Esenyurt’ta taksiciler UBER aracının önünü kesti; ‘şoförü

Esenyurt’ta, iddiaya göre içinde 4 yolcusu bulunan UBER aracının önü 7 taksi şoförü tarafından kesildi. Cep telefonu kamerasına yansıyan o anlarda UBER şoförü tehdit edildiğini öne sürdü.

Olay Esenyurt’ta meydana geldi. İddiaya göre taksiciler, Esenyurt’ta müşteri alan bir UBER aracının önünü kesti.

7 taksi şoförü UBER aracının etrafını sardı ve araca vurdu.

Bu sırada araçta bulunan yolcular da taksi şoförüne tepki gösterirken, taksiciler müşterileri araçtan indirmek istedi.

esenyurt-ta-taksiciler-uber-aracinin-onunu-kesti-soforu-tehdit-etti-465739-1.

Ancak UBER şoförü ise aracın kapılarını kilitledi. Yaşanan o anlarda cep telefonuna yansıdı.

Demokrasilerde A, B, C planı olmaz: Geldiğin gibi gidersin

Siyasi iktidar ve temsilcileri sadece Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeleri ihlal etmekle kalmıyor, Cumhurbaşkanı’nın onayından geçen ‘Yetki Kanunu’ ve “Seçimden sonraki A, B, C planları”, ifadeleri ile Anayasayı da delebileceğine yönelik sinyaller veriyor, deliyor. O halde yargıyı göreve çağırmak neden suç sayılıyor? Açıklaması, ‘korku imparatorluğunun yıkılma korkusu’ olabilir.

45 gün içinde kaldırılması mümkün olan olağanüstü hal (OHAL), 18 Nisan 2018 tarihinde 7. kez uzatıldı. OHAL’in devam etmesi hali, AKP ve Saray iktidarının artık Türkiye’yi ‘yönetememe süreci’ olarak değerlendiriliyor. Yaşam ve adil yargılama hakkı ihlalleri, masumiyet karinesine aykırı tutumlar, emniyette kötü muamele artarak sürüyor.

OHAL, Anayasa gibi Birleşmiş Milletler (BM) Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne de (AİHS) aykırı. AİHS’in 15. Maddesi’ açık: Tahmin, olasılık ya da varsayıma göre OHAL uygulanmaz, uygulanabilmesi için tehlikenin mevcut ya da çok yakında gerçekleşmiş olması gerekir. Oysa bugün herhangi bir tehlikenin olmadığı ortada.

Anayasal kurumları kim tehdit ediyor?

Uluslarası platformda ‘olağanüstü hali’ tanımlayan, ‘Sirakuza İlkeleri’ ise OHAL’in uygulanabilmesininin 3 şarta bağlı olduğunu belirtiyor. Buna göre özetle; (1) nüfusun tamamının ve coğrafyanın büyük bir bölümü ile (2) anayasal kurumların tehdit altında olması ve (3) bu tehdidin olağan güçlerle giderilemeyecek boyutta olması şart. Son madde ironik; çünkü anayasal kurumların ‘kim tarafından tehdit edildiği’ sorusu tartışılmaya değer!

Sandıkla gelen…

‘OHAL’siz Türkiye’yi yönetememe sürecinin’, bu süreçteki hukuksuzlukların; ‘Yetki Kanunu’ ve sözü edilen A, B,C planları ile çok daha ileri boyuta taşınması sinyalleri veriliyor. Bu yüzden seçmenin aklında, ‘Sandıkla gelen, sandıkla gitmeyecek mi?’ sorusu var. 7 Haziran- 1 Kasım 2015 arasında yaşananlar hafızalarda. İktidarın, hukuk kılıfında sunacağı kanunsuzluklara yönelik zemin hazırlaması ise önemli bir endişe.

Partili Cumhurbaşkanı’nın bakanlarına imtiyaz

Yetki Kanunu’nun tanımı şöyle: “Bakanlar Kurulu’na verilen yetki, bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren, TBMM ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonucunda Cumhurbaşkanı’nın yemin ederek göreve başladığı tarihe kadar geçerlidir. Bu süre içinde Bakanlar Kurulu birden fazla Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarabilir.”

Partili Cumhurbaşkanının ‘bakanlarına’ KHK çıkarma imtiyazı veren kanun, bu nedenle ‘Meclis’i fesih hamlesi’ olarak da değerlendirilebilir. Cumhurbaşkanının yemin süresinin ne olduğu belli değil. AKP’nin yasayı, Meclis çoğunluğunu kaybetme korkusu nedeniyle düzenlendiği açık.

Yetki Kanunu referansını; TCK’deki; ‘Anayasa’da değişiklik yapılmasına yönelik 6771 Sayılı Kanunu’ndan alıyor. Çerçevesi; “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda yapılan değişikliklere uyum sağlanması amacı” olarak çiziliyor. Oysa, Erdoğan’ın birkaç gün önce imzalayıp, CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne taşıdığı Yetki Kanunu daha ilk bakışta bile kendini ele veriyor. Çünkü bununla ‘uyum’ değil ‘radikal bir değişiklik’ öngörülüyor.

Hangi sistem?

Ancak “Seçimden sonraki A, B, C planları”, Yetki Kanunu’nun ‘yetmediğinin’ de göstergesi. Erdoğan, 24 Haziran 2018 tarihine çekilen Cumhurbaşkanlığı ve genel milletvekili seçimleriyle ilgili olarak 15 Mayıs’ta Bloomberg TV’ye verdiği mülakatta aynen şunları söyledi: “AKP’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki (TBMM) çoğunluğunu kaybetmesi olasılığına ilişkin “A, B, C planlarımız var.” Bu sözler, Havuz medyasında; ‘AKP’nin Meclis’te çoğunluğu sağlayamaması durumunda yeniden seçim yapılabileceği mesajı’ olarak yorumlandı. Bunun medyanın bir tevili olduğunu anlayabilmek güç değil. Çünkü Erdoğan bu cümlesini, “Sistemi tıkayacak herhangi bir gelişmeye izin vermeyiz” diye tamamladı.

“Hangi sistem?” diye sorup, başa dönelim. Anayasa’nın 309. maddesi, yine aynı kitabın ilk satırlarına göndermede bulunarak özetle şu ifadeleri kullanıyor: “Anayasanın başlangıç kısmında aynen ‘Millet iradesinin mutlak üstünlüğü; egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiç bir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk dışına çıkamayacağı’ belirtilmiştir.”

Maddenin fiile dünüşmesinin yaptırımları da açık. Suçu anımsatmak ‘suç değil’ ancak yurttaşlık ve gazetecilik görevi olsa gerek. Demokrasilerde A, B, C planı yoktur. Plan basittir: Geldiğin gibi gidersin.

Bitmeyen savaş, dur diyemeyen insanlık!..

Dünyanın ve insanlığın, dikiş tutmayacak biçimde dağılmış post modern hali malum; bunlara birçok farklı yorum getirmek de mümkün. İnsanlığın çılgınlığı yeni değil kuşkusuz… Ezelden beri huzuru ve barışı kendine çok gören bir insanlıkla, horoz dövüşü gibi birbirini durmadan gagalayan liderlerden söz edilebilir. Nedeninin, temelde, paylaşım kavgasında yattığını söylemek de yanlış olmaz. Toprak, zenginlik ve gücün paylaşımı!… Bugün de, Trump, Netanyahu gibi birkaç lider çerçevesinde yapılan tartışmalarda, ya içerdeki kaos ve baskılar ya da dışardaki zenginlik ve gücün paylaşımı konu ediliyor.

Şu son Kudüs olayı!.. Zaten 50-60 yıldır tehdit, şiddet, acı ve kayıplarla yaşanılıyor bu topraklarda. İsrail işgal alanını her yıl daha büyütürken, Filistin halkının gettolarda yaşamaya mahkum edildiği yerler buraları… İsrail’li yöneticiler ise, bunca büyüme ve güce karşın, kendi halkına da Filistinlilere de barış ve huzuru getirecek bir anlaşmayı değil, hala savaşı ve ölümleri seçmekteler. Dünyanın lideri konumundaki ülke de yangına körükle gitmekte…

Ortadoğu zaten yılardır yanıyor… Suriye’deki savaş henüz sonlandırılamadı; savaş bugün sona erse, yol açtığı yıkımı onarmanın on yıllar alacağı, Ortadoğu halklarının kolay kolay ayağa kalkamayacağı da bilinmekte. Yaptıkları ise, Ortadoğu’daki kaosun ve insanların acılarını devam ettirmek oluyor. Hollywood filmlerine konu olan nükleer savaşa yol açan düğmeye basmaya benzemekte.

Ancak tüm bu gerçekler içinde, insanın seçimleri de beni çok ilgilendiriyor. Yani, bu tür liderleri başa getiren insan; bir yanda “post truthlar” ve popülizme, öte yanda kaos ve savaş gibi belalara razı olan insan; en büyük erdemlerinden biri diye düşünülen demokrasiden bu liderleri çıkaran insan; üstelik, geçmişe göre daha çok daha bildiği ve gördüğünü düşünen insan; ulaştığı bilgi, teknoloji ve zenginlikle paylaşım kavgasını yumuşatması, daha barışçı çözümler bulması mümkün olan insan!…

İnsana ve insanlığa yükleniyor olabilirim; ama bu barbarlıktan kurtulamayışın, yaşanan acılardan ders alamayışın insan dair düşündürücü yanları da olmalı kanısındayım. Ayrıca, bu tür liderlerden ve yol açtıkları kavgalardan kurtulmanın yolu yine insanlardan geçeceğine göre, insan ve insanlık üzerine düşünmek kaçınılmaz.

Kısacası politikacıları ve nedenlerini az çok çözmüş olabiliriz; ama ya insanlar!…Onlar bu kadar mı kör; bu kadar mı güçsüz!…

Tabii soruları başka türlü sormak mümkün; ama dünyanın bitmeyen savaş ve şiddet halini görünce Jose Saramago’nun “Körlük” adlı kitabını hatırlatmadan edemiyorum. Kitap, insanların nedeni bilinmeyen bir biçimde peş peşe kör oldukları kaotik bir ortamda hayatta kalabilmek için ne kadar vahşileşebildiklerini konu etmekte. Bir bakıma, insanlığın karanlık yüzünün anlatıldığı söylenebilir. Kitaptaki son cümleler de şöyle: “Neden kör olduk, Bilmiyorum, belki bir gün nedenini öğreniriz, Ne düşündüğümü söyleyeyim mi sana, Söyle, Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük, Gören körler mi, gördüğü halde görmeyen körler.”

Saramago’nun dediği gibi, bugün insanlığı, gördüğü halde görmeyen kör olarak tanımlamak mümkün diye düşünüyorum. Ne bilmedim, duymadım diyebilecek, ne de yaşananları Tanrı’nın takdiri, talihsizlik gibi kolaya kaçmalarla açıklayabilecek durumdalar… Kuşkusuz, bu gördüğü halde görmeyişin arkasında insandan sisteme uzanan birçok neden var ve bunları konuşmak gerekiyor.

İnsan bilinci ve algılamasının yaşadığı çağ ve içinde bulunduğu toplum içinde biçimlendiği ortada. Bu çağın ise, bir yandan insanı doğaya ve kaderine hakim olacak biçimde güçlendirirken, öte yandan bencilliklerine ve çıkarlarına mahkum etmek gibi zayıflattığını söylemek mümkün diye düşünüyorum. Tabii, her iki açıdan da dünyadaki hegemonik ilişkilerin ve kapitalist sistemin payını hesaba katmak gerekmekte. Kısaca söylersek, bu dünyanın, sistemin dişlisi olacak kadar güçlü, sisteme razı olacak kadar zayıf insanlara ihtiyacı var. Bunun için de, “mışlı” dünyalar ve post-truthlar yarattığı gibi, korku ve tehditleri de kullanmakta. Kısacası, bencillikle korkuları, çıkarlarla düşmanlıkları bir araya getiren öyle bir harman yapmakta ki, hem kendini perdelemekte hem insanları pasifize ederek değirmenine su taşıması mümkün olmakta.

Böyle bir sistemde de, barışa değil savaşlara ve korkulara ihtiyaç olduğu ortada. İnsanlar biraz nefes almaya başlasalar, biraz korkularından kurtulsalar, dünyanın bu çılgın gidişatını da, bunun arkasında dönen dolapları da daha iyi anlayıp sorgulayabilecekler. O zaman da, kendilerini yiyip bitiren bu dünyaya dur demeye başlamayacaklarını düşünebiliriz. Ama ne mümkün!…

Bu nedenle, yaşadıklarımızı, aydınlıkla karanlığın savaşı olarak görmek gibi, asıl aydınlanma çağının bilgi, teknoloji ve gücün, insan ve insanlık için olumlu bir şeyler üretmesiyle başlayacağını düşünmek abartı olmaz. Bugün yaşanılanlar ise, bu aydınlanmayı engellemek üzerine kurulmuş durumda.

68’den çıkarımlar- 2

68’e değinmek benim için yazıklanıp durduğum bir süreç. Sonuçta dünyayı yönetenlerin yine paçayı kurtardığı ama yinelemekten bıkıp usanmadığım, benim için dünyanın merkezine düