Kitap okumanın çocukların gelişimine katkısı belirlenecek

Türkiye Yayıncılar Birliğine bağlı yayıncılar, yazarlar, çevirmenler ile eğitimciler ve psikologların iş birliğinde hazırlanan proje kapsamında, kırsal ve yoksul bölgelerde pilot okul ve sınıflarda gönüllü öğretmenlerle sürekli kitap okuyan öğrencilerin eğitimleri başta olmak üzere yaşamlarındaki gelişmeler takip edilip rapor haline getirilecek.

Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Kenan Kocatürk, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) tarafından yapılan araştırmaya göre sürekli kitap okuyan çocukların okuduğu cümleyi anlamasının 13 saniye sürerken, okumayan çocukta bu sürenin 45 saniye olduğuna dikkati çekti.

İyi eğitim almış, analitik düşünen, okuduğunu anlayan ve yorumlayan nesiller yetişmesi isteniyorsa bunun sadece sınavlarla ölçülemeyeceğine işaret eden Kocatürk, “Eğitimde kitabın büyük önemi vardır. Daha az ödev, daha çok kitap okuyan bir nesille beraber belki de sınavlarda daha farklı çocuklarla karşılaşacağız. İnsanların okuduğunu kavrayarak yaratıcı fikirlere ulaşmasının yolu kitaptan başka hiçbir yerden geçmez. Bütün dünya eğitimcileri bunu tartışıyor.” dedi.

Okuma kültürü ve kitap okuyan çocukların eğitimdeki başarısı, bakış açısı ve ufkuna bakarak nelerin değiştirilebileceğini göstermek adına bir çalışma başlattıklarını aktaran Kocatürk, bu kapsamda yayıncılar, yazarlar, çevirmenler, eğitimciler ve psikologlarla iş birliği halinde proje geliştirdiklerini bildirdi.

Kırsal ve yoksul bölgelerden pilot okullar ve sınıflar seçerek gönüllü öğretmenlerin desteğiyle çocuklara ücretsiz olarak kitap vereceklerini belirten Kocatürk, şöyle devam etti:

“Çocuklara uygun nitelikte kitaplar seçeceğiz. Eğitim bilimciler ve araştırmacılar olarak kitap okuyan çocukların eğitiminde nasıl değişiklik yaşandığını, ne şekilde gelişme olduğunu, başarılarının artıp artmadığına bakacağız. Okuma kültürüyle beraber ne gibi değişiklikler olduğunu göreceğiz. Bunu gelecek eğitim öğretim yılında başlatmayı ve gelecek yıllarda da sürdürmeyi planlıyoruz. Proje ile aynı zamanda sadece devletten beklemeden sınıf ve okullarda kütüphaneler, yeni halk kütüphaneleri kurulmasını, kitapçıların yaygınlaştırılmasını amaçlıyoruz. Yayıncılar olarak taşın altına elimizi koyacağız ve projeyi yapacağız. Çıktıları ilgili kurum ve kuruluşlarla paylaşıp Türkiye’nin başka bir kültürel dünyaya adım atmasını sağlamaya çalışacağız.”

“Okuma kültürünü toplumun tüm kesimine yaygınlaştırmak istiyoruz”

Kocatürk, çocuk ve aileden başlayan okuma kültürünü toplumun her kesimine yaymak istediklerini vurgulayarak, yetişkinler üzerine de araştırma yapmayı planladıklarını dile getirdi.

Kitap okuma kültürüyle sınıf başarılarının yanı sıra eğitim ve kişisel gelişimleri artmış bir nesil hedeflediklerini vurgulayan Kocatürk, “Ana hedefimiz okuma kültürüyle okuduğunu anlayan, okuduklarını analiz eden, değerlendiren, yeni yorumlara onu götürecek yeni nesillerin adımını atmak.” ifadesini kullandı.

Kocatürk, projenin adının büyük ihtimalle “Okuma Kültürünü Geliştirme Projesi” olacağını belirterek, yerel yönetimler, eğitim dernekleri, sivil toplum kuruluşları, üniversitelerin katkı vereceği projeye Milli Eğitim Bakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığını da dahil etmeyi istediklerini kaydetti.AA

Müzik Köyü, dünya müziği için Fethiye’ye davet ediyor

Bu yıl dördüncü kez düzenlenecek olan Müzik Köyü’nün 2018 yaz etkinlik programı açıklandı.

Müzik Köyü bu yıl, 30 Temmuz – 4 Ağustos ve 7-12 Ağustos tarihlerinde, iki periyot şeklinde gerçekleştirilecek. Anadolu’dan ve farklı ülkelerden bir çok müzisyen ve müzikseverin bir araya geleceği Müzik Köyü 2018’de atölye, seminer, söyleşi ve konserler düzenlenecek.

Anadolu’nun farklı bölgelerinde kaybolmaya yüz tutmuş müzik geleneklerine dair yaptıkları çalışmalarla bilinen Müzik Köyü Ekibi, 2015’ ten bu yana düzenledikleri atölyeler, seminerler ve konserler aracılığıyla Anadolu ve dünyanın dört bir köşesindeki geleneksel müzikleri ve müzisyenleri, müzikseverlerle buluşturmaya devam ediyor. Türkiye’de ilk ve tek olma özelliği taşıyan Müzik Köyü’nde , geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi, bu yıl da pek çok ilk gerçekleşecek.

Müzik Köyü 2018, Fethiye’ ye bağlı, dünyaca ünlü Kayaköy’de, ayrı ayrı programlanmış iki haftadan oluşuyor ve bu seneki etkinliklerde Türkiye’nin yanı sıra, İran, Yunanistan ve İspanya, Fransa, Ermenistan ve Almanya’dan sanatçılar yer alacak.

muzik-koyu-dunya-muzigi-icin-fethiye-ye-davet-ediyor-460361-1.

MÜZİK KÖYÜ 2018 PROGRAMINA KATILACAK SANATÇILAR:

30 Temmuz-4 Ağustos 2018 (1.PERİYOT)

Kemal Dinç, Kourosh Ghazvineh, Erdem Şimşek, Arslan Hazreti, Doç. Dr. Özgü Bulut, Efren Lopez Sanz, Ali Tekbaş, Doç. Dr. Cenk Güray, Ali Fuat Aydın, İsmet Kavanozlar, Yusuf İhsan Bodur, Sami Hosseini, Osman Kırca, Merih Aşkın, Veka Aler, Osama Badawe, Mehmet Günay Eser,

7-12 Ağustos 2018(2.PERİYOT)

Ahmet Aslan, Arslan Hazreti, Reza Samani, Birol Topaloğlu, Eleonore Fournaiu, Sami Hosseini, Ozan Baysal, Doç. Dr.Özgü Bulut, Giorgos Psaltis, Taxiarchis Georgulis, Selim Özyol, Salih Korkut Peker, Ulaş Özdemir, Salih Nazım Peker, Sevana Tchakerian, Mehmet Günay Eser, Osman Kırca, Yusuf İhsan Bodur, Gülay Diri.

Ayrıntılı bilgi için: www.muzikkoyu.net

8. Uluslararası Eskişehir Şiir Buluşması sona erdi

Tepebaşı Belediyesi tarafından düzenlenen 8. Uluslararası Eskişehir Şiir Buluşması sona erdi.

Buluşmanın son gününde düzenlenen etkinlikte şair, gazeteci, oyuncu ve çevirmen Ülkü Tamer anıldı. 1950’li yıllarda ortaya çıkan İkinci Yeni şiir akımının önde gelen temsilcilerinden biri olan, yetmişin üstünde kitap çeviren, şiir antolojileri hazırlayan ve 1 Nisan 2018’de aramızdan ayrılan Ülkü Tamer için, şair Yavuz Özdem ve şair Haydar Ergülen birer bildiri sundu.
Özdem, “Elbette Ülkü Tamer, öncelikle bir şair. Ve fakat yüzün üzerinde kitap diyerek nicelik meselesine yaslayacağımız bir çeviri değil Ülkü Tamer’inki. Kimler yok ki orada. Euripidus, Shakespeare, Çehov, T.S. Eliot, H. İbsen… Nitelik bahsinde liste uzar gider. En mühimi yazıldığı dile bile çevrilemeyen şiirden yaptığı çevirilerdir şüphesiz” dedi.

Oturuma katılamadığı için Ergülen’in bildirisini ise Rahmi Emeç sundu. Ergülen bildirisinde, “Şiire virgülü eklemişti, şimdi virgül eksildi. Şiirin de, virgülün de boynu bükük kaldı. Ülkü Tamer, virgülün şairi, Türkçe’nin çocuğu; Türkçe’nin gençlerinden; Çocukluğun Türkçesi. Böyle bir alçakgönüllülük ancak virgülde bulunur. Şiirde başka uğraşlarında, hayatta kendini şiirin bir parçası kıldı, virgül oldu. Büyük şairlerin en genciydi her zaman, hep öyle kaldı” diye konuştu.

8. Uluslararası Eskişehir Şiir Buluşmaları’nda anılan bir diğer isim ise şair ve yayıncı Enver Ercan oldu. Anmada, kızı Özge Ercan, Varlık Dergisi’nden çalışma arkadaşı Mehmet Erte ve Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS) Genel Başkanı Mustafa Köz konuşmacı olarak yer aldı.

Köz, Enver Ercan’ın eksik bir şey bırakmama telaşı içinde olduğunu belirterek, “Kendi hayatından çok, başkalarının yazı hayatına yönelirdi. Pratik bir zekâsı vardı ve üretici yalnızlığı vardı” dedi.

Köz ayrıca, Ercan’ın TYS genel başkanlığı döneminde ‘hızlı karar alabilme’ becerisiyle sendika yönetiminin işlerini kolaylaştırıcı bir rol oynadığına değindi.

Kızı Özge Ercan da, “Babamı doğum yıldönümünden bir gün sonra kaybettik. Sanki doğum günü pastasını kesmiş, onu herkese dağıtmış ve sonra uğurlamıştık. Hep yaşamın içindeydi ve hep gençlere destek oldu. Çok güzel bir yaşam armağan etti bana” diye konuştu.

Çalışma arkadaşı Mehmet Erte de, “Cemal Süreya’nın şiirleriyle çok yakınlığı vardı. O, Cemal Süreya ile benzerliği olduğunu söyler, ‘Cemal Süreya’da mizah vardır, bende ironi var; Cemal Süreya’da arabesk yoktur, ben de var’ diyordu” dedi.

Anmada söz alan Şiir Buluşması Onur Konuğu Metin Cengiz de, 1980 sonrası şiirinin yaygınlaşmasında ve İkinci Yeni akımı içinde yer alan şairlerin durgun bir döneme girdikleri bir zamanda tekrar gündeme gelmelerinde Enver Ercan’ın önemli bir katkı sağladığını söyledi.

Gezi’nin piyanisti olarak bilinen Dengin Ceyhan, 8 Uluslararası Eskişehir Şiir Buluşmaları kapsamında bir konser verdi. Mart Sanat Galerisi salonunda müzik severlerle buluşan sanatçı, Eskişehir’de konser vermekten dolayı çok mutlu olduğunu belirterek, “Bugün 6 Mayıs, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının ölüm yıldönümü. Eskişehir, Ali İsmail’in bir dönem yaşadığı şehir. Hepsini saygıyla, sevgiyle anıyorum” dedi.

Daha sonra, Şiir Buluşması kapanışında şiir okumaları gerçekleştirildi. Yurt dışından ve ülkemizden şairler şiirlerini okudu. Kapanışta konuşan Tepebaşı Belediye Başkanı Dt. Ahmet Ataç, “Şiir Buluşmaları her geçen yıl gelişerek büyüyor. Bundan büyük mutluluk duyuyorum” ifadelerini kullandı. İHA

MESAM’da Arif Sağ ekibine kıyım başladı

KARDELEN KOCATÜRK

Geçtiğimiz haftalarda Arif Sağ başkanlığındaki yönetim kurulunun tartışmalı şekilde Bakanlık tarafından görevden alındığı MESAM’da, Coşkun Sabah başkanlığındaki geçici yönetim kurulu Arif SAĞ ekibinde yer alan üst kurul üyelerini Haysiyet Kurulu’na sevk etmeye başladı.

İlk olarak genel kurul tarafından seçilen mevcut Haysiyet Kurulu’nun yerine kendi önerdikleri yeni bir Haysiyet Kurulu atanmasını sağlayan Coşkun Sabah yönetimi, eski Haysiyet Kurulu üyeleri ile birlikte Arif Sağ ekibinde yer alan pek çok eski üst kurul üyesini de Haysiyet Kurulu’na sevk etti.

MESAM Genel Kurulu’na bir aydan daha kısa bir süre kala yapılan bu operasyonla, Arif Sağ ekibine destek olan MESAM üyelerinin 31 Mayıs’ta yapılacak genel kurulda yeniden aday olmalarının önüne geçilmesinin hedeflendiği düşünülüyor. Orhan Gencebay tarafından desteklenen Coşkun Sabah yönetimi, MESAM’ı genel kurula götürmek dışında hiçbir yetkisi bulunmamasına rağmen 31 Mayıs’ta yapılacak genel kurul öncesi 50’nin üzerinde yeni üye kaydetmesi ve genel kurul tarihini Ramazan’a alması sebebi ile MESAM üyelerinin tepkisini çekmişti.

31 Mayıs’ta yapılacak MESAM Genel Kurulu’nda tekrar aday olacağını açıklayan Arif Sağ kendisine ve ekibine yapılan bu haksız ve hukuksuz uygulamalara karşı, tüm MESAM üyelerinin genel kurula katılmaları çağrısında bulunarak, “Bunlar bir yandan bizlere destek olanları Haysiyet Kurulu’na verip MESAM’dan atmaya çalışırken bir yandan da 2 ay gibi kısa bir sürede 50’den fazla yeni üye kaydederek kendi taraftarlarını çoğaltmaya çalışıyorlar” dedi.

Orhan Gencebay’ın MESAM’dan ayrılırken yazdığı istifa dilekçesinde, etnik ve mezhepsel örgütlenme vurgusu yapmasının “nefret suçu” olduğunun altını bir kez daha çizen Arif Sağ, gerek Türkiye’de gerekse uluslararası alanda bu konuyla ilgili yargıya başvuracağını açıkladı.

Doğum sonrası travma uyarısı: 5 anneden 1’i risk altında

1-7 Mayıs Anne Ruh Sağlığı Farkındalık Haftası nedeniyle Altınbaş Üniversitesi Psikoloji Bölümü tarafından Anne Ruh Sağlığı sempozyumu düzenlendi. Psikoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Aylin İlden Koçkar’ın önderliğinde düzenlenen, Altınbaş Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Çağrı Erhan’ın da katıldığı sempozyumda annelerde en sık görülen ruhsal problem olan ‘doğum sonrası depresyon’a dikkat çekildi.

İlk 40 günlük döneme dikkat
Sempozyumda konuşan Türkiyedogum-sonrasi-travma-uyarisi-5-anneden-1-i-risk-altinda-459750-1. Anne Ruh Sağlığı Farkındalık Birliği Koordinatörü Prof. Dr. Nazan Aydın, “Gebelikte ve doğum sonrası dönemde anneler hassas oluyorlar. Gebelik sırasında bizim karşılaştığımız ruhsal hastalıklar var. Annenin gebelik sırasında yaşadığı ruhsal hastalık tedavi edilmezse hem bebek hem kendisi için sorunlara yol açabiliyor. Doğum sonrası özellikle annelerin hassas olduğu bir dönem. İlk 6 hafta yani 40 günlük dönemde anneler daha hassas hale gelebiliyor ve bizim bu dönemde en çok korktuğumuz doğum sonrası depresyonu oluyor” diye konuştu.

Depresyon bebeğin ergenlik dönemine uzanabiliyor
Her 5 anneden birinin gebelikte ya da doğum sonrası dönemde ruhsal hastalık geçirme riskiyle karşı karşıya olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nazan Aydın,10 anneden 7’sinin ise tedavi olamadığını vurguladı. Aydın bu durumun anne ve bebeğe vereceği zararları şu sözlerle açıkladı: “Gebelikte başlayan ruhsal bir hastalıkta, düşük, erken doğum gibi istenmeyen etkilerin ortaya çıkma ihtimali yüksek oluyor. Anne, gebelikte bir ruhsal hastalık geçirdiğinde özellikle depresyon sonrası gerekli bakımı almıyor, kontrollerine gitmiyor, yeterli beslenmiyor, düzensiz uyku sonucu yeterince dinlenemiyor. Dolayısıyla bu gebeliğin seyrini olumsuz etkiliyor. Gebelikte geçirilen ruhsal hastalık ileride bebeğin büyüme, gelişme ve ruh sağlığını da olumsuz etkiliyor. Çalışmalar annesi gebelikte depresyon geçirmiş bir bebeğin ergenlik döneminde ruhsal hastalıklara daha yatkın olduğunu gösteriyor. Annelerin mutlaka fark edilip tedavi edilmesinin öneminin altı çizilmeli.”

Lohusalık hüznü diye biliniyor ciddiye alınmalı
Annelerin doğum sonrası yaşadığı problemlerin yeterince tanınmadığını ve teşhis edilmediğini belirten Doç.Dr. Aylin İlden Koçkar ise, “Annenin yaşadığı duruma ‘Lohusalık hüznü’ deniyor ve aileler tarafından ruh sağlığı uzmanına gidecek kadar ciddiye alınmıyor” diye konuştu.

dogum-sonrasi-travma-uyarisi-5-anneden-1-i-risk-altinda-459751-1.

Ruh sağlığı sorunu yaşayan annelerin yüzde 75’inin tanı alıp, tedavi edilmediğini belirten Doç. Dr. Koçkar şunları söyledi: “Böyle olunca da sorun çok daha ciddi seviyelere çıkana dek maalesef ruh sağlığı uzmanına başvurulmuyor. Doğum sonrası dönemde ise, ruh sağlığı sorunu olan bir annenin bebeğe uygun ilgiyi gösterememesi anne bebek bağlanmasının oluşmasında engeller oluşturabilmektedir. Sağlıklı bağlanma sonradan ortaya çıkabilecek psikopatalojinin önleyicisi aslında. Anne ve bebek sağlıklı bağlanma kuramadığında, bebek büyürken kendisinde de ruh sağlığı bozukluğunun gelişmesi söz konusu olabilir. O nedenle en erken müdahale bebek anne karnındayken yapılan müdahaledir.”

Bilkent Üniversitesi, tüm kampüslerde sigara içmeyi yasaklıyor

Bilkent Üniversitesi Senatosu, 2022 yılı eylül ayından itibaren üniversitenin 3 bin dönümlük üniversite kampüsünün içinde sigara içmeyi yasaklama kararı aldı.

Bilkent Üniversitesi Prof. Dr. Abdullah Atalar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, sigaranın büyük bağımlılık yapan ve sağlığa çok fazla zararı bulunan kimyasal bir madde ve bir nevi zehir olduğunu söyledi.

Sigaranın büyük bir bağımlılık yaptığına işaret eden Atalar, “Nasıl kokain, eroin gibi uyuşturucu maddeler bağımlılık yapıyor, sigara da bağımlılık yapıyor. İnsan sağlığına zararı artık ispatlanmış bir nesne bu.” değerlendirmesini yaptı.

“O günlerden bugünlere geldik”

Türkiye’de 1980’lerde üniversitelerde derslerde, sınavlarda sigara içmenin serbest olduğunu hatta üniversite sınavında bile rahat bir şekilde sigara içilebildiğini belirten Atalar, “O günlerden bugünlere geldik. O gün ‘Bir gün sınıflarda sigara içmek yasaklanacak’ dense kimse inanmazdı.” ifadesini kullandı.

ODTÜ’de öğretim üyesi olduğu yıllarda sınav salonlarının birinde sigara içimini yasakladığını ve bu salona çok talep gelmesi üzerine salon sayısını ikiye çıkardığını aktaran Atalar, daha sonra Bilkent Üniversitesinde görev yapmaya başladığında dönemin rektörü Prof. Dr. Mithat Çoruh ile görüşerek üniversitenin senato ve diğer toplantılarda sigara içimini yasaklayarak üniversitelerde bir ilki hayata geçirdiklerini vurguladı.

Atalar, kapalı alanlarda sigara içiminin yasak olmadığı o yılları, “Türkiye’de kapalı alanlarda sigara içme yasağı yoktu. Biz bu yasağı ilk getiren üniversitelerden biriyiz. Düşünün o yıllarda asansörlerde sigara içilirdi ve biz bunu da yasakladık. Hocaların odalarını sigaralı, sigarasız diye böldük. Zaman geçti, binaların içinde sigara içmeyi yasakladık.” sözleriyle anlattı.

Dünyanın birçok ülkesinde sigaradan gençleri uzak tutmak için çalışmalar yapıldığına dikkati çeken Atalar, Yeni Zelanda gibi bazı ülkelerin ise 2030 yılında ülkede sigara içmeyi tümüyle yasaklayacağını açıkladığını, Nepal’in komşusu Butan’da ise sigara içmenin tümüyle yasak olduğunu bildirdi.

“Bu nesneden gençlerimizi uzak tutmamız lazım”

Atalar, ABD’de 2 bin 500 üniversitede sigara, bin 600 üniversitede ise her türlü tütün mamulunu içmenin yasak olduğunu belirterek, “ABD’de akla gelen hemen bütün üniversitenin kampüslerinde sigara içmek yasak. Türkiye ise bu konuda geride kaldı.” dedi.

Rektör Atalar, Bilkent Üniversitesi olarak öncülük yapmak istediklerinin altını çizerek, şöyle devam etti:

“Geçen hafta üniversite senatosu ve yönetim kurulunun oy birliği ile aldığı kararla 2022 yılında yani 4 yıl sonra eylül ayından itibaren üniversitemizin kampüsünün içinde herhangi bir yerinde sigara içmek yasak olacak. Yasağın uygulanacağı alan 3 bin dönüm.

Şu anda bina girişlerinde sigara içmek yasak. Bunları zamanla geliştireceğiz. Dünyadaki bazı ülke örneklerine bakarsak sigara içmenin yasak olduğu yerleri giderek büyütmüşler. Araştırmalar şunu gösteriyor, üniversitede bir yerde serbest bırakırsanız bu öğrencilerin sigara içmesine engel olmuyor, hatta orası sosyal mekan oluyor, herkes oraya gidiyor. Sigara içmenin çok zor olması lazım.

Araştırmalar, bir kere sigaraya başlayanların maaşlarının beşte birini sigaraya vermekten çekinmediklerini gösteriyor. Bu nesneden gençlerimizi uzak tutmamız lazım. Bir de sigaraya başlanırsa bırakmak çok zor. En doğrusu hiç başlamamak. Öğrencilerin sigaraya genelde üniversite yıllarında başladıklarını biliyoruz. Biz üniversitemizi sigarasız bir yer haline getirerek, öğrencilerimizin sigaraya hiç başlamamalarına ön ayak olmak istiyoruz.”

“Hiç başlamamasına neden olacak”

Atalar, sigara yasağının herkesi kapsayacağını vurgulayarak, “Hocaları, öğrencileri, çalışanları, işçileri, bahçıvanları, güvenlik görevlilerini ve herhangi bir konu için kampüse gelenleri de kapsayacak. Bu yaklaşık 15 bin kişi anlamına geliyor. Sigara içmek isteyen kampüs dışına çıkacak. Bu da hiç başlamayan birisi için başlamamasına neden olacak. Öğrencilerimizin büyük kısmı zamanlarının çoğunu kampüste geçiriyor. Yani sigara içmek kolay olmayacak.” diye konuştu.

ABD’deki üniversitelerde arabanın içinde de sigara içiminin yasak olduğunu ifade eden Atalar, “Bizde de bu detaylar nasıl şekillenecek, zaman içinde göreceğiz. Bir komite kurduk, bu komitenin içinde öğrenci konseyimiz de var. Görevimiz, aldığımız kararın önemli olduğunu öğrencilere inandırmak ve koyacağımız kurallara onların uymasını sağlamak.” dedi.

Kampüslerinin girişine 2022 tarihinden itibaren “Burası dumansız kampüstür” yazısının olacağını bildiren Abdullah Atalar, şunları kaydetti:

“Bildiğimiz kadarıyla bu konuda ilk ya da ilklerden biriyiz. Projemizi başlattık. Bu konularda da diğer üniversitelere örnek olmayı umuyorum. Onların da bunları takip edeceğini umuyorum, tahmin ediyorum. Gençleri sigaradan uzak tutmak bence üniversitelerin ve üniversite yöneticilerinin bir görevi.” AA

Kimyasala maruz kalmış sığırların geldiği Samsun’u koku sardı

Samsun’a gelen 7 bin 374 sığır yüklü geminin pis kokusu, sabah saatlerinden itibaren şehir merkezinde etkili oldu. Gündelik hayatlarına devam etmek için sokağa çıkan vatandaşlar, pis kokudan rahatsız oldu. Samsun’a getirilen gemide bulunan 7 bin 374 baş besilik sığırdan 4 bin 180 tanesi Amasya’ya, 2 bin 214’ü Kırşehir’e, 400 tanesi Ankara’ya, 350 tanesi Adana’ya ve 230 tanesi de Nevşehir’e gönderilecek. Panama bandıralı geminin 1 gün içerisinde yüklerini boşaltıp, Samsun Limanı’nı terk edeceği belirtildi.

Pis kokunun etkisinde kalan Samsunlu vatandaşlar ise sabah kalktıklarından itibaren pis kokuya maruz kaldıklarını, yetkililerin bir an önce bu soruna çare bulmaları gerektiğini söylediler.

28 bin büyükbaş hayvan ile birlikte Türkiye’ye doğru yola çıkan NADA gemisindeki hayvanların zehirli kimyasallara maruz kaldığı ortaya çıkmıştı.

Sağlık sektörü neden siber saldırı altında?

Sağlık sektöründe fidye yazılımları ve diğer zararlı yazılımlarla yapılan saldırıların sayısı büyük bir hızla artıyor. Bu durum, insan hayatının yanı sıra kritik öneme sahip verileri de riske atıyor. Kimlik Hırsızlığı Kaynak Merkezi verilerine göre, sağlık sektörü, sadece son üç yılda bile tüm sektörler arasında en yüksek sayıda veri hırsızlığının yaşandığı sektör oldu. Forcepoint Türkiye Ülke Müdürü Levent Turan, başta hastaneler, laboratuvarlar ve eczaneler olmak üzere sağlık kuruluşlarının siber suçlular tarafından hedef alınmasının üç ana sebebini açıkladı:

1. Son derece değerli veriler

Sağlık kuruluşlarını birincil hedef haline getiren başlıca nedenlerden biri, sahip oldukları verilerin çok değerli olması. Genellikle, çalınan tek bir kredi kartı numarası ortalama 2.000 ABD doları kâr sağlıyor fakat günler, hatta saatler içinde değersiz hale geliyor. Ancak korumalı sağlık verileri (PHI) veya kişinin tanınmasına yol açacak veriler (PII) gibi sağlık verileri karaborsada son derece değerli.

Örneğin, CSO Online’da yer alan bir makaleye göre tek bir PHI verisi 20.000 ABD dolarına varan büyüklükte kâr getirebiliyor. Bunun temel sebebi, sağlık verileri çalındığında anlaşılmasının haftalar, hatta aylar sürebilmesi. Bu sayede siber suçlular çok daha değerli veriler elde etmiş oluyor. Dahası, sağlık verileri doğum tarihi ve kimlik numarası gibi değiştirilmesi çok zor olan bilgileri içerdiği için hırsızlar bu verilerden daha uzun süre yararlanabiliyor.

2. IT yatırımı ve eğitim eksikliği

Sağlık sektörünün siber suçlular arasında popüler olmasının nedenlerinden biri de IT güvenliğine sistematik olarak gerekenden az yatırım yapılması. Siber güvenlik eğitimi ve sertifikaları düzenleyen en büyük şirketlerden biri olan SANS Institute, IT bütçesinin en az ‘unun güvenlik alanında harcanmasını önermesine rağmen sağlık kuruluşlarının çoğu ancak %3 kadarını harcıyor.

Çoğu sağlık kuruluşu için güvenlik genellikle sonradan akla gelen bir konu. Kuruluşlar çalışanlarına içeriden gelebilecek tehditleri kolayca azaltabilecek düzenli siber güvenlik eğitimleri vermiyor. Ayrıca bazı hastaneler izinsiz giriş algılama ve kayıp ya da çalınmış cihazları silme gibi temel IT güvenlik önlemlerini uygulamakta bile zorlanıyor.

3. Birbirine derinlemesine bağlı sistemler

İş yüklerini buluta kaydıran sağlık kuruluşları, yüksek ölçüde bağlantılı sistemler kullandıkları için küçük ölçekli, kısmi sistemlere yapılan saldırılarda bile tüm sistemin etkilenmesi riskiyle baş başa kalıyor. Diğer bir deyişle, bir noktaya yapılan bir siber saldırı tüm sistemin çökmesine neden olabiliyor. Mayıs 2017’de, WannaCry fidye yazılımı yüzünden Birleşik Krallık’taki birçok hastane, hasta taşıyan ambulanslarını geri döndürmek ve başlamasına dakikalar kalan ameliyatları iptal etmek zorunda kaldı. Hastaların kaydını almak ve bilek bantlarını yazdırmak gibi en basit işlemler bile yapılamadı.

WannaCry saldırısının etkileri, sağlık kuruluşlarının siber bir saldırı sırasında çalışmaya devam edebilmesinin ve hastalara hizmet verebilmesinin ne kadar önemli olduğunu gözler önüne serdi. Neticede insanların hayatları tehlikeye atıldığı için işlerin mümkün olan en kısa zamanda normale dönebilmesi kaçınılmaz bir zorunluluk oluyor. Saldırganlar için, bu aciliyet durumu sağlık kuruluşlarını hedef almak için bir neden daha sunuyor. Çünkü bu durumun kuruluşların zararlı yazılımın etkilerinden kurtulmak için fidye ödeme olasılığını artırdığını düşünüyorlar.

Doğru koruma birincil öncelik olmalı

Sağlık sektörünün siber tehditlerden kaynaklı zararı azaltmak atması gereken adımları sıralayan Levent Turan, “Başlangıç olarak, sektördekilerin siber güvenliğin insan odaklı olduğunu anlaması önemli.” diyor ve ekliyor: “Örneğin, kullanıcıların davranış düzenleri veya kuruluş içinde ve dışındaki veri akışları hakkında bilgi sahibi olmak, riske karşı çıkma olasılığını artırıyor. Ek olarak, sektördekilerin siber güvenliği sadece IT departmanının görevi olarak görmeyi bırakması, yöneticilerden işe yeni alınan sözleşmeli personele kadar herkesin risklerin farkında olması gerekiyor.”

Sağlık güvenliğiyle ilgili profesyonellerin karşı karşıya oldukları tehditleri ve uyulması gereken kuralları iyi anlaması ve siber güvenlik savunması için en iyi uygulamaları öğrenmeleri gerekiyor. Tüm personeli güncel tehditler, bir e-posta mesajında veya web bağlantısında dikkat edilmesi gereken tehlike işaretleri, zararlı yazılımlardan kaçınma yolları ve etkin bir açık bulunması durumunda yapılması gerekenler hakkında bilgilendiren kapsamlı güvenlik farkındalığı eğitimleri doğru bir yatırım olacaktır. Tehdit içerikleri sürekli değiştiği için eğitimlerin de tekrarlanması ve düzenli olarak güncellenmesi gerekiyor.

Ayrıca, Veri Kaybını Önleme, kullanıcı davranışı analizleri veya uç noktadaki güvenlik teknolojileri gibi doğru siber güvenlik önlemlerini uygulamak kuruluşların altyapılarını ve hasta verilerini fidye yazılımlarına karşı daha fazla koruyacaktır. Sağlık sektörü, kullanıcıların, verilerin ve ağların kesiştiği noktaları dikkate alıp insan odaklı bu tür bir sistem oluşturarak siber tehditlere karşı koruma düzeyini artırabilir.

Nobel ödüllü İngiliz bilim insanından iklim değişikliği uyarısı

Çevre alanında Nobel ödülü sahibi İngiliz bilim insanı Profesör Geoffrey Levermore, “Eğer dünyanın sıcaklığı gelecekte 2 derece daha artarsa hakikaten biz ne olacağını tam olarak bilmiyoruz ve bir daha geri dönüşü olmayan bir noktaya gelmiş olabiliriz. Gerçekten önlem almazsak, adım atmazsak bu dünya için bir felaket olabilir.” dedi.

60 ülkeden yaklaşık bin bilim insanının katıldığı 6. Uluslararası Süperiletkenlik ve Manyetizma Konferansı (ICSM2018) dolayısıyla Antalya’da bulunan Profesör Geoffrey Levermore, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ileriki dönemde insanlığı bekleyen en önemli ve en etkili krizlerden birinin iklim değişikliği olduğunu hatırlattı.

İnsanların neden olduğu atmosferdeki karbondioksit miktarının tam olarak ölçülebildiğini ifade eden Levermore, “ABD Başkanı Trump gibi iklim değişikliği inkarcıları var ancak bilimi inkar edemezsiniz. Ne kadar inkar etseniz de bilim iklim değişikliğinin olduğunu söylüyor” diye konuştu.

“Bireysel olarak biz sorumluyuz”

İklim değişikliği konusunda herkesin kendisini sorumlu hissetmesi gerektiğini belirten Levermore, şunları söyledi:

“Kendimize şunu hatırlatmak zorundayız. Aslında iklim değişikliğinden biz bireysel olarak sorumluyuz ve iklim değişikliğinin etkilerini azaltmanın yolu bireysel olarak bizim çabalarımızdan geçiyor. Mesela ben daha pahalı olmasına rağmen arabamı elektrikli araba ile değiştirdim. Evimde fotovoltaik elektrik enerjisi üreten sistem kullanıyorum, güneş su ısıtıcısı kullanıyorum. Aynı zamanda mümkün olduğunca yürüyorum, yürüyerek gidebileceğim yerler için hiçbir şekilde arabamı almıyorum. Evimde her zaman enerji verimliliği olan led ampuller kullanıyorum. Her şeyden önce şunu hatırlamalıyız, Hazreti Muhammed bir hadisinde ‘Dünyaya iyi bakmalıyız, çünkü gelecek nesillerimiz bu dünyada yaşayacak.’ demiştir. Son zamanlarda Fransa Cumhurbaşkanı Macron da ‘Böyle giderse üzerinde yaşayacak bir gezegenimiz kalmayacak.’ demiştir. Bilim de iklim değişikliğinin devam ettiğini söylüyor, o açıdan bizim de gerekli önlemleri almamız gerekiyor.”

Fosil yakıtların kullanımını mümkün olduğu kadar azaltmak, bunun yerine güneş, rüzgar gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek gerektiğini vurgulayan Levermore, Türkiye’de yenilenebilir enerji kaynaklarının bol miktarda olduğunu bildirdi.

İklim değişikliği dolayısıyla deniz seviyesinin arttığını, tarımsal ürünlerin eskisi gibi yetişemeyeceğini belirten Levermore, su kaynaklarının azalacağını, bunların da savaşlara neden olabileceğini vurguladı.

Levermore, “Dünya yüzeyindeki insanların aktivitelerinden dolayı aslında sanki her gün yaklaşık 400 bin atom bombasının atılımına eşdeğer bir zarar veriyoruz gezegenimize. Eğer dünyanın sıcaklığı önümüzdeki gelecekte 2 derece daha artarsa hakikaten biz ne olacağını tam olarak bilmiyoruz ve bir daha geri dönüşü olmayan bir noktaya gelmiş olabiliriz. Gerçekten önlem almazsak, adım atmazsak bu dünya için bir felaket olabilir.” dedi.

Süper iletkenler

Konferansta ele alınan süperiletkenlik teknolojisinin bugünkü elektrik şebekesinin önemli bir parçası olabileceğini ifade eden Levermore, elektrik tellerinin süperiletken tellerle değiştirilebileceğini söyledi.

Levermore, kayıpsız elektrik iletimi sağlayabilen süperiletkenlerin, elektrik hatlarına ve elektrik şebekesine entegre etmek için bu tür konferansların da iyi bir fırsat olduğunu sözlerine ekledi.

‘Sibirya’da yavaş ölüm’ raporu: Yerli halka maden baskısı

Ormanlar ve temel haklar üzerine çalışan Avrupalı Sivil Toplum Örgütü Fern ile Kömür Eylem Ağı (Coal Action Network) tarafından dün yayımlanan rapor, Güney Sibirya’nın Kuzbass bölgesindeki kömür madeni genişlemesinin bölgedeki Türk topluluklarından olan yerli Şorların yaşam alanları üzerindeki tahribatını ortaya koyuyor.

Rapora göre, 2017 yılında Kuzbass’taki kömür üretimi, bir önceki yıla göre yüzde 6,2 artış gösterdi. Kuzbass’tan kömür ithal eden 21 ülkenin 11’ini Avrupa Birliği ülkeleri oluştururken, Sibirya Gümrük İdaresi’ne göre 2016 yılında Kuzbass kömürünün en büyük ithalatçıları sırasıyla şu ülkeler: Güney Kore, Japonya, İngiltere ve Türkiye.

“Sibirya’da Yavaş Ölüm” raporu, kömür madenciliğinin ormanları nasıl tahrip ettiğini, Kuzbass’ın havasını, suyunu ve toprağını nasıl kirlettiğini ortaya koyarken madenlerin yakınında yaşayan topluluklarda ortaya çıkan hastalıklar ve sağlık sorunlarındaki artışları gösteren kanıtları da içeriyor. Kanser türleri, verem, kalp ve damar hastalıklarını kapsayan sağlık sorunları, yerel halkın beklenen yaşam süresinde azalmaya yol açıyor.

İnanış ve yaşam biçimleri doğrudan bulundukları çevreye göre şekillendiği halde genişleyen madencilik aktiviteleri yüzünden, kendi deyimlerine göre topraklarında yavaş bir ölüme teslim edilen yerli Şor Türkleri’nin tanıklıkları ve gerçek hikayeleri raporun merkezini oluşturuyor. Yapılan hesaplara göre bölgedeki Şor nüfusu, son 7 yılda yaklaşık yüzde elli azalma gösterdi. Önceden ormanlık olan pek çok Şor köyü, madencilik yüzünden bugün yok edilmiş durumda.

Her ne kadar küresel ölçekte kömür üretimi düşüşte olsa da 2016 yılında Rusya’nın kömür üretimi, bir önceki yıla göre yüzde üç artış gösterdi. Ülke, halihazırda dünyanın üçüncü en büyük kömür ihracatçısı. Kuzbass bölgesi, Rusya’nın toplam kömür üretiminin yüzde elli dokuzunu sağlıyor ve Rusya’nın kömür ihracatının yüzde yetmiş altısı bu bölgeden geliyor.

Yalnızca Türkiye 2016 yılında Kuzbass bölgesinden toplam 10,4 milyon ton kömür ithal etti. Ayrıca Rusya merkezli farklı resmi kaynaklara göre aynı yıl Türkiye’nin Rusya’dan kömür ithalatı toplamda 11,5 milyon ton oldu. Yani Türkiye’nin ithal ettiği her 3 ton kömürün 1 tonu Şor halkının yaşadığı ve baskı gördüğü bu bölgeden geliyor.