nin başarısızlığı bizzat bu programın hazırlayıcıları ve uygulayıcıları tarafından itiraf edilmiş ve belgelendi.

»Sayıştay’ın 2016 yılında yayımladığı denetim raporunda, Sağlık Bakanlığı hastanelerinin çok ciddi bir borç yükü altında oldukları, yaptıkları iş ve işlemler sonucunda zarar ettikleri, aslında ortada döndürülen bir sermayenin mevcut olmadığı belirtildi.

»Üniversite hastaneleri de finansal bir kriz içinde. 43 üniversite hastanesinin toplam 6 milyar TL civarında borcu olduğu biliniyor. Tıp fakültelerinin mal ve hizmet tedarikçilerine borç yüklerinin giderek artması, ilaç ve malzeme alımlarını güçleştirmekte; bu da yüksek maliyetlerle alım yapılmasına ya da alım yapılamamasına neden olmaktadır.

Hemşireler: Tükeniyoruz!

BURCU CANSU [email protected] @burcu_cansu

Hemşireler, 12-18 Mayıs arasında kutlanan Hemşireler Haftası dolayısıyla, sorunlarını BirGün’e anlattı. Gazetemize konuşan hemşirelerin ortak çığlığı “Tükeniyoruz” oldu.

Hemşireler, karşılaştıkları sorunları, “Ağır işyükü, uzun çalışma süreleri, riskli çalışma koşulları, ücretlerin yetersizliği, mesleğin statü sorunları, işin fiziksel ve zihinsel güçlüğü, şiddet ve mobbing” olarak sıralarken, “Bir de bunlara şiddet ve angarya eklendiğinde mesleğimiz neredeyse yapılamaz hale geliyor” ifadelerini kullandı.

‘Tek çare kendinizi odanıza kilitlemek’
İşten atılma korkusu nedeni ile adlarının açıklanmasını istemeyen hemşirelerin anlattıkları ise hemşirelerin çok zor şartlar altında çalışmak zorunda bırakıldığını ortaya koyuyor. İşte birkaç örnek:

»“Özellikle üniversite hastanelerinin acil servislerinde personel yetersizliğinden dolayı çok ciddi angarya ile muhatap oluyoruz. Danışma, sekreter, temizlik personeli, destek personeli ve teknik servis olmaması sebebiyle birçok iş bizlerin omzuna yükleniyor.”

»“Üniversite kampüslerinde öğrencilere ciddi şiddet uyguladığını televizyonlardan gördüğümüz güvenlik görevlilerinin, hastanede kapıları tekmeleyen, sağlık personeline küfür eden, vuran, personelin üzerine yürüyen problemli kişilere dokunma yetkisi yok.”

»“Hastane çalışanlarının güvenliğini sağlamak amacıyla tanımlanmış olan ‘Beyaz Kod’ uygulaması sadece bir tutanaktan ibaret. 155’i aradığınızda da polis size ‘Darp var mı? Fiziksel bir şey yaşadınız mı?’ diye soruyor. Kimsenin müdahil olamadığı o gerginlik anında tek çareniz kendinizi odanıza kilitlemek. Beyaz Kod sonrasında il sağlık müdürlüğünden ‘olayın araştırılmasına gerek duyulmadı’ diyen ve o mail sosyal medya veya basınla paylaşılırsa ‘cezalandırılacağımızı’ söyleyen bir mail geliyor.”

‘Cihaz tamiri de yapıyoruz’
»“Hekimin istediği tahlilleri anlamayan, reçetesini okuyamayan, doktoruna soru sormaya çekinen, nereye gideceğini bilmeyen, hastasının nerede yattığını bilmeyen bizlere soruyor. Klinik içerisindeki bozulan cihazlardan, tuvaletlerin kirli veya temiz olmasından, malzeme eksikliğinden, hasta güvenliğinden, çarşaf veya nevresimlerden, elektrik panosundan, teknik arızalardan, asansörün bozulmasından, yerlerin silinmesinden, personelin göreve gelmemesinden, eczane kayıtlarından, ilaçların yedeklenmesinden, hatta acil servis kapısına uygunsuz park edilen araçtan bile sorumlu tutuluyoruz. Gerekli organizasyonları yapmakla yükümlüyüz.”

10. Türk-Alman Üniversite Öğrencileri Arası Kısa Film Yarışması başvuruları başladı

Kültürlerarası Transfer Derneği tarafından TÜRSAK Vakfı işbirliği ile 14-19 Ekim 2018 tarihleri arasında düzenlenecek 18. Uluslararası Frankfurt Türk Film Festivali kapsamında gerçekleştirilen 10. Türk – Alman Üniversite Öğrencileri Arası Kısa Film Yarışması”için başvurular bugün açıldı.

Filmhaus Frankfurt, ABG/Saalbau GmbH, Amt für Kommunikation und Stadtmarketing Frankfurt, T.C. Frankfurt Başkonsolosluğu, Kültür Ateşeliği, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Sinema Genel Müdürlüğü, Hessisches Ministerium für Wissenschaft und Kunst desteği ile gerçekleştirilecek olanUluslararası Frankfurt Türk Film Festivali’ kapsamında yer alan “Türk – Alman Üniversite Öğrencileri Arası Kısa Film Yarışması” bu yıl 10. kez düzenleniyor.

Türk ve Alman üniversitelerinde sinema eğitimi almakta olan gençlerin yaratıcılıklarını teşvik ederek öğrenimini gördükleri dalda onları desteklemek ve çalışmalarını uluslararası platforma taşıyarak sinema seyircisine aktarmalarına aracı olmak amacıyla gerçekleştirilen kısa film yarışmasına başvurular 25 Mayıs Cuma günü itibariyle açıldı.

Bu yıl da birbirinden değerli akademisyen ve profesyonellerden oluşan jürinin değerlendireceği finalistler kısa film yarışmasında ilk ona girerek filmlerini festivalde yayınlatmak ve “En İyi Yönetmen” ödülünü alabilmek için yarışacaklar.

Festivalin web sitesindeki online başvuru formu ile en geç 24 Haziran Pazar gününe kadar [email protected]adresine resmi başvurularını yapabilecek olan adaylar, yarışma ve yönetmelik hakkında ayrıntılı bilgi ise festivalin http://www.turkfilmfestival.de/index.htmladresinden edinebilecekler.

Sinema sanatı aracılığıyla Türkiye ve Almanya toplumları arasındaki ekonomik ve kültürel paylaşımı artırmayı ve birlikte yaşam kültürüne katkıda bulunmayı amaçlayan Türk Film Festivali | International / Frankfurt/M.bu yıl da 14-19 Ekim 2018tarihleri arasında Türk sinemasının nitelikli örneklerini Almanya’da geniş kitlelerle buluşturacak.

Hürriyet, profesörün ‘YÖK kalkmalı’ sözlerini ‘sansürledi’

Cambridge Üniversitesi’nde Fizik Profesörü olan Mete Atatüre’nin Hürriyet Pazar’ın bir yazısına verdiği görüşte “YÖK kalkmalı” sözleri sansürlendi.

Olayı twitter hesabından paylaşan Atatüre, gazetenin Pazar eki için “Gençler nasıl kurtulur” yazısına katkıda bulunduğunu, fakat “YÖK kalkmalı ve üniversite yönetimi rektör/mütevelli heyeti mutlakiyetinden akademik senatolara kaymalı” sözlerinin yazıya eklenmediğini belirtti.

Atatüre’nin paylaşımı şöyle:

Hürriyet Pazar’da 19 Mayıs için “gençler nasıl kurtulur?” başlığıyla basılan yazıya ben de kısa bir katkıda bulundum. Gerçi ben YÖK kalkmalı ve üniversite yönetimi rektör/mütevelli heyeti mutlakiyetinden akademik senatolara kaymalı diye de yazmıştım, sanırım sığmamış o kısım. 🙂 pic.twitter.com/BybvIqhvdB

— Mete Atature (@MeteAtature) May 20, 2018

Sıkıldım!

