TRT Türk 96 çalışanına İşe gelmeyin! dedi

TRT Yönetiminin TRT Türk ve TRT Avaz Kanallarını birleştirme kararı almasından sonra TRT Türk bünyesinde ve programlarında yıllardır çalışan 96 kişi 31 Aralık 2015 tarihi itibariyle işsiz kalıyor. Evrensel’de yer alan haberde gazete çalışanlarına işe gelmeyin uyarısı yapıldığı iddia edildi.

Şirket üzerinden istihdam edilen 33 kişinin sözleşmesinin uzatılacağını açıklayan TRT Genel Müdürü Şenol Göka, söz konusu 96 kişiyle ilgili ise herhangi bir açıklama yapmadı.İşten çıkarılacak olan çalışanlar, TRT Türk kurulduğundan bu yana program bütçeleri üzerinden çeşitli şirketlerle yapılan sözleşmelerle maaşlandırılıp kanalın kendi yaptığı 33 kişilik sözleşmelerin dışında tutuluyorlardı bu nedenle “teşeronişçi” statüsünde bile görünmemekteler. TRT Türk’te halen çalışmakta olan 96 kişinin 1 Ocak itibariyle akıbetinin ne olacağına dair belirsizlik devam ederken, yapılan tek açıklama kanal yönetimi tarafından ve sözlü olarak, “işe gelmeyin” oldu.Haberin tamamı için TIKLAYINIZ

Metin Akpınar konuştu: Türk milleti, Kürt milleti diye bir şey yok!

Önce sosyal medyada paylaşılan bir yazı ile gündeme geldi. “Yalan yok, bu ülkeden utanıyorum” başlıklı yazı sosyal medyada o kadar çok konuşuldu ki usta oyuncu Cumhuriyet’ten Ceren Çıplak’a konuştu ve yazının kendisine ait olmadığını belitti.Şimdi de Oya Çınar kişisel blogu için Metin Akpınar ile dikkat çeken bir röportaj yaptı. Akpınar Türkiye’nin içinde bulunduğu durum için röportajda çarpıcı cümleler kurdu. “Karşı devrim” diye nitelediği günümüz koşullarını, etnik bölünme tehlikesini, Atatürk milliyetçiliğinin yanlış değerlendildiğini anlatan Akpınar “Burada çok mükemmel bir folklor var. Türk milleti, kürt milleti diye bir şey yoktur. Bunlar çok yanlış yorumlar.” dedi ve toplumsal barış için çaba harcanması gerektiğinin altını çizdi. İşte o röportajdan çarpıcı bölümler:Bu soruyu evirip çevirmek için çok uğraştım ama beceremedim. O yüzden direk sormaya karar verdim. Ne olacak bu memleketin hali?(Gülüyor) Buna bir röportaj yetmez Oyacığım, bir kitap yazmak lazım. Şimdi her şey bir yana çok önemli bir sual bu. Biz Osmanlı imparatorluğunda, yeryüzünde Allahın gölgesi kabul edilen padişah efendimiz hazretlerinin ümmetleri, o padişahın kulları olarak ve bütün toprak varlığımızla da padişahın malı olarak yedi yüz sene yaşadık. Sonra Gazi Mustafa Kemal diye bir deha oradan bir cumhuriyet ve o cumhuriyetten de bir millet çıkardı. Yani padişahlıktan cumhuriyete, ümmetten millete geçtik. Bu aslında burjuvazisi olmayan bir toplumda bir burjuva ihtilaliydi. Bunu büyük toplumlara mal etmek için Gazi Mustafa Kemal çok çalıştı. Halkevleri, köy enstitüleri bunun için açıldı. Ama zamanla onlar da yozlaştı, yıpratıldı ve kapandı. Sonrasındaki süreç, 1946 da Demokrat Parti’nin olumlu nutuklarıyla başladı ama, 14 mayıs1950′ de iktidara gelmeleri ve çok partili rejime geçilmesiyle de bir ikilem ortaya çıktı. Bir tarafta bir cumhuriyet ve millet anlayışı, diğer tarafta, “Eski Osmanlı fena değildi, biz onu niye yıktık, acaba yeni bir moderniteyle yine bir Osmanlı, bir İslami yönetim olabilir mi?” diye sorgulayan taraf oluştu. Bu ikilem hala sürüyor. Eğer buna bir ad koymak gerekiyorsa bunun adı da “karşı devrim” dir.ÇAĞDAŞ DÜNYANIN TAMAMEN DIŞINDA KALDIKKarşı devrim başarılı oldu mu peki?Valla, karşı devrim başarılı olmuş mudur? Olmuştur. Hatta bugün karşı devrim en başarılı çağındadır. Evet Mustafa Kemal’in yaptığı bir devrimdir. Bu da karşı devrim. Ne var ki bunu ülke bazında değerlendirdiğimiz zaman bu böyle. Evrensel bazda böyle olmadığı da çok açık. Biz bu kadar önemli bir jeopolitik yapıdayken çok yanlışta kaldık. Dış politikayı, eğitimi, sağlık ve sosyal güvenlik meselelerini yeniden gözden geçirmek gerekiyor. Hızla artan bir nüfusumuz var. Bir o kadar genç işsizlerimiz var. Bunlar çok büyük eksiklikler. Çağdaş dünyanın tamamen dışında kaldık.Sürekli bir “ekonomik büyümeden” bahsediliyor oysa…Her ne kadar başarılı bir büyümemiz var gibi gözükse de bu büyümeyi ürettiklerimizi pazarlayarak yapamadık biz maalesef. Biz bugün dış borçlarla büyüyoruz. Bütün bunların yeniden gözden geçirilmesi ve yeniden ikinci bir devrim değil belki ama evrim geçirmemiz gerekiyor diyebilirim. Bu evrim gerçekleşmezse çok iyi bir yere gitmediğimiz aşikar.”Halimiz hal değil” mi diyorsunuz?”Bakın, komşumuz Yugoslavya yediye bölündü. Irak üçe bölündü. Gürcistan beşe bölündü. Suriye bölünmek üzere. Lübnan zaten bölünmüştü. Sovyetler’in hali ortada. (Gülüyor) O iyice karnıbahar gibi yayıldı. Bir tek biz kaldık bölünmeyen. Geçmişte sağ-sol kavgası vardı. Şimdi de mezhep ve etnik kimlik kavgaları öne çıkıyor. Bunları halledemezsek halimiz iyi değil. Tabii eleştirmek kolay. Çözüm önemli. Hepimizin çözüme kafa yorması gerekiyor. Tek çözüm var, o da demokrasi. Ama demokrasi de öyle kolay ulaşılacak bir hedef değil.Ne yapmamız gerekiyor?Daha modern, daha çağdaş olmamız gerekiyor. Bize mesela demokrasiyi de yanlış anlattılar. Eşitlik diye anlattılar, azınlığın haklarının da çoğunluğun karşısında korunduğu bir yönetim şekli diye anlattılar ama çağdaş demokrasinin öyle olmadığını gördük. Bunların da yeterli olmadığını deneyimlemiş olduk.O zaman tam olarak nedir çağdaş demokrasi? Oraya nasıl ulaşacağız?Patalojisi olmayan insanların, yani sağlıklı insanların, özgür idareleriyle geleceği tayin edebildikleri rejimin adıdır demokrasi. Ve bu hedefe şiddet unsuru olmadan ulaşmak zorundayız. Savaşın galibi yoktur. Mustafa Kemal’in çok önemli bir sözü vardır bu konuda. Der ki “Vatan müdafası söz konusu değilse savaş cinayettir!” Çok ciddi bir tanım bu. Bütün insanların aynı kaynaklardan beslendiği, robot toplumlar demokratik değildir. Tam tersi, farklı ideolojideki insanların kavgasız, gürültüsüz birlikte yürüyebildikleri ortamlarda ancak çağdaş demokrasiden bahsetmek mümkün olur. Bizim işte bu hedefe doğru gitmemiz gerekiyor.”ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİ KESİNLİKLE YANLIŞ YORUMLUYORUZ”Bir de biz Atatürk milliyetçiliğini yanlış yorumlamıyor muyuz sizce?Kesin yanlış yorumluyoruz. Milliyetçilik ırk ayrımcılığı değildir. Mustafa Kemal’in nutukta da anlattığı gibi, o dönem manzar-ı umumiye şuydu. Bir tarafta ağalık var, bir tarafta tarikatlar var, ama bunların demokratik bir ortamda temsil edileceği bir organizasyon yok. Öyle olunca millet egemenliğinin devlet yönetiminde toplanması, tüm bu farklı toplulukların da birer siyasi partiyle temsil edilmesi gerekiyor. Ama zemin o zaman için tüm bunlara uygun bir zemin değil. Dolayısıyla Mustafa Kemal buna bir çözüm üretmek için bir çağrıda bulundu ve dedi ki ” Misakı milli sınırları içinde bulunan bu ülkenin tüm vatandaşları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıdır.” Bunun içinde lazı da vardır, kürdü de vardır, abazası da vardır. Mustafa Kemal’in yaptığı milliyetçilik tanımı bir etnik kimlik tanımlaması değildir. Burada çok mükemmel bir folklor var. Türk milleti, kürt milleti diye bir şey yoktur. Bunlar çok yanlış yorumlar.”TÜRKİYE DAHA ÖNCE BARIŞMALIYDI”Peki Türkiye barışacak mı sizce?Daha evvel barışması lazımdı, onu kaçırdık diye üzülüyorum ben. Sayın cumhurbaşkanı bu ortamı sağlayarak seçimlere gitmeliydi. Ben kendisinden bunu beklerdim.BEN İMANLI BİR VATANDAŞIM. DEİSTİM.Sizin kutsallarınız neler? Kimsenin o alana girmesine, dil uzatmasına izin vermem dediğiniz şeyler nelerdir? Ben imanlı bir vatandaşım. Deistim. Benim kutsallarımın arasında bunlar var. Ben daha çok etik, estetik, ahlak felsefesi… Oralarda durmaya çalışıyorum. Onların yozlaştırılması, o popülasyonun bozulması beni çok üzüyor. Ve ben tam da bu yüzden kutsal değerleri kamusal yönetimden ayırmak gerek diye düşünüyorum. Bunun adı da seküler yönetimdir. Laiklik yetmez. Yani devlet yönetimi, kamu idaresi, dini esaslara dayandırılamaz. Ama şu çok önemli burada. Kutsal benim kutsalımdır. Ben kendi kutsalıma herkes uyacak diye bunu kimseye dayatamam. Ha bu toplumun geneline bakacaksak da Allah, anne, asker tabudur. Bunlara dokunulmaz. Saygı duymak lazım.Röportajın tamamı için tıklayın

Türk bilim adamı Nobel Ödülü nü aldı

Nobel Kimya ödülünü kazanan Türk bilim adamı Aziz Sancar, İsveç’in başkenti Stockholm’de düzenlenen törende ödülünü aldı.

Sancar, Tomas Lindahl ve Paul Modrich ile Nobel Kimya ödülünü kazanmıştı.

Mardin’in Savur İlçesinde, okuma yazma bilmeyen ancak eğitime önem veren sekiz çocuklu bir anne-babanın çocuğu olarak dünyaya gelen Aziz Sancar, İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirmiş, yurtdışında yaptığı çalışmalarla Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi’ne kabul edilen üç Türk’ten biri olmuştu.