Prof. Dr. Süleyman İrvan: ‘Tanık haberciliği’ tehdit değil fırsat

ANIL KARACA

Dijital teknolojinin hızla gelişmesi ve medyanın dijitalleşmesi, gazeteciliği de şüphesiz etkiliyor. Akıllı telefonlar sayesinde günümüzde her yurttaş, etrafında olup biteni kaydederek sosyal medyada paylaşıp çevresini bilgilendirebiliyor. Günümüzde sokakta olup biten, saniyesi saniyesine sosyal medyada yer alıyor; anında binlerce insan tarafından paylaşılıyor.

Hâl böyle olunca, kamuoyu bazı durumlarda basın kuruluşlarından önce, ‘yurttaş gazeteciler’den haber alabiliyor. Peki nedir/kimdir yurttaş gazeteciliği/gazetecisi? Üsküdar Üniversitesi Yeni Medya Bölüm Başkanı ve Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süleyman İrvan ile tartıştık.

Yurttaş gazeteciliğini “Asıl mesleği gazetecilik olmayan yurttaşların dijital iletişim teknolojileri yardımıyla haber üretim sürecine katılmalarını anlatan bir kavram.” ifadeleriyle tanımlayan İrvan’a, “Artık elinde telefonu olan herkes gazeteci mi?” diye soruyoruz.

İrvan, haber üretim sürecine dahil olmanın bir yurttaşı gazeteci yapıp yapamayacağı sorusuna vurgu yapıyor. Geleneksel anlamda gazeteciliğin profesyonel bir meslek olduğunun ve eğitimin önkoşul olmasa bile gazeteciliğin mesele özgü kuralları ve etik ilkeleri olduğunun altını çiziyor.

Demokratik toplumlarda gazeteciliğin dördüncü güç olarak tanımlandığını ve yurttaşların bilgi edinme hakkını gerçekleştirmelerinde önemli bir işlevi yerine getirdiğini kaydeden İrvan, bu noktada yurttaş gazeteciliği kavramının belirsiz olduğuna ve kullanımının yanlış olduğunu düşündüğünü ifade ediyor:

“Yaygın kabule göre, gördüğü herhangi bir olayı kaydedip sosyal medyada yayan herkes yurttaş gazeteci olarak nitelendiriliyor ve elinde akıllı cep telefonu olan herkes potansiyel gazeteci olarak görülüyor. Oysa, yurttaşların ellerindeki akıllı telefonlarla yaptıkları şey, bir olaya tanıklık etmek ve bu tanıklığı sosyal medyada aktarmaktan ibaret.”

‘GAZETECİLİK BİR MESLEK, HABERCİLİK BİR PRATİK’
Bu gerekçeyle bahsedilenin aslında “tanık haberciliği” olduğunu belirten İrvan, “Tanık gazeteciliği bile demiyorum, çünkü gazetecilik bir meslek, ama habercilik bir pratik,” diyerek tezini şöyle örneklendiriyor:

“Satın aldığınız bir ürünü sosyal medyada övdünüz diyelim. Bu bir reklam mıdır? Evet reklamdır. Peki bu sizi reklamcı yapar mı? Hayır yapmaz. Reklamcılık bir meslektir, tıpkı gazetecilik gibi. Bence tanımları doğru yapmak lazım.”

Mesleki pratiğe vurgu yapan ve “tanık haberciliği” tanımını anlatan İrvan, öte yandan yurttaş gazetecilik diye bir türün de olduğunu ifade ediyor ve geleneksel medyanın ağır baskı koşulları altında olduğu, sindirildiği, güdümlü halde olduğu, ülkede olan biteni özgürce haberleştiremediği toplumlarda, asıl mesleği gazetecilik olmadığı halde sosyal medya üzerinden gelişmeleri aktaran yurttaş gazetecilerden söz edilebileceğini belirtiyor.

Konuyla ilgili sözlerine Arap Baharı’ndan, 2009’da İran’da yapılan şaibeli seçimlere yönelik gösterilerden ve Gezi Parkı direnişinden örnek vererek devam eden İrvan, bu eylemlerin dünyaya yayılmasında yurttaş gazetecilerin rolüne vurgu yapıyor:

“Geleneksel medyada çalışan gazeteciler protestolar için sokağa çıkan halkı haber yapmaktan çekiniyorlardı. Suriye’deki iç savaşta da yurttaş gazeteciler önemli rol oynadılar ve halen de oynamaya devam ediyorlar. Türkiye’de Gezi protestoları sırasında da geleneksel medyanın önemli bir kısmının protestoları görmezden gelmesi nedeniyle yurttaş gazeteciliğinin ivme kazandığına tanık olduk.”

“Elinde cep telefonu olan herkes potansiyel bir yurttaş gazeteci değildir, o şekilde tanımlanmamalıdır,” diyerek bu tür tanımların geleneksel gazeteciliği değersizleştirmeye hizmet ettiğini söyleyen İrvan, “Öte yandan, geleneksel medyanın suskun kaldığı, ağır sansüre uğradığı durumlarda, dönemlerde, ülkelerde yurttaş gazeteciliği değerli bir alternatif olarak karşımıza çıkmaktadır.” diyor.

prof-dr-suleyman-irvan-tanik-haberciligi-tehdit-degil-firsat-470769-1.

‘TANIK HABERCİLİĞİNİN YÜKSELİŞİ İNTERNETLE MÜMKÜN OLDU’
İrvan ile görüşmemizin devamında ‘yurttaş gazeteciliği’nin kökenini irdeliyoruz.

Tanık haberciliğinin ilk kez Kennedy suikastıyla ismini duyurduğunu belirten İrvan, olayı şöyle özetliyor:

“Abraham Zapruder isimli terzi, 22 Kasım 1963 tarihinde eşiyle birlikte Dallas’a gelen ABD Başkanı John F. Kennedy’yi elindeki amatör kamerayla çekerken birkaç el silah sesi duyuldu. Olayı baştan sona kaydeden Zapruder, böylece tarihe tanıklık etmiş oldu. Zaten yurttaş gazeteciliği tarihinde de Zapruder ilk yurttaş gazeteci olarak kabul edilir. Kuşkusuz Zapruder’in tamamen rastlantısal biçimde olay yerinde bulunduğunu ve gerçekleştirdiği haberciliğin tanıklıktan ibaret olduğunu söylemeye gerek yok. Yine benzer biçimde, 3 Mart 1991 tarihinde Los Angeles’ta Rodney King isimli siyah gence yönelik polis şiddetine kamerasıyla tanıklık eden George Holiday de tanık haberciliği yapmıştı.”

Tanık haberciliğinin asıl yükselişe geçmesinin internetle birlikte mümkün olduğunu söylüyor Süleyman İrvan ve kendi tanımladığı anlamda yurttaş gazeteciliğinin Arap Baharı, İran’daki gösteriler ve sokak hareketleriyle önem kazandığını vurguluyor. İrvan, yurttaş gazeteciliği girişimlerini şöyle özetliyor:

“2000 yılında Güney Kore’de kurulan OhMyNews isimli internet sitesi “Her yurttaş muhabirdir” sloganıyla yayın hayatına başladı, ancak haber doğrulamada yaşadığı sıkıntılardan dolayı 2010 yılında yurttaşlardan gelen haberleri yayımlamayı durdurma kararı aldı. Global Voices ve IndyMedia gibi başka yurttaş gazeteciliği siteleri de mevcut.”

Türkiye’de de yurttaş gazeteciliği iddiasıyla yayın hayatına başlayan haber siteleri olduğunu, fakat birçoğunun ya format değiştirdiğini ya da ömrünü doldurduğunu söyleyen İrvan, “Dokuz8Haber, Journo ve VivaHiba gibi siteler bu iddiayla yayına başladılar, ancak bugün içeriklerine bakıldığında, Dokuz8Haber ile Journo’nun geleneksel habercilik formatına döndüğü, ‘Medya sensin, paylaş’ sloganını kullanan VivaHiba’nın ise başarısız bir girişim olarak ömrünü doldurduğu görülüyor.” diyor.

‘MEDYA YÖNETİCİLERİ MUHABİR İSTİHDAMI YERİNE SOSYAL MEDYA TAKİBİNDE’
Yurttaş gazeteciler gerçeği önümüzde dururken, bunun basın kuruluşlarındaki yansımalarıyla devam ediyoruz Süleyman İrvan ile konuşmaya ve bir basın kuruluşu için yurttaş gazetecinin ne anlam ifade ettiğini soruyoruz kendisine.

Türkiye’de son yıllarda geleneksel medyayı yönetenlerde, “Nasılsa insanlar yaşadıkları, gördükleri her olayı sosyal medyada paylaşıyor, öyleyse biz niye muhabir istihdam edelim, merkezden sosyal medya hesaplarını takip edelim, oralardan haber çıkaralım” mantığının egemen hale geldiğini söylüyor İrvan ve bunun neden yanlış olduğunu şu ifadelerle anlatıyor:

“Çünkü gazetecilik kaliteli içerik üretimi yapmayı gerektiren bir meslek. Kaliteli içerik de muhabirin, sadece olay yerinde bulunmasını değil, taraflarla görüşmesini, olayın arka planını araştırmasını gerektiriyor. Masa başında, sosyal medya paylaşımlarını peş peşe koyarak haber üretmek, gazeteciliği hafife almak anlamına geliyor. Bir de elbette haber yapılacak görüntülerin, paylaşımların gerçek olup olmadığı sorusu var. Gazetecilik etiği, tanık haberciliğinin en başta ‘haber doğrulama’ süzgecinden geçirilmesini gerektiriyor. Bir yalan haber bir sitede haberleştirildikten dakikalar sonra onlarca farklı sitede kopyalanabiliyor. Sosyal medyada yalanların hızla yayıldığına ilişkin ciddi araştırmalar var. Aslında yalan haberler haber sitelerinde de hızla yayılıyor, bu da sonuçta gazeteciliğe duyulan güveni aşındırmaya devam ediyor.”

“TANIK HABERCİLİĞİ BİR TEHDİT DEĞİL, FIRSATTIR”
Bu tartışmanın ışığında, yurttaş gazeteciliğinin profesyonel gazeteciliğe bir tehdit olup olamayacağı sorusunu görüşmenin gündemine getiriyoruz.

Prof. Dr. İrvan, yurttaş gazeteciliğinin bir tehdit değil, fırsat olduğu kanısında.

Tanık haberciliğinin haber konusu bulmada profesyonel gazetecilere yol göstereceğini, önemli olayları kolayca takip edebilmesi, görüntülerle kanıt oluşturabilmesi için malzeme sunacağını belirten İrvan, tezinin gerekçesini şu örnekle sunuyor:

“2009 yılında Guardian gazetesi adına Londra’daki G20 protestolarını izleyen gazeteci Paul Lewis, evine giderken düşüp ölen İngiliz yurttaşı Ian Tomlinson’un nasıl öldüğünü araştırmaya başladı. Resmi açıklamaya göre Tomlinson kalp krizi geçirmişti. Paul Lewis diğer gazetelerin aksine resmi açıklamayla yetinmeyip twitter’da takipçilerine çağrı yaptı ve olay yerinde olan görgü tanıklarından varsa ellerindeki görüntüleri kendisiyle paylaşmalarını istedi. Olay yerinde kamerasıyla çekim yapan bir kişi Lewis’e çektiği görüntüleri gönderdi ve sonuçta Tomlinson’un polis tarafından itildiğini, yere düşerek kafasını çarptığını ve öldüğünü kanıtladı.”

İrvan, tanık haberciliğine, geleneksel gazeteciliğin alternatifi değil, destekleyicisi olarak görüldüğü takdirde daha doğru bir yerden bakılabileceğinin altını çiziyor.

Görüşmemizin sonunda, yurttaş gazeteciliğinin gelecek için yol haritasını tartışıyoruz İrvan ile. Yurttaş gazeteciliğinin, gazeteciliğin dijital dönüşümüyle eş zamanlı olarak nasıl bir role bürüneceğini ve bu pratiğin sosyal medya üzerinden geçilen fotoğraf ve bilgiden daha geniş bir perspektif bulup bulamayacağını soruyoruz kendisine.

‘GAZETECİLİĞE BASKILAR ARTARSA YURTTAŞ GAZETECİLİĞİ ÖN PLANA ÇIKAR’
İrvan, bu konuda belirleyicinin geleneksel medya düzeni olacağını söylüyor ve gazeteciliğin üzerindeki baskı ortamı faktörüne değinerek, sözlerini şöyle sonlandırıyor:

“Tanık haberciliğinin dijital medya ile daha fazla görünürlük kazandığına kuşku yok. Ancak gelecekte nasıl bir yöne doğru gideceğini belirleyecek olan teknoloji değil, geleneksel medya düzeni olacaktır bana göre. Eğer geleneksel gazetecilik üzerindeki baskılar artar ve gazetecilik yapmak imkânsız hale gelirse yurttaş gazeteciliği olarak tanımladığımız gazetecilik ön plana çıkacaktır. Medya özgürlüğü arttıkça da tanık haberciliği olarak tanımladığımız, fotoğraf, görüntü ve bilgi geçmekle sınırlı habercilik anlayışı yardımcı bir unsur olarak varlığını sürdürecektir.”

Asla bitmeyen reklam kuşağı yapmışlar

Günlerdir aynı 0850’yle başlayan numara ısrarla arıyordu. Sonunda merak ettim açtım. Telefonun ucundaki ses coşkuyla başladı; “Ümit Bey sizi tavsiye üzerine Beşiktaş Spor Kulübü’nden arıyorum.” Bunu dediği anda arayan numaraya bakıyorum sonu Beşiktaş’ın kuruluş yılı olan 1903 sayısıyla bitiyor. “Olur mu olur?” diyorum. Çünkü adımı biliyor, Beşiktaşlı olduğumu biliyor. Bir ara kongre üyesi olmaya niyetlenmiştim, onunla ilgili bir şey mi acaba diye vaziyet alıyorum. “Sizin gibi özel Beşiktaşlılar için bir imzalı forma hazırlattık” diye devam ediyor. Sınırlı sayıda filan gibi ekler yapıyor, bedenimi soruyor.

Bu noktadan itibaren şüphe duymaya başlıyor (bedenimi bilmeden nasıl hazırlattın acaba) ama mesleğim iletişimcilik olduğu için meraktan dinlemeye devam ediyorum. “Biliyorsunuz takımımız bu yıl şampiyonlar ligine katılamadı, ligde de dördüncü olduk, desteğe en çok şimdi ihtiyacımız var” dediği anda bunun kolpacılık olduğuna emin oluyor ama arayan numarayı önümde açık bilgisayardan Google’da sorguluyorum. Tahmin ettiğim gibi bir dolandırıcılık işi çıkıyor. “Google’a baktım” dediğim anda, daha cümlemi bitirmeden telefon yüzüme kapanıyor, haklı bir küfür etme fırsatını kaçırıyorum. Hepimiz sık sık böyle aramalara maruz kalıyoruz. Aslında analiz edilince bu tarz konuşmalar, iletişimin doyum noktasını görmek açısından iyi örnekler. Herkesi bir yere kadar kandırabilirsiniz. Ara ara koca profesörlerin telefon dolandırıcılarına yüksek meblağlarda para kaptırdığı haberlerini okur, şaşırız. Bu da aslında eğitimin bile iyi bir iletişim etkinliğinin karşısında yeterli olmayacağını gösteriyor. Girişte bahis açtığım pazarlama iletişimi etkinliği iyi bir örnek değildi, çünkü duracağı yeri bilmiyordu, muhatabını iyi analiz etmeden konuşuyordu. Yine de devam ettiklerine göre, çok kişi üzerinde çalışmış olmalı, zaten canı yananlar şikâyet sitelerine dökülmüş. Bu olaydan bahsetme nedenim, bu haftaki Köşe Vuruşu’nda Türkiye tarihinin en büyük seçim(iletişim) kampanyasından, söz etme isteğim.

Gazetecilik değil siyasi iletişim
Özellikle sosyal medyada Erdoğan ve AKP’nin “bu seçim kampanyasında çok reklama yönelmediği bu işte bir iş olduğu” şeklinde yorumlar okuyorum. Bu yorumlar gerçekten çok şaşırtıcı. Gazeteler seçim broşürü (mübalağasız) gibi çıkarken, televizyonlar ezici üstünlükle tek bir aday ve parti için çalışırken hiç reklam yapmıyorlar gibi algıya sahip olmayı anlayamıyorum. RTÜK’ün CHP kontenjanından üyeleri İsmet Demirdöğen ve İlhan Taşçı’nın hazırladığı istatistiklere göre; Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP’nin televizyonlardaki yeri CHP’den ortalama 10, HDP, İYİ Parti ve Saadet Partisi’nden 30 kat fazla. Birkaç bağımsız gazete dışında gazetelerde durum hiç farklı değil. Bazı gazetelerin ön sayfaları, iletişim fakültelerindeki “Siyasi İletişim” derslerinde okutulacak kadar reklam formunda. Bunun üstüne klasik reklam spotları geçikti diye (ki onlar da yayına geçti) AKP pek bir şey yapmıyor algısının oluşması ilginç. Kaldı ki parti amblemli reklamlar haricinde bir başka reklam yöntemi daha var.

Ticari reklam kılıklı siyasi reklamlar
Bir önceki seçim sath-ı mahalinde yazdığım bir yazıda bu reklam türünden şöyle bahsetmiştim: “Her nasılsa seçimler yaklaşırken artan ‘kamu bankası veya özel kuruluşların’ reklamları hiç dikkatinizi çekti mi? Son yıllarda fazlaca seçim geçirdiği için bunu sık sık gözlemleme şansı buluyoruz. Genellikle devletin yaptığı projeleri öne çıkaran görüntüleri, mutlu, kalkınan Türkiye, artan istihdam vurgularıyla her nasılsa genelde seçim öncesi bir yoğunlaşıyorlar.” Bu seçim döneminde de reklamlara biraz yakından bakınca, aslında pek çoğunun kamu iştiraklerinden öte gizli birer seçim reklamı olduğu hissedilebilir. “Milletimizin birlikteliğine nazar değmesin” diyen mi istersin, “yerli ve milli olmaktan” bahseden mi istersin, “arkamızda bize güvenen milyonlar, yüreğimizde ülkemizin geleceğine olan inancımız olmasa” diyen mi istersin o kadar çok örnek var ki. Seçim yaklaştıkça artacaktır da… Hepsinin ortak özelliği, sonuna parti logosu yerleştirsen hiç sırıtmayacak olmaları. Yani AKP, bu seçim pek iletişim yapmıyor diyenler bu reklamlara bir kez daha bakmalı.

Reklam her zaman işler mi?
Bu reklamların her birinin ortak özelliği, reklamını yaptıkları markaya değil yaratılmak istenen “Yeni Türkiye” imajına hizmet etmeleri. Bu açıdan o kadar birbirleriyle aynılar ki (müziklerini bile ayıramazsın) bir yerden sonra körleşme ihtimali yaratmaları olası. Yani nerede duracağını bilmeyen “ne kadar sık tekrarlarsan o kadar izlerlerler” inancına saplanıp kalmış bir iletişim çabası. 1960’ların efsane reklamcısı, Anguilla’nın bağımsızlığına giden sürece de iletişim stratejileriyle katkı vermiş Howard Luck Gossage’ın, “Aslında insanlar reklamları okumaz. İlgilerini çeken şeyleri okur. Bu bazen bir reklam olabilir” vecizesini unutmuş bir iletişim etkinliği bu. Sadece kuşak reklamlarından bahsetmiyorum, haberler ve bazı diziler dahil televizyon yayınlarını, gazeteleri de bu reklam kampanyasına dahil ediyorum. Muhabir ve köşe yazarı görünümlü reklam yazarlarını da dahil ediyorum. Bu reklam kampanyası yine de bir yere kadar işleyecek ve büyük erimeyi önleyecektir. Ancak sürpriz bir ters tepme olanağını içinde barındırdığını ve sanıldığı kadar etkili olmayacağı ihtimalini de unutmamak lazım.

Görüldüğü üzere bir gazetecilik yazısında gazetecilikten değil reklamcılıktan söz etmek zorunda kaldık. Gazetecilik de reklam da kendi alanlarında kaldıklarında ayrı birer meslektir. Kişilerin de kurumların da iletişim ihtiyaçları vardır ve karşılanması gerekir. Ancak birbirlerine karıştıklarında iyi bir manzara ortaya çıkmıyor. Görünen o ki, tarihin en büyük reklam kampanyalarından biriyle karşı karşıyayız. İki tarafın bu kadar eşitsiz iletişim olanağına sahip olduklarında çıkacak sonuç, büyük ve gerçek bir iletişim deneyi de olacak. Bu ortamda muhalefetin alacağı her puan, sadece siyasi tarihe değil, iletişim tarihine de geçecek.

Kanal D’de bir görevden alma daha

Doğan Medya’nın Demirören Grubu’na satılmasının ardından, Kanal D’de görev yapan bir isimle daha yollar ayrıldı. Doğan TV Washington Temsilcisi Serdar Cebe’nin görevine bugün son verildi.

Medyaradar’da yer alan habere göre, Kanal D Ana Haber’de Mehmet Ali Birand’ın ölümünden sonra anchormanlik koltuğuna oturan ve 7,5 yıl boyunca anchormanlik ve hafta sonu haber bülteni sunuculuğu görevlerinde bulunan Cebe, Ahmet Hakan’ın gelişinin ardından Mayıs 2017’de Washington Temsilciliği’ne atanmıştı.

POZİSYON KAPATILDI

Öte yandan Demirören Grubu’nun son olarak Serdar Cebe’nin yürüttüğü Doğan TV Washington Temsilciliği pozisyonunu kapatma kararı aldığı, Cebe’den sonra yeni bir atamanın gerçekleştirilmeyeceği öğrenildi.

SERDAR CEBE KİMDİR?

  • Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü´nü bitiren Serdar Cebe, 1992 yılında Milliyet Gazetesi Ankara büroda muhabir olarak meslek hayatına başladı.
  • Cebe, Kanal D´nin açılmasıyla muhabir olarak 1997 yılına kadar yoluna burada devam etti.
  • Daha sonra NTV ve Kanal 6´da editör ve haber spikerliği görevlerinde bulundu.
  • Deneyimli gazeteci, 2000 yılının Ocak ayında CNN TÜRK´e geçti ve Mehmet Ali Birand ile Çiğdem Anad´ın sunduğu
  • `Gündem´ programının editörlüğünü yaptı.
  • 2002 yılında Cüneyt Özdemir ve Soner Yalçın ile `Meşin Yuvarlağın Türkiye Serüveni´ isimli belgeseli hazırladı ve sundu.
  • 2005 yılında CNN TÜRK´te yayınlanan `Para´ belgeselinin metin yazımını Özgül Apaçe ile birlikte yaptı.
  • Serdar Cebe, 2003 yılında Radyo Televizyon Gazetecileri Derneği´nin verdiği “En İyi Sabah Programı Sunucusu” ödülünü aldı.
  • 2006 yılında haber kanalı 24’e transfer oldu.
  • 2009 yılında istifa ederek CNN Türk’e döndü .2010 yılında ise Kanal D Haber’e geçti. Cebe 7,5 yıldır Kanal D Haber’de anchormanlik ve haftasonu haber bülteni sunuculuğu yapmasının ardından koltuğunu Ahmet Hakan’a devretti.

Ahmet Hakan’dan Nagehan Alçı’ya: Ne oldu sizin şu Bank Asya işi?

Hürriyet gazetesi yazarı Ahmet Hakan , kendisini hedef alan Nagehan Alçı ‘ya yanıt verdi.

Cumhuriyet’in haberine göre Nagehan Alçı için Bank Asya hatırlatması yapan Hakan “Niye size hiçbir şey olmuyor meselesini de bir açıklığa kavuşturuver bi zahmet?” ifadelerini kullandı.

“Nagehan! Ne oldu sizin şu Bank Asya işi” diye sorana Ahmet Hakan , “Bank Asya’nın önünden geçenlerin bile hayatlarının karartıldığı bir dönemde… Bank Asya’dan misler gibi kredi çekmenize rağmen niye size hiçbir şey olmuyor meselesini de bir açıklığa kavuşturuver bi zahmet.” diye yazdı.

Ne olmuştu?
Ahmet Hakan, 1 Haziran 2018 tarihli ‘Gazeteciliğin geldiği son nokta’ başlıklı yazısında, Muharrem İnce’nin konuk olduğu,Nagehan Alçı’nın da gazeteciler arasında yer aldığı televizyon programıyla ilgili olarak “Eskiden…Siyasetçiler madara olurdu. Bugün… Gazeteciler madara oluyor.” ifadelerini kullanmıştı

Nagehan Alçı da Ahmet Hakan ‘ın bu sözlerine yanıt niteliğindeki “Çoktan madara olmuş bir muhbirin portresi” başlıklı yazısında şu ifadeleri kullanmıştı;

“AK Partililerden CHP’lilere, MHP’lilerden HDP’lilere toplumdaki herkesin müşterek nefretini kazanmış bir insan düşünün. 80 milyon içinde hiç kimse ona güvenmiyor ve sözlerine inanmıyor. Çünkü dara düşünce herkesi yarı yolda bırakmış, zor durumdakilere acımasızca tekme vurmuş. Yeri gelmiş şahsi menfaatleri için en yakınlarını ve hayatında sadece iyilik gördüğü dostlarını sırtından hançerlemiş, en samimi arkadaşlarına bile kasten kötülük yapmış. Kötülük yapmakla ve kötü insan olmakla gurur duyan bu patolojik şahsiyet utanmadan hâlâ, tüm Türkiye’ye defalarca madara olduğu halde ahkâm kesiyor.

Türk basın tarihi çok sayıda kötü insan görmüştür ama bu derecesinin daha önce geldiğini sanmıyorum.”

Nagehan Alçı’dan Muharrem İnce açıklaması

Nagehan Alçı, sosyal medyada tartışmalara neden olan Habertürk TV’deki ‘Türkiye’nin Nabzı’ programına katılan CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce ile olan diyaloğa dair bir köşe yazısı kaleme aldı.

Alçı, “O yayında ben Muharrem İnce’ye sadece sualler soran bir gazeteciden ibarettim” dedi.

Alçı programı değerlendirdiği “Muharrem İnce yayınına dair kişisel notlar” başlığıyla bugün yayımlanan yazısının bir bölümünde şu ifadeleri kullandı:

“Ya o programa katılan ben değildim ya da post truth’u da aşıp anti truth evresine geçtik. Zira yer yer gerilimli ama saygı çerçevesi dışına çıkan hiçbir sözün zikredilmediği iyi bir program yaptık çarşamba akşamı. Ancak daha stüdyodan çıkar çıkmaz telefonlarım çalmaya başladı. Sanki Muharrem Bey ile bir düellodan çıkmışım gibi mesajlar yağıyordu. Bir tarafta tebrik edenler, öbür tarafta küfredenler. Hakkımda 130 bin kadar tweet atılmış.

Arkadaşlar, size bir hatırlatma yapayım: Ben cumhurbaşkanı adayı değilim ve yaptığımız yayın da bir politik tartışma ya da açık oturum yayını değildi. Evet benim de bir politik kimliğim var, bilindiği gibi liberal-demokrat bir yazarım. Ama o yayında ben Muharrem İnce’ye sadece sualler soran bir gazeteciden ibarettim…”

Yazının tamamı

42. TGC Sedat Simavi Ödülleri’ne başvurular başladı

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin (TGC) kurucu başkanı Sedat Simavi adına 42 yıldır verilen ödüllere başvurular başladı. TGC Sedat Simavi Ödülleri için başvurular, 28 Eylül 2018 Cuma akşamı saat 17.00’de sona erecek.

TGC Sedat Simavi Ödülleri’nde Gazetecilik, Radyo, Televizyon, Karikatür, Edebiyat, Sosyal Bilimler, Fen Bilimleri, Sağlık Bilimleri ve Spor olmak üzere 9 dalda ödül veriliyor. Ödül dallarının sayısı ve Seçici Kurul üyeleri, her yıl Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu tarafından belirleniyor.

Ödüllerle ilgili ilanlar gazetelere veriliyor. Ödül Sekreterliği tarafından 3500’den fazla öğretim kurumu ve kuruluşa elektronik posta ile mektup gönderilip ödüller için adayları varsa bildirmeleri isteniyor. Sedat Simavi Ödülleri’ne aday olabilmek için çeşitli şartlar aranıyor.

Başvuru koşulları arasındaki bazı maddeler şöyle:

“Adaylar, bir dalda ve bir eserle başvurabilir. Kolektif çalışmalar, ödül yönetmeliğindeki ilgili maddeye uyulmak koşuluyla aday olabilir. Gazetecilik, Karikatür, Radyo ve Televizyon dallarında, aday kişinin ve eserinin Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Türkiye Gazeteciler Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’ndeki maddelere aykırı olmaması dikkate alınır. Klasik ders kitapları, lisans, lisansüstü ve doktora tezleri ile bunlara dayalı makaleler, daha önce ulusal yarışma ve ödüllendirmelere katılmış eserler, derece almış olsun veya olmasın aday olamaz. Fen ve Sağlık Bilimleri dallarında eserin son 5 yıl içinde (01.10.2013–30.09.2018), diğer dallarda ise, son bir yıl içinde (01.10.2017-30.09.2018) yayınlanmış ve gerçekleştirilmiş olması gerekiyor. Fen ve Sağlık Bilimleri dallarında yabancı dille yayınlanmış eserlerle de başvurulabiliyor. Bu durumda eserle beraber çalışmayı tam olarak anlatmak kaydıyla en az 2, en fazla 5 sayfalık Türkçe özetinin verilmesi de gerekiyor”

ŞAHSEN DE BAŞVURULABİLİR

Ödüller için başvurular, 28 Eylül tarihine kadar kabul ediliyor. Kuruluşlar ve öğretim kurumları tarafından gösterilen adaylar, adaylık için şahsen başvuranlar ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nce oluşturulan Ön Araştırma Kurullarınca belirlenen adaylarla birlikte Seçici Kurul değerlendirmesine sunuluyor. Ekim ayının ilk günlerinde ödül adaylarına ait çalışmalar ve belgeler Seçici Kurul üyelerine gönderiliyor. Seçici Kurullar Ekim ayının ikinci yarısından Aralık ayına kadar Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nde uygun gördükleri sayıda toplantılar yapıyor ve kazananları belirleyip 1 Aralık tarihine kadar Ödül Sekreterliği’ne bildiriyorlar..

ÖDÜLLER ARALIK AYINDA TÖRENLE DAĞITILACAK

Ödüller, her yıl Aralık ayında törenle dağıtılıyor. Ödül kazananların isimleri, medya yolu ile açıklanıyor. Ödül kazananlara, merhum Sedat Simavi’nin küçük bir heykeli ve Ödül Belgesi; övgüye değer görülenlere, plaket ve Övgü Belgesi veriliyor. 1977 yılından beri verilen ödüllerle ile ilgili ayrıntılı başvuru koşullarına http://www.tgc.org.tr/ internet sitesinin ödüller başlığı altındaki Sedat Simavi Ödülleri sayfasının Yönetmelik bölümünden ulaşılabilir. Merak edilen sorular için de Sedat Simavi Ödülleri Sekreterliği’nin [email protected] isimli elektronik posta adresi üzerinden ya da 0212 513 84 58 numaralı telefonunu arayarak da bilgi alınabilir.

SEDAT SİMAVİ KİMDİR? (1896 – 1953)
Öncü çalışmaları ile adını yayın tarihine yazdıran Sedat Simavi, 1896 yılında İstanbul’da doğdu. Babası Hamdi Simavi Bey, annesi Abdülhamit sadrazamlarından Saffet Paşa’nın torunu Aliye Hanım’dır. Sedat Simavi, babasının görevli olduğu Samsun’da ilk Fransızca derslerini aldı. Kadıköy Saint-Joseph Fransız Okulu’nda başladığı öğrenimini Galatasaray Lisesi’nde tamamladı (1912), Okul sıralarında ilk karikatürleri yayınlanmaya başlandı. 1.Dünya Savaşı patlak verince Hadımköy’deki birliğine katıldı. 1916’da Şeker Bayramı’nın birinci günü “HANDE” adındaki haftalık dergiyle yayın hayatına atıldı. 1917’de Müdafaa-i Milliye Cemiyeti adına ilk defa konulu bir film çevirdi. “PENÇE”, “CASUS” ve “ALEMDAR VAKASI” filmleri böyle doğdu. İstanbul’un çeşitli semtlerinde başarı ile oynadı. “DİKEN” ve “İNCİ” dergilerini de bu arada yayımlamıştı. Sedat Simavi, günlük gazete idealine 21 Temmuz 1920’de “DERSAADET” ile kavuştu. Gazete, Sevr Muahedesi’nin yarattığı karamsarlığa karşı yapıcı bir ruh aşılıyordu. Onu “PAYİTAHT”, “GÜLERYÜZ” izledi. 15 Mart 1933’te yayın hayatına atılan haftalık “YEDİGÜN” ile 18 yıl en çok satan dergiyi çıkarma başarısına sahip oldu. Gazetecilerin dayanışmalarını ve bağımsızlıklarını sağlamak amacıyla Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin kurulmasında öncü oldu. Cemiyetin 1 numaralı Şeref Rozeti’ni taşıdı ve ilk başkanlığa seçildi. Sedat Simavi, 1 Mayıs 1948’te Türkiye’nin en büyük tirajlı gazetesi “HÜRRİYET” i yayımlamaya başladı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı iken Üniversitede Gazetecilik Kürsüsü’nün kurulması için de ilk yazılı başvuruyu yaptı. Sedat Simavi’nin mücadeleli hayatı 11 Aralık 1953’te son buldu.

2018 SEDAT SİMAVİ ÖDÜLLERİ SEÇİCİ KURUL ÜYELERİ:

GAZETECİLİK:

Pınar AKTAŞ (Milliyet Gazetesi Haber Araştırma Müdürü)

Niyazi DALYANCI (Gazeteci – Yazar)

Sedat ERGİN (Hürriyet Gazetesi Yazarı)

Orhan ERİNÇ (Cumhuriyet Gazetesi Yazarı )

Tuğrul ERYILMAZ (Gazeteci)

Hakan GÜLDAĞ: (Dünya Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni)

Vahap MUNYAR (Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni)

Ayşe ÖZEK KARASU: (Habertürk Gazetesi Genel Koordinatörü)

Şükran SONER (Cumhuriyet Gazetesi Yazarı)

RADYO VE TELEVİZYON:

Prof. Dr. Yılmaz BÜYÜKERŞEN (İletişimci)

Prof. Dr. Yasemin GİRİTLİ İNCEOĞLU (İletişim Akademisyeni)

Göksel GÖKSU (CNN Türk Televizyonu Muhabiri)

Dr. Öğr. Üyesi Gökmen KARADAĞ (İstanbul Aydın Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi)

Dr. Öğr. Üyesi Erkan OYAL (Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Üyesi)

Doğan ŞENTÜRK ( Fox TV Haber Genel Yayın Yönetmeni)

Celal TOPRAK (Ekonomi Gazeteciler Derneği Başkanı )

Dr. Recep YAŞAR (TRT Strateji Uzmanı, İletişimci)

İhsan YILMAZ (Habertürk TV Haber Müdürü)

KARİKATÜR:

Ercan AKYOL (Milliyet Gazetesi Çizeri)

Dr. Öğr. Üyesi Gürbüz Doğan EKŞİOĞLU (Çizer, Grafik Sanatçısı, Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarımı Bölümü Öğretim Üyesi)

Piyale MADRA (Çizer, Grafik Sanatçısı)

Kamil MASARACI (Cumhuriyet Gazetesi Çizeri)

Akdağ SAYDUT (Çizer)

EDEBİYAT:

Eray CANBERK (Şair, Çevirmen)

Metin CELÂL (Yazar, Eleştirmen)

FarukDUMAN (Yazar)

Nursel DURUEL (Yazar)

Doğan HIZLAN (Eleştirmen)

Ahmet ÖZDEMİR (Yazar)

Hilmi YAVUZ (Şair)

SOSYAL BİLİMLER:

Prof. Dr. Taner BERKSOY (Piri Reis Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Denizcilik İşletmeleri Yönetimi Bölümü Başkanı)

Gülseren ERGEZER GÜVER (Gazeteci)

Prof. Dr. Sibel İNCEOĞLU (Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi)

Prof. Dr. Emre KONGAR (Sosyolog)

Prof. Dr. İoanna KUÇURADİ (Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Merkezi Müdürü)

Prof. Dr. Bertil Emrah ODER (Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı)

Prof. Dr. İlter TURAN (İstanbul Bilgi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi)

FEN BİLİMLERİ:

Prof. Dr. Taylan AKDOĞAN (Özyeğin Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Mühendislik Temel Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi)

Prof. Dr. Viktorya AVİYENTE (Boğaziçi Üniversitesi Fen – Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü Öğretim Üyesi)

Prof. Dr. Türkan HALİLOĞLU (Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Kimya Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi)

Prof. Dr. İlhan İKEDA (Boğaziçi Üniversitesi Fen – Edebiyat Fakültesi Matematik Bölümü Öğretim Üyesi)

Prof. Dr. Sedat ÖLÇER (İstanbul Bilgi Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Bilgisayar Mühendisliği Bolümü Öğretim Üyesi)

Prof. Dr. Önder PEKCAN (Kadir Has Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi)

Prof. Dr. Yücel YILMAZ (Yer Bilimci – Kadir Has Üniversitesi Öğretim Üyesi)

SAĞLIK BİLİMLERİ:

Prof. Dr. Özdemir AKTAN (Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı E. Öğretim Üyesi)

Prof. Dr. Selim BADUR (İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Viroloji Bilim Dalı E. Öğretim Üyesi)

Prof. Dr. Halil BAHÇECİOĞLU (Göz Hastalıkları Uzmanı)

Prof. Dr. Berrak ÇAĞLAYAN YEĞEN (Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı Başkanı)

Prof. Dr. Gökhan DEMİR (Tıbbi Onkoloji Uzmanı)

Prof. Dr. Önder ERGÖNÜL (Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Bölümü Öğretim Üyesi ve Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği Önceki Başkanı)

Prof. Dr. Ahmet GÜL (İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Romatoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi)

Sibel GÜNEŞ (TGC Genel Sekreteri – sagliktagundem.com Genel Yayın Yönetmeni)

Prof. Dr. Gökhan HOTAMIŞLIGİL (Harvard Üniversitesi Genetik ve Kompleks Hastalıklar Bölümü Başkanı)

SPOR:

Mert AYDIN (Spor Yazarı)

Gürcan BİLGİÇ (Sabah Gazetesi Spor Yazarı)

Şenes ERZİK (UEFA – FİFA Onursal Üyesi – Türkiye Futbol Federasyonu Onursal Başkanı )

Attila GÖKÇE (Milliyet Gazetesi Spor Yazarı)

Arif KIZILYALIN (Cumhuriyet Gazetesi Spor Müdürü)

Uğur VARDAN (Hürriyet Gazetesi Spor Yazarı)

Esat YILMAER (Dünya Spor Yazarları Birliği (AIPS) 1. Başkan Yardımcısı)

Abdulkadir Selvi’den ‘Kandil’ iddiası: Öyle böyle değil, büyük bir operasyon

Hürriyet yazarı Abdulkadir Selvi, Kandil Dağı’na yönelik olarak büyük bir operasyon hazırlığını, “Öyle böyle değil” sözleriyle anlattı.

Selvi, TSK’nin Kandil’e stratejik üsler kurduğunu uzun soluklu bir harekât planı icra edildiğini anlattı.

Selvi’nin “Kandil’e farklı bir konsept uygulanacak” başlığıyla bugün yayımlanan yazısının bir kısmı şöyle:

“Kandil’e yönelik daha önce de operasyonlar gerçekleştirildi. Hatta eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın, “Kandil, BBG evi gibi” dediği dönemler yaşandı. Ama bu kez farklı bir operasyon konsepti söz konusu.

Sadece operasyon yapılmıyor. PKK sökülüp atıldıktan sonra Kandil’in stratejik noktalarına üsler kurulması planlanıyor.

Bu kez uzun soluklu bir harekât planı icra ediliyor. Kandil harekâtı 10 Mart’ta sınırlarımızın içinden başladı. PKK’nın, Kandil’den Türkiye’ye sızdığı geçiş yolları, üsleri, mühimmat depoları, mayınladıkları alanlar ele geçirilip temizlendi.

TSK tam üç aydır stratejik noktalara üsler kurarak, geçiş yollarını hazırlayarak Kandil’e doğru ilerliyor. Kandil harekâtı yapılacak mı diye boşuna soruyoruz. Kandil harekâtı 3 aydır sessiz sedasız şekilde icra ediliyor. Büyük ölçekli tam 11 bölgesel üs kuruldu. Aman yanıltıcı olmasın. Büyük operasyon henüz başlamış değil. Bunlar ön hazırlıklar. Öyle böyle değil, Kandil’e yönelik büyük bir operasyon hazırlanıyor.

Kandil’de PKK’nın 8-10 kampı bulunuyor. Örgütün beynini Kandil oluşturuyor.”

Yazının tamamı

Evrensel 24 yaşında

Evrensel gazetesi, bugün 24 yaşına girdi. Gazete ilk sayısını 7 Haziran 1995’te çıkardı.

8 Ocak 1996’da gazetenin muhabiri Metin Göktepe gözaltında öldürüldü. Gazete, 1999 ve 2000 yıllarında çeşitli kapatma davalarıyla mücadele etti.

Gazetenin 24. yaş gününde bir yazı kaleme alan Evrensel Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fatih Polat, “Bize hiçbir egemen, “Alo Fatih” diye telefon açarak işimizi nasıl yapmamız gerektiğini anlatamaz. Bunu aklından bile geçiremez. Ama bir işçi, “Yahu bizim çilemizi başka gazeteler görmüyor da, siz neden görmüyorsunuz?” diyebilir,” ifadelerini kullandı.

Fatih Polat’ın yeni yaş yazısı şöyle:

“Evrensel’in 24 yaşına girdiği bugün Türkiye, gazetecilik mesleğinin en heyecan verici yönünün de fazlasıyla baskılandığı bir ülke durumunda: Keşif.

Bir süre öncesine kadar, gazetecilerin okurlara göre dünyayı bir gün öncesinden yaşadığını söylerdik. Okurların gazeteyi ellerine alıp, ‘Bakalım bugün neler olmuş?” diye anlamaya çalıştıkları gelişmeler sonuçta bir gün önce yaşanmıştır ve gazeteciler de o gelişmeleri bir gün sonrasının gazetesi için okurlara hazırlamıştır. Tabii ki, tüm bunlar gazete deyince akla sadece basılı gazetelerin geldiği zamanlardaydı.

Şimdi artık online gazetecilik zamanı. Yani okur ile gazeteci arasındaki bu zamansal fark artık bir tuş mesafesine indi. Gazetecinin okura daha hızlı ulaşmasına imkan veren bu gelişme, okur diye tanımladığımız, gazeteciler dışındaki herkesin sıcak bilgiye ulaşım sürecini de 24 saat öne çekmiş oldu.

Bu 24 saatlik harika, Evrensel’in 24 yaşına girene kadar ki serüveninin de zamansal ifadesi aslında. Bu hikayenin içinde yer alan bizler için de, o ilk gün dün gibi.

Evrensel’in bugüne kadarki her sayısı, o günkü dünyayı tarif ederken, aslında kendi gazetecilik anlayışının, o anlayış içinde işini ne kadar iyi yapıp yapmadığının, durduğu yerin, o yerin hakkını verip veremediğinin de tarifidir. Tam da bu nedenle, çeyrek asrın kapısına dayandıktan sonra, Evrensel’in yayın politikası, gazetecilik anlayışı gibi temel konuları böyle bir yazının içine sığdırmamız beklenmesin. Yani beklenmese iyi olur(!)

Tam da bu nedenle bu yazı, salına salına yazılmış bir yazı sayılsın.

Geçen yıl, aynı konudaki yazıda, Evrensel’in tarihini bütünlüklü anlamak için sözleri Murat Ertel’e ait olan Baba Zula’nın efsane şarkısı “Özgür Ruh”un fikir verici olabileceğini yazmıştım.

Şimdi bu yazıyı yazarken de, saçma sapan gerekçelerle tutuklanmış olan, müziğin genç yeteneklerinden Ezhel’in, hip hop ile tanışmasından müziği ile yapmak istediklerini anlatırken dile getirdiği şu cümleye atıf yapmak anlamlı olabilir: “Çekinmeden, korkmadan, ne söylemek istiyorsam söyleyebilmeliyim.”*

Bizimkisi de aynı hesap. Çekinmeden, korkmadan, ne söylemek istiyorsak söylemeye çalıştık bugüne kadar. Sözün bu kısmında saygıyla anmak istediklerimiz var elbette. Çekinmeden, korkmadan haber yaparken aramızdan alınan sevgili arkadaşım Metin Göktepe, kendisinden çok şey öğrendiğimiz Sennur Ablamız (Sennur Sezer), 7 Haziran 1995 günü bayide okurla buluşan Evrensel’in birinci sayfa karikatürünü çizen ve daha sonra kaybettiğimiz, usta karikatürist İsmail Gülgeç, yakın bir zamanda kaybettiğimiz çizerlerimizden, özgün çizgisiyle hep dikkat çekmeyi başaran Ertan Aydın, bir seçim sürecindeki kazada yitirdiğimiz Hasan İşler, uzun yıllar bize şefkatli bir yol arkadaşlığı yapan Çaycımız İbrahim Dayı’ya selam olsun!

Bugün Türkiye, iktidarın medya üzerindeki yoğunlaşan tekeli nedeniyle ve tutuklu gazeteci sayısıyla bir gazeteci hapishanesine dönüştürülmüş olması özelliğiyle, bu mesleğin en heyecan verici yönünün de fazlasıyla baskılandığı bir ülke durumunda: Keşif.

Gazetecilik her şeyden önce bitmeyen bir keşiftir. Biz gazeteciler olarak, her gün yeniden kurulan dünyanın her yeni anını keşfederek okura aktarmak zorundayız. Keşfederken gördüğünüz şeyler içinde, savaş, sömürü, bir katliama dönüşen ‘iş kazaları’, kadın cinayetleri, kâr hırsıyla yapılan çevre katliamları, düşünen insanlar cezaevlerine tıkılırken, taciz ve tecavüzcüleri koruyan bir yargı ahlakı gibi bir dizi olumsuz şey var kuşkusuz. Ancak tüm bunlara rağmen, görünen ile gerçek arasındaki ilişkinin açığa çıkarılmasına dayalı gazetecilik keşfinin insana heyecan veren yanı hiçbir şeye değişilmez.

Yaptığınız bu keşif sonrası okurun önüne koyduğunuz şey protesto ile karşılaşmak yerine, yorgun bir işçinin çay molasında okuduğu ve bazen de beğenisini ifade etmek üzere size mektup yazdığı bir keşifse bunun tabii ayrı bir keyfi oluyor.

Bize hiçbir egemen, “Alo Fatih” diye telefon açarak işimizi nasıl yapmamız gerektiğini anlatamaz. Bunu aklından bile geçiremez. Ama bir işçi, “Yahu bizim çilemizi başka gazeteler görmüyor da, siz neden görmüyorsunuz?” diyebilir.

Bu aradaki fark bile ne kadar zor bir dönemden geçiyor olursak olalım, Evrensel’de emeği olan her birimize kendimizi iyi hissettiriyor.

Okurlarımız bu gazetenin sahibi, bizim de başımızın tacıdır. Bundan sonra da, çekinmeden, korkmadan, ne söylemek istiyorsak söyleyemeye devam edeceğiz.

Bu da okura sözümüzdür.

Saygıyla…”

Avrupa’nın ‘ahlaksız teklifi’

Barack Obama’nın İran ile yaptığı nükleer anlaşmayı iptal ettikten sonra Donald Trump’ın kararına direnen AB ülkelerinin bu kadar kısa sürede havlu atacaklarını beklemiyordum doğrusu. AB ile birlikte eski AB üyesi İngiltere’nin yanı sıra Fransa ve Almanya’nın ABD’ye yolladıkları bir mektupla İran’a uygulanan yaptırımlardan kendilerinin muaf tutulmaalarını istemeleri, kelimenin tam anlamıyla ikiyüzlülük.

İran’la ticari ilişkilerin AB ile İngiltere, Fransa ve Almanya tarafından sürdürülecek olmasının İran’a da yararlı olacağı elbette doğru. Ama AB ile bu üç ülkenin haksız olduklarını daha önce kabul ettikleri bir uygulamaya boyun eğerek, şimdi kendileri için ayrıcalık istemelerinin ahlaki bir tarafı yok. AB, ABD’ye bu konuda direnebilirdi.

AB, ABD’ye Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun yapılan anlaşma gereği yükümlükülerini yerine getirdiğini tam on bir kez açıkladıklarını da anımsatıyor mektupta. Yani Trump’a “anlaşmayı bozman için hiç bir gerekçen yoktu” demek istiyorlar. Daha anlaşma iptalinin üzerinden çok da uzun zaman geçmeden şimdi yaptırımları kabul etme noktasına gelmiş oldular.

Gerçekten çok trajik bir gelişme bu. Bulgaristan’ın başkenti Sofya’da geçen ay toplanan AB Zirvesi’nde, ABD vazgeçse bile İran’la anlaşmayı sürdürecekleri konusunda görüş birliğine varılmıştı. AB Başkanı Donald Tusk, ABD’den İran’a uyguladığı yaptırımlardan vazgeçmesini de istemişti.

Yazılan mektupta “müttefikler olarak ABD’nin çıkarlarımıza zarar vermekten kaçınacağını umuyoruz” deniyor, aynı zamanda İran’la yapılan (Trump’ın bozduğu) anlaşmanın nükleer bir İran’ı engellemenin en iyi yolu olduğu da vurgulanıyor. Mektupta doğru olan en çarpıcı ifade ise bence, “yapılan anlaşmanın İran’ın ekonomik fayda sağlamasıyla hayatta kalabileceği” ifadesi. AB buna inanıyorsa tümüyle yaptırımlar konusunda ABD’ye, İran’la ticari ilişkisi olan tüm ülkeleri de arkasına alarak karşı çıkmalıydı. Ne var ki AB ülkeleri, ABD’nin kendilerini İran’la ticaret yapmama konusunda üstü kapalı tehdit eden ABD’ye boyun eğmekle kalmayıp ayrıcalık talep edebildiler.

Ayrıcalık istenen alanlar özellikle otomobil, enerji, sivil havacılık gibi önemli sektörler. Bu konuda İran’la ticari ilişkileri sürdürmek istiyor AB ve söz konusu üç ülke. Fransızların ünlü otomobil üretici firmaları Peugeot ve Citroen, İran’la ortak üretimden vazgeçmişlerdi. Yine Fransız Total ile Engie SA, İran’daki faaliyetlerine son vermişlerdi.

ABD’nin istenen ayrıcalığı talep sahiplerine tanıyacağını sanmam. Eğer tanırsa, İran’ın, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu komşuları hiçbir ticari ilişki kuramayacakken, AB ülkelerinin böyle bir derdi olmayacak demektir bu. Yani AB, “biz işimizi sürdürelim ama diğer ülkeler uygulanan yaptırım gereği İran’la ticari ilişki kurmasınlar” diyor.

İran’la ticaret yapmak, başta komşuları olmak üzere. Her ülkenin hakkı. ABD’nin sadece kendisinin inandığı gerekçelerle bir ülkeyi cezalandırmasına başka ülkeleri de ortak etme hakkı elbette yok. AB, İran’a uygulanan yaptırımlara, kendilerine yasak yoksa “evet” demek durumuna gelmiştir. İran da AB’nin bu isteğine itiraz etmeyecektir aslında. Olan İran’la ticaret yapan ülkelere olacak.

Gerçekten ahlaksız bir teklif bu.

Dış politikadaki başarısız tablo: Fetihçi, saldırgan bir dış politika

MUSTAFA K. ERDEMOL [email protected]

16 yıllık AKP iktidarının dış politikası, Batılı ülkelerin de çıkarlarına uyumlu olduğu 2003 -2010 yılları arasında, Ortadoğu’da, Balkanlar’da denge sağlayan, hatta krizlerin çözümü için model kabul edilen bir politika olarak değerlendiriliyordu.

Ancak 2011’de patlak veren “Arap Baharı” süreci, Türk dış politikasında kırılmaya yol açtı. Bu, süreç öncesi Batı’nın çıkarlarına uygun olan politikadan vazgeçildiği anlamına gelmiyor tabii ki. Türkiye, Arap Baharı’nın yarattığı havaya erken kapılarak başta Suriye olmak üzere komşularına yönelik saldırgan politikalar uygulamaya başladı. Kırılma dediğim bu.

Özellikle Erdoğan’ın ünlü Davos çıkışı, Ortadoğu’da Türkiye’yi öne çıkaran bir etki de yapmıştı. Bu çıkış Türkiye’nin proaktif yani “gelişmelerde ön alan” bir politika izleyeceğinin de işareti olmuştu. Arap Baharı’nın başlaması AKP‘nin fetihçi, yayılmacı politikalarının bölgede öne çıkarılması için bir fırsattı da. Bu fırsat “Bahar”ın etkisi altındaki ülkelerde başta Mısır ile Suriye olmak üzere gelişen “muhalif” hareketlere destek verilmesine yol açtı. Özellikle Dışişleri Bakanlığı döneminde bölgeyi Osmanlı’nın bakiyesi olarak gören Ahmet Davutoğlu, Türk dış politikasını bölge gerçekleri ile bölgedeki diğer aktörlerin etkisini hesaba katmayan bu hayalci temele oturtmuştu.

Ancak Arap Baharı sürecinde özellikle Suriye’nin destanlaşan direnişi, krizin başından beri İran ile Rusya’nın Suriye’ye güçlü desteği, süreci yaratanlarda da kırılmalara yol açtı. Bu sürecin Mısır’da işbaşına getirdiği İslamcı Muhammed Mursi yönetiminin kontrolden çıkması “Arap Baharı”na verilen Batı desteğinin azalmasını da beraberinde getirdi. Bu, Türkiye’yi de zor duruma bırakan bir dönemi başlatmış oldu. 2013’te Mursi’yi deviren General Abdülfettah el Sisi ile ilişkilerin bozulması Türkiye’ye çok şey kaybettirdi.

2002-2007 arasında AKP iktidarının dış politikası, uluslararası gelişmeler tarafından şekillendi. Irak Krizi bunlardan en önemlisiydi. Bu krizle bağlı olarak ABD ile Türkiye arasında ciddi bir gerginlik de yaşandı. AKP iktidarının zaman zaman özellikle ABD’nin kimi isteklerine karşı çıktığının sanıldığı dönemlerden biri de bu Irak Krizi dönemidir. 1 Mart 2003 Tezkeresi’nin reddi önemli bir durumdu. Ancak burada kamuoyunda yaygın bir yanlış kanı var. AKP iktidarı tezkereyi reddetmiş değildi. Oylamaya 533 milletvekili katılmış, 250 ret, 264 kabul, 19 çekimser oyu kullanılmıştı. Ancak, Anayasa’nın 96. maddesinde öngörülen 267 salt çoğunluğa ulaşılamadı. Bu durumda, tezkere kabul edilmemiş sayıldı. Kabul oyları çoktu, hemen hepsi de AKP milletvekillerine aitti. Ret oyu verenler ise CHP milletvekilleriydi. Erdoğan, ABD’nin işine yarayacak tezkerenin geçmesi için çok çaba göstermişti.

Kıbrıs’ta şovenizm…
AB’ye, özellikle iktidarının ilk yıllarında, “ne olursa olsun” girmeye kararlı AKP hükümeti, bu konuda da, özellikle Kuzey Kıbrıs’ın Türk sakinlerinin zararına tutumlar almaktan çekinmedi. Ada’daki iki halkın bir arada yaşamasını daha da zorlaştıran Rum şovenizminin diplomatik olarak güçlenmesine yol açtı, Türk tarafının taksimci milliyetçi kesimlerinin de Türkiye’ye bağlanma arzularını derinleştirdi. Her iki tarafın milliyetçilerinin işine gelecek kozlar türetti.

Stratejik Derinlik adlı kitabında “Kıbrıs adası ihlal edilemez” diyen Davutoğlu, Kıbrıs’ta bir çözüm için hazırlanan Annan Planı’na Kuzey Kıbrıs Türkleri’nin “evet” demesi için çabaladı. Türkler barış konusundaki isteklerini plana “evet” diyerek gösterdiler. Ama Rum tarafından “hayır” sonucu çıktı. Ada bir kez daha “bölünmüş” oldu. Bu duruma rağmen, AB kendi kurallarını da çiğneyerek Kıbrıs Cumhuriyeti’ni, adadaki bölünmüşlüğe aldırmadan AB’ye kabul etti. Bundan Kıbrıslı Türkler de yararlanacaklardı elbette ama önce Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlığını kabul etmeleri gerekecekti bunun için. Doğal olarak zaten ortak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin vatandaşı durumundaydı Türkler ancak bu pratikte bir anlam ifade etmedi Türklerin çoğunluğu için. Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında sadece Rumlar AB’ye alınmış oldu. Bunun en vahim sonucu Rum tarafının mevcut statükonun iki halkın yararına düzeltilmesi konusunda çaba göstermekten vazgeçmesiydi. Çünkü AB üyeliği, kendilerini güçlü hissetmelerine yol açmıştı. Dolayısıyla Kıbrıs Türkleri için gerekli olan şartları kabul etmek zorunda kalmama avantajına kavuşmuşlardı.

Kıbrıs Cumhuriyeti AB üyesi olunca, Türkiye, yıllarca tanımadığı Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ticari gemilerine limanlarını açmak zorunda kaldı. Ada’daki bölünmüşlüğü ortadan kaldıracak bir fırsat elden kaçmış oldu. Ciddi güvenlik kaygıları taşıyan Kıbrıslı Türkler, bu kaygıları giderilmeden ortada bırakılmış oldular.

Türkiye ile Rusya arasında zaman zaman baş gösteren yakınlaşmanın Türkiye hükümetlerinin batıya karşı alternatif arama çabasıyla da bir ilgisi var. Çünkü ne zaman Türkiye Batı ya da ABD ile gerginlik yaşasa bu tür çabalar içine giriyor.

Bugün Rusya ile Türkiye arasında, yakın zamanda sanki hiç ciddi krizler yaşanmamış gibi (her an bozulabilecek kırılganlıkta) bir “dostluk” rüzgârı esiyor. Türkiye ABD’de Donald Trump’ın seçilmesi henüz kesin değilken, Rusya’yla ilişkileri yeniden sıcaklaştırdı. Nedeni Erdoğan ile yönetiminin “yakın yol arkadaşı” Cemaatle düştüğü kavganın bir sonucu olarak yapılan darbe girişiminde Batı’nın parmağı olduğunu düşünmesi, darbe girişiminin atlatılması sonrası desteğini hemen vermediği için Obama başkanlığındaki ABD‘ye güvenini yitirmesi.

Irak yönetimi, Türkiye’yi Başika’daki askeri varlığı nedeniyle “işgalci” güç olarak değerlendiriyordu. Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye’nin Başika’da Irak’ın toprak bütünlüğü için bulunduğunu, oradan çıkılmasının söz konusu olmadığını birçok kez açıklamasına rağmen Irak Başbakanı Haydar el İbadi, Irak tarafının talebi olan Başika’daki Türk askerinin bölgeden çekilmesi konusunda Türkiye ile anlaşmaya varıldığını söyledi. Anlaşmanın ayrıntılarının ne olduğu halen bilinmiyor.

Eşbaşkanlıktan kan davasına
Recep Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetinin son dönemde ABD ile yaşadığı“ kriz” Erdoğan’ın “eşbaşkan” olduğu BOP içindeki en büyük yol ayrımlarından biri haline geldi. ABD’nin 1997’de projelendirdiği, bölgede “Ilımlı İslami” rejimleri oluşturmayı amaçladığı BOP’ta Türkiye’ye de “görev” verilmişti. Erdoğan, birçok kez BOP’un bir alt birimi olan Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin (GOP) eşbaşkanı olduğunu açıklamıştı.

Kısaca BOP dediğimiz projenin tam adı “Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Müşterek Bir Gelecek ve İlerleme İçin Ortaklık İnisiyatifi.” Malum, bir ABD projesi bu. Uygulanması için çaba gösterilen Ortadoğu da dünyanın en önemli bölgesi. Dinler bu coğrafyada ortaya çıktı, petrol başta olmak üzere zengin doğal kaynakların vatanı burası, neredeyse her yöne giden yolların kavşak noktası durumunda aynı zamanda. Öyle doğalgaz rezervlerine sahip ki dünyadaki rezervlerin yüzde 40’ı burada. Çıkarılacak olan günlük petrol varilinin değerinin 2020’de 119 milyonu bulacağı söyleniyor.

Türkiye’yi ise doğrudan ilgilendiren bir proje BOP. Ne de olsa eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. 2004’te bir ABD ziyareti dönüşü açıklama yaparken BOP üzerinde ABD ile “mutabık” kaldıklarını söylemiş, Türkiye’nin BOP mimarlarınca hem Müslüman hem de demokrasiyle yönetilen bir ülke olarak tanımlandığını belirtmişti. Bir cümlesi vardı ki pek bir açıktı: “Türkiye üzerinden atılacak adımlar olumlu neticeler getirecek.”

Erdoğan, Suriye için eşbaşkanlığının gereğini fazlasıyla yaptı. Sınırları açarak adı geçen ülkeye dünyanın tüm cihatçılarını doldurdu. BOP’un adı, hedefleri ve amaçları da genişletilerek 2004 yılında Türkiye’de düzenlenen NATO Zirvesi öncesinde Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi’ne (GOKAP) dönüştürüldü.

ABD, GOKAP’ı Körfez Harekâtı ile hayata geçirip, 2001’de Afganistan’ı, 2003’te Irak’ı işgal etti. “Arap Baharı” adı verilen süreçle de Libya, Suriye, Yemen istikrarsızlığa itildi. Bu ülkelerde devlet otoritesi sıfırlandı, üçünün de toprak bütünlüğü tehlikeye girdi. İşte Erdoğan’ın 7 Haziran 2005 tarihinde Fethullah Gülen’in gazetesi Zaman’a verdiği söyleşide “Biliyorsunuz GOP, bir alt biriminin eşbaşkanlığını üstlendiğimiz bu proje. Olay sadece Ortadoğu’yu kapsamıyor… Bu konuda yapacağımız çalışmalara komşu ülkelerden başladık. Suriye, Lübnan, Fas, Tunus gibi ülkelere geziler düzenliyoruz. Yakında Cezayir’e gideceğiz, Ürdün’e gideceğiz” sözleriyle anlattığı proje budur.

Erdoğan duası
GOKAP aracılığıyla işgal edilen, 1 milyondan fazla Iraklının ölümüne yol açan, 3 milyonunu göçmen durumuna düşüren Irak İşgali sonrası adı geçen ülkede operasyonlarına devam eden ABD askerleri için Erdoğan’ın 31 Mart 2003’te, Wall Street Journal gazetesinde yayımlanan “makalesinde” ABD’li askerler için kaleme aldığı şu cümleler dikkat çekiyordu: “Cesur, genç erkek ve kadınların, en az kayıpla eve dönmeleri için; size, umutla dua ediyorum!”

***

Erdoğan destekliyordu!

dis-politikadaki-basarisiz-tablo-fetihci-saldirgan-bir-dis-politika-472144-1.

Özellikle, Beşir Atalay, Mehmet Aydın, Ertuğrul Yalçınbayır, Bülent Arınç, Zeki Ergezen, Azmi Ateş ve Kemalettin Göktaş gibi önemli isimler tezkereye karşıydı ve parti içinde açıkça bunun kulisini yapıyordu. Recep Tayyip Erdoğan ise, tezkerenin mutlaka Meclis’ten geçmesi gerektiğini vurguluyordu. Cüneyt Zapsu, Ömer Çelik ve Egemen Bağış tezkerenin kabulü için çırpınıyorlardı. Özellikle Zapsu, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ile telefonda sürekli temas halindeydi.

Tezkerenin reddi Türkiye’nin hem ABD’yle hem Irak Kürtleriyle ilişkilerini belirleyen bir etki yaptı. ABD tezkerenin kabul edilmemesinden sonra Türkiye dışı alternatif arayışına girdi. Bunlardan biri Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) ile geliştirdiği ilişkilerdi. Suriye krizinin son dönemlerinde, bölgede IŞİD’e karşı mücadelede Türkiye’nin tüm itirazlarına rağmen içinde Kürt güçlerinin büyük oranda yer aldığı Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile de ilişkilerini hep iyi tuttu.