Sevgili okur, sen bu satırları okurken ben çiçeği burnunda bir milletvekili aday adayı olarak sokakta seçmeni dinliyor ve oy kullanmanın bir şeyi değiştirmediğini düşünenleri ‘bu kez gerçekten değiştirecek’ diyerek ikna etmeye çalışıyor olacağım. Açıkçası aday gösterilir miyim gösterilmez miyim, gösterilirsem hangi ilin listesinde nereye adım yazılır bilmiyorum ama bildiğim bir şey var: Olur da bir şekilde Ankara siyasetinin bir parçası olursam canınızı hiç sıkmayacağım. Can sıkıntısı çok fena bir şey. Bunu onlarca yıl aynı konuşmaları aynı isimlerden dinlemek zorunda kalanlar çok iyi bilir.

Pazartesi yazılarımı gazetemiz BirGün basılmak üzere matbaaya zamanında gidebilsin diye Pazar öğle saatlerine kadar göndermek durumundayım. Bunun için bu yazılar çoğu zaman Cumartesi geceleri bilgisayara dökülüyor. Bu yazı da Cumartesi gecesi yazıldı. Bilgisayarın başına oturduğumda anketler, son dakika haberleri, açıklamalar, küresel gelişmeler, ekonomi cephesinden son notlar arasında gezinirken sıkıldığımı fark ettim.

Yazıyı yazdığım Word penceresini simge durumuna küçültüp ekranda Youtube’u açtım. Arama kısmına Eurovision Live yazıp 6 yıldır katılmadığımız yarışmanın bu yılki finalini canlı olarak izlemeye başladım. Bu yıl Portekiz’de yapılan yarışmayı izleyen milyonlarca insan, farklılıkların uyum içinde bir arada, tatlı bir rekabet halinde, farklılıklarını kutlamasına tanıklık etti.

Çok eğlendiler. Çok kıskandım. Çok renkliydiler. Çok gençtiler. En çok da kendileriyle dalga geçtiler. İrlanda’nın yarı finaldeki şovunu sansürleyen Çin Televizyonuna, ‘sansürlersen biz de sana yayın izni vermeyiz’ dediler, Eurovision’un sansüre, yasaklara, ayrımcılığa karşı bir platform olduğunun da altını çizdiler.

Biz de uzaktan baktık öyle. ‘Aman canım bir eksiğimiz de komşunun komşuya oy verdiği şu eski yarışma olsun’ derseniz ben de size şunu sormak isterim: Sertab Erener’in eşsiz sesi ve sahne şovuyla makus talihimizi yendiği o yıl, o akşam yüreğiniz her zamankinden hızlı atmamış mıydı?

Sahi Akp’nin iktidara geldiği 2002 yılıydı değil mi o yıl? Durun youtube’u simge durumuna küçültüp vikipedi’yi açayım da bir bakayım. Sahi vikipedi’ye giremiyoruz değil mi? Durun o zaman Vpn’imi açık konuma getireyim önce.
Bak iyi oldu vikipedi’ye baktığım. Doğrusu 2002 değil 2003’müş. Akp’nin Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne tam üye yapma vaadiyle daha çok demokrasi ve insan haklarına saygı manifestoları yazdığı yıllar! Hoş 15 yıl sonra bugün bile aynı vaatleri sıralamakta bir beis görmüyor Reis.

Oysa geldiğimiz noktada modern dünyayla bağlarını neredeyse tamamen koparıp yalnızlaşmış güzel ülkemizde ağır mı ağır bir içine kapanma durumu var. İçine kapanmış, bütün enerjisini 16 yıllık iktidarının devamını sağlamaya harcayan parti devletiyle, baskılarla, cezalarla, yasaklarla sürekli olağanüstü hal yaşatılan bir ülke.

Muhafazakârlaşmakta sınır tanımayan bir toplum. Ekranlarda sil baştan yazılan resmi tarih anlatıları ve dizilerle Abdülhamit’i özleyen, Reis’in işaretini gözleyen, Ankara’daki Saray’ın küçük birer kopyası halinde inşa edilen okullarda niteliksiz eğitime mahkum edilenler…

Mahkûm edilen demişken, Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin başına gelenleri ve Boğaziçi demişken ODTÜ’de daha birkaç gün önce yasaklar ve tehditler altında onur yürüyüşü yapan o cesur öğrencileri de anmadan geçmeyelim.
Akademiden sürülmüş akademi, düşünmekten men edilmiş üniversite! Of sıkıldım. Açayım Eurovision’u ve bir sahne şovu daha izleyeyim bari. 10 puanım kendi gibi davranmaktan korkmayana, cesur olana, farklı olana. 12 puanımsa ‘tamam, sıkıldık, yeter, değiştireceğiz’ diyen gençlere.

Gençler, tek bir oyla değişecek her şey ve tek bir kedi bile trafolara giremeyecek bu kez emin olun. Bunu hep beraber başaracağız. Everyway that we can…

Kız arkadaşından ayrıldı, köpeği davalık oldu

Eskişehir’de 23 yaşındaki Osman Orhan Baçaru, ayrıldığı kız arkadaşında kalan köpeğini geri almak için dava açtı.

Eskişehir’de üniversite öğrencisi 23 yaşındaki Osman Orhan Baçaru, kendisine ait olduğunu iddia ettiği “Golden” cinsi “Marley” isimli köpeği ayrıldığı kız arkadaşının geri vermediği gerekçesiyle hukuk mücadelesi başlattı.

3. Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açan Anadolu Üniversitesi Turizm ve Otelcilik Fakültesi öğrencisi Baçaru, Mart 2017’de internet üzerinden ilan vererek “Marley” adlı köpeğini sahiplendirmek isteyen Ezgi B. ile iletişime geçtiğini ve anlaşıp köpeği sahiplendiğini iddia etti.

Daha sonra Ezgi B. ile bir süre aynı evi paylaştığını öne süren Baçaru, yaklaşık bir yıl sonra ayrıldığı kız arkadaşının köpeği vermediğini ileri sürerek hukuk mücadelesi başlattığını söyledi.

Yeni bir eve çıkmak için köpeği bir hafta eski kız arkadaşında bıraktığını, almak için geri döndüğünde kapıların yüzüne kapatıldığını belirten Baçaru, eski kız arkadaşının “Marley”e kendisi kadar iyi bakamadığını savundu.

“BENLE ÖZGÜRLÜĞÜNE KAVUŞTU”

Ezgi B’nin “Marley”i kendisine vermeyeceğini söylediğini anlatan Baçaru, şöyle konuştu:

“Marley benden öncesinde tasmasından çıkmamış bir köpekti. Benimle özgürlüğe kavuştu. Yanımda yürürken bile tasmasız gezerdi. Yaklaşık 5 aydır göremiyorum onu. En azından iyi durumda olduğunu göreyim istiyorum ama buna da müsaade etmediler. Marley’in bana karşı duyguları daha fazla. Tuvaleti gelince terasa çıkartan biriyle onunla sokaklarda koşturan birisi aynı olamaz. Köpeğim için hukuk mücadelesi veriyorum ve sonuna kadar da vereceğim.”

Baçaru, “O benim kızım. Ben onun, bensiz neler hissettiğini biliyorum. En son eve onu almak istediğimi söylemeye gittiğimde kapının arkasındaki seslerini duymanız lazımdı. Resmen ağlıyordu” dedi.

“BU BİR EMSAL OLACAK”

Davacı vekili avukat Oytun Süllü adına dosya hazırlığı ve takibini yürüten stajyer avukat Ahmet Seyhan da köpeğin sahiplendirilmesi sonrasında gerçek sahibinin Osman Orhan Baçaru olduğunu savundu.Seyhan, yargı kararının bu konuda emsal teşkil edeceğini belirterek, şunları kaydetti:

“2017 yılı mart ayında karşı taraf internetten köpeği sahiplendirme ilanı vermiş. Bu delil elimizde mevcut. Sahiplenme resmi olarak gerçekleşmiş. Marley şu anda zorla alıkonulmaktadır. Gerekli başvurularımızı tamamladık. İnşallah davayı kazanacağız ve bu bir emsal olacak. Eskişehir 3. Asliye Hukuk Mahkemesinde davamızı açtık. Müvekkilim gerçekten iyi bir hayvansever.”

“İNTİKAM ALMAK İÇİN YAPIYOR”

Konu ile ilgili hakkında dava açılan Ezgi B. ise davacı Osman Orhan Baçaru’nun kendisinden ayrıldıktan sonra intikam almak için bu yola başvurduğunu ileri sürdü.

Ezgi B, köpeği “Marley”i 3,5 aylıkken sahiplendiğini dile getirerek, şunları söyledi:

“Marley yaklaşık 4 yıldır bende. Ayrıldığımız için şimdi Marley’i benden alarak acı çektirmek istiyor. Kızımı Osman’a vermeyi düşünmüyorum. Bir dönem sahiplendirmeyi düşünmüştüm. O dönemde Osman’la tanıştım ve sahiplendirmekten vazgeçtim. Osman’ın birkaç aşı karnesine adını yazdırıp kendini sahibi gibi göstermesi Marley’in gerçek sahibi olduğunu kanıtlamaz.”

SON SÖZ MAHKEMENİN

Marley”in kimde kalacağı sorusunun cevabı, Eskişehir 3. Asliye Hukuk Mahkemesinde görülecek davada belli olacak.Davanın ilk duruşması 25 Mayıs’ta gerçekleştirilecek.AA

Bilkent Üniversitesi, tüm kampüslerde sigara içmeyi yasaklıyor

Bilkent Üniversitesi Senatosu, 2022 yılı eylül ayından itibaren üniversitenin 3 bin dönümlük üniversite kampüsünün içinde sigara içmeyi yasaklama kararı aldı.

Bilkent Üniversitesi Prof. Dr. Abdullah Atalar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, sigaranın büyük bağımlılık yapan ve sağlığa çok fazla zararı bulunan kimyasal bir madde ve bir nevi zehir olduğunu söyledi.

Sigaranın büyük bir bağımlılık yaptığına işaret eden Atalar, “Nasıl kokain, eroin gibi uyuşturucu maddeler bağımlılık yapıyor, sigara da bağımlılık yapıyor. İnsan sağlığına zararı artık ispatlanmış bir nesne bu.” değerlendirmesini yaptı.

“O günlerden bugünlere geldik”

Türkiye’de 1980’lerde üniversitelerde derslerde, sınavlarda sigara içmenin serbest olduğunu hatta üniversite sınavında bile rahat bir şekilde sigara içilebildiğini belirten Atalar, “O günlerden bugünlere geldik. O gün ‘Bir gün sınıflarda sigara içmek yasaklanacak’ dense kimse inanmazdı.” ifadesini kullandı.

ODTÜ’de öğretim üyesi olduğu yıllarda sınav salonlarının birinde sigara içimini yasakladığını ve bu salona çok talep gelmesi üzerine salon sayısını ikiye çıkardığını aktaran Atalar, daha sonra Bilkent Üniversitesinde görev yapmaya başladığında dönemin rektörü Prof. Dr. Mithat Çoruh ile görüşerek üniversitenin senato ve diğer toplantılarda sigara içimini yasaklayarak üniversitelerde bir ilki hayata geçirdiklerini vurguladı.

Atalar, kapalı alanlarda sigara içiminin yasak olmadığı o yılları, “Türkiye’de kapalı alanlarda sigara içme yasağı yoktu. Biz bu yasağı ilk getiren üniversitelerden biriyiz. Düşünün o yıllarda asansörlerde sigara içilirdi ve biz bunu da yasakladık. Hocaların odalarını sigaralı, sigarasız diye böldük. Zaman geçti, binaların içinde sigara içmeyi yasakladık.” sözleriyle anlattı.

Dünyanın birçok ülkesinde sigaradan gençleri uzak tutmak için çalışmalar yapıldığına dikkati çeken Atalar, Yeni Zelanda gibi bazı ülkelerin ise 2030 yılında ülkede sigara içmeyi tümüyle yasaklayacağını açıkladığını, Nepal’in komşusu Butan’da ise sigara içmenin tümüyle yasak olduğunu bildirdi.

“Bu nesneden gençlerimizi uzak tutmamız lazım”

Atalar, ABD’de 2 bin 500 üniversitede sigara, bin 600 üniversitede ise her türlü tütün mamulunu içmenin yasak olduğunu belirterek, “ABD’de akla gelen hemen bütün üniversitenin kampüslerinde sigara içmek yasak. Türkiye ise bu konuda geride kaldı.” dedi.

Rektör Atalar, Bilkent Üniversitesi olarak öncülük yapmak istediklerinin altını çizerek, şöyle devam etti:

“Geçen hafta üniversite senatosu ve yönetim kurulunun oy birliği ile aldığı kararla 2022 yılında yani 4 yıl sonra eylül ayından itibaren üniversitemizin kampüsünün içinde herhangi bir yerinde sigara içmek yasak olacak. Yasağın uygulanacağı alan 3 bin dönüm.

Şu anda bina girişlerinde sigara içmek yasak. Bunları zamanla geliştireceğiz. Dünyadaki bazı ülke örneklerine bakarsak sigara içmenin yasak olduğu yerleri giderek büyütmüşler. Araştırmalar şunu gösteriyor, üniversitede bir yerde serbest bırakırsanız bu öğrencilerin sigara içmesine engel olmuyor, hatta orası sosyal mekan oluyor, herkes oraya gidiyor. Sigara içmenin çok zor olması lazım.

Araştırmalar, bir kere sigaraya başlayanların maaşlarının beşte birini sigaraya vermekten çekinmediklerini gösteriyor. Bu nesneden gençlerimizi uzak tutmamız lazım. Bir de sigaraya başlanırsa bırakmak çok zor. En doğrusu hiç başlamamak. Öğrencilerin sigaraya genelde üniversite yıllarında başladıklarını biliyoruz. Biz üniversitemizi sigarasız bir yer haline getirerek, öğrencilerimizin sigaraya hiç başlamamalarına ön ayak olmak istiyoruz.”

“Hiç başlamamasına neden olacak”

Atalar, sigara yasağının herkesi kapsayacağını vurgulayarak, “Hocaları, öğrencileri, çalışanları, işçileri, bahçıvanları, güvenlik görevlilerini ve herhangi bir konu için kampüse gelenleri de kapsayacak. Bu yaklaşık 15 bin kişi anlamına geliyor. Sigara içmek isteyen kampüs dışına çıkacak. Bu da hiç başlamayan birisi için başlamamasına neden olacak. Öğrencilerimizin büyük kısmı zamanlarının çoğunu kampüste geçiriyor. Yani sigara içmek kolay olmayacak.” diye konuştu.

ABD’deki üniversitelerde arabanın içinde de sigara içiminin yasak olduğunu ifade eden Atalar, “Bizde de bu detaylar nasıl şekillenecek, zaman içinde göreceğiz. Bir komite kurduk, bu komitenin içinde öğrenci konseyimiz de var. Görevimiz, aldığımız kararın önemli olduğunu öğrencilere inandırmak ve koyacağımız kurallara onların uymasını sağlamak.” dedi.

Kampüslerinin girişine 2022 tarihinden itibaren “Burası dumansız kampüstür” yazısının olacağını bildiren Abdullah Atalar, şunları kaydetti:

“Bildiğimiz kadarıyla bu konuda ilk ya da ilklerden biriyiz. Projemizi başlattık. Bu konularda da diğer üniversitelere örnek olmayı umuyorum. Onların da bunları takip edeceğini umuyorum, tahmin ediyorum. Gençleri sigaradan uzak tutmak bence üniversitelerin ve üniversite yöneticilerinin bir görevi.” AA

Kaybettiklerimiz ve bitmeyen arayışımız

Yıllanmış ağaçları kestiler. İtiraz edenlere, “ne var canım yerine yenilerini diktik” diyerek omuz silktiler. Kimi canını siper edecek kadar çok sevdi onları, kiminin kılı kıpırdamadı devrilirken o koca gövdeler. Çünkü kimi bildi kimi bilmedi filizlenmenin, serpilmenin ve olgunlaşmanın ne büyük emek istediğini, ne çok zamana ihtiyacı olduğunu… Türkiye’de her şey hep bu bilenler ve bilmeyenler arasına sıkışıp kaldı. Atanlar ve onaranlar, bozanlar ve koruyanlar, eksiltenler ve çoğaltanlar olarak bölündük durduk. Hiçbir siyasi, ideolojik farklılık bu ayrım kadar zarar vermedi bize. Neredeyse dünyanın bütün kültürlerine ev sahipliği yapmış bu özel topraklarda, her defasında yoktan yeni bir hayatın var edilebildiği bereketli Anadolu’da, görülüyor ki yeniden bir sonlanmanın eşiğindeyiz. Farklı karakterlerimizi ortak değerlerde birleştiremiyoruz çünkü. Bakmadığımız, beslemediğimiz, korumadığımız ne varsa çürüyor. Kimileri acı çekiyor hala, kimileri çoktan nefes almayı bırakmış.

•••

Vasat, eğer karşısında bir direnç görmezse insanı hızla teslim alan bir şeydir. Çünkü hepimizin içindeki en zayıf halkaları, tembelliği ve bencilliği gıdıklar. Vasat kolaydır, zorlamaz. Ne eksik ne fazla, göründüğü gibi, göründüğü kadardır. Dolayısıyla ona teslim olmak, anlamı aramaktan da vazgeçmek demektir. Bu tehlikelidir çünkü içten içe kendini, var oluşunu anlamsız bulan insan değer üretemez, ortaklık kuramaz ve nihayet kendine de tutunamaz. Ama başkasına pekala tutunabilir. Üstelik kendisine yalan söylenip söylenmediğine de hiç aldırmadan. Çünkü insanın anlam arayışı hiç bitmez ve onu asıl olduğu yerde, içinde bulamayan, dışarıdan vadedilen kadarına razı olur. “Sen hiç yorulma, ben senin adına her şeyi düşünürüm. Ne yiyeceğine, ne içeceğine, nasıl giyineceğine, kaç çocuk doğuracağına, nerede yaşayacağına, bundan sonrasına hep ben karar vereceğim. Neyi, ne kadar düşünmen gerekiyorsa hep ben söyleyeceğim sana.”

•••

Ortak değerler insanın anlam arayışında önemli bir rehberdir. Sevme biçimlerimiz yaşadığımız coğrafyada şekillenir örneğin. Sıkı sıkı kucaklaşmaya alışmış olanlara, bundan sonra neden erkekle kadının el sıkışmayacağını anlatamazsınız. Madden manen koruduklarımız tarihimizi inşa eder. Geçmiş ve geçmişin çizdiği anılar, hikayeler geleceği nasıl biçimlendireceğimizin de haritasıdır. Çocukken bahçesinde oynadığınız bir evin yıkımı, ilk aşkınızla önünde buluştuğunuz bir kitapçının kapanması, içinde gençliğinizi bıraktığınız o üniversite kampüsünün yok olması, parçalara ayrılması asla ve asla sadece üst üste dizilmiş taşların kırılıp dökülmesi demek değildir. Onlar bizi anılarımıza bağlayan, bizi köklü ve ait hissettiren, bizimle beraber nefes alıp veren hayatımızdır. Onlar yaşarken bizi yaşatanlardır.

•••

İnsanın, değişime en kolay uyum sağlayan canlı olması bir tesadüf değil. İş o ki, değişimler yine insan doğasının en kıymetli ürünü olan dayanışma ile birlikte hayata artı bir değer katarak zenginleştiren olsun, eksilten değil. Bizi zor günler bekliyor. Çünkü dağılıp kırılmış ve bizi hem kendimizden hem birbirimizden uzağa düşürmüş; toplanmayı, onarılmayı bekleyen çok fazla şey var. Üniversitelerin bölünmesine karşı çıkan değerli hocamız Prof. Dr. Kaya Özkuş’un “acı çekiyorum” diye başladığı ve varlığımızın, tarihimizin, geleneğimizin, ürettiğimiz bütün iyiliklerin yok edilmesi karşısındaki isyanını dile getirdiği konuşmasını izlediğimden beri aklımdan bunlar geçiyor. “Burası bizim! Bu ülke bizim, bu hayat bizim!”

•••

Yeniden başlamak her zaman mümkün. Umut hep var. İnsan yeter ki, hayatının anlamına sarılsın. Onun, kimsenin elinden alamayacağı en büyük gücü ve varlık nedeni olduğunu hatırlasın. Kişisel tarihimiz nasıl ki karanlık ve aydınlık arasında süregiden ve hep bir yeniden doğuş hikayelerinden oluşuyorsa, toplumlar ve ülkeler de öyle… Kaybettiklerimizin farkında olalım ki engelleri aşabilelim. Zor günleri, elimizden alınanları yeniden kazanmayı amaç edinerek, dayanışma içinde geçirmek, bize inanın umduğumuzdan çok daha fazlasını kazandıracak. Elinden gelenin en iyisini yaptığını bilmenin huzuru başka hiçbir şeye benzemiyor.

Antalya’da kızamık alarmı: 1500 öğrenciye aşı yapıldı

Akdeniz Üniversitesi’nde biri yabancı uyruklu 8 öğrencide kızamık hastalığı tespit edilmesinden sonra daha önce aşı olmadığı belirlenen 1500 öğrenciye tedbir amaçlı kızamık aşısı yapıldı.

Akdeniz Üniversitesi’nde eğitim gören yabancı uyruklu bir öğrencide 28 Mart’ta kızamık hastalığı tespit edildi. Hasta hemen tedaviye alınırken, bu hastanın temas ettiği kişilere de aşı yapıldı. Olayın ardından hastalığın yayılması ihtimaline karşı kızamık aşısı olmadığı belirlenen öğrencilere aşı olmaları çağrısı yapıldı. AÜ Genel Sekreteri Ali Serinoğlu, Antalya İl Sağlık Müdürlüğü’nün koordinasyonunda üniversitede bir öğretim üyesinin görevlendirildiğini, bir ekip tarafından hastalığın kontrol altına alındığını söyledi.

Hastalığın ilk olarak yurt dışından gelen bir öğrencide tespit edildiğini vurgulayan Ali Serinoğlu, “Daha sonra üniversite genelinde toplam yedi kızamık vakası daha tespit edilmiştir. İlk vakanın tespit edilmesinden sonra koordinasyon ekibi tarafından hızla olaya müdahale edilmiş, hastaların hızla tedavi süreci başlatılmıştır. Şüpheli/temaslı tüm öğrenciler tespit edilerek aşılama yapılmıştır. Yapılan etkin müdahalenin ardından 28 Mart’ta bu yana yani bir haftadır şüpheli herhangi bir kızamık vakası tespit edilmemiştir. Şu an itibariyle halk sağlığı açısından endişe edilecek bir durum olmayıp, olay kontrol altına alınmıştır. Kızamık hastaları ile ilgili teması olduğu düşünülen, daha önce aşı olmadığını beyan eden 1500 öğrencimiz gönüllü olarak aşı olmuştur” diye konuştu.

Diğer yandan Antalya genelinde ise 4 bin 250 kişinin kızamık aşısı olduğu kaydedildi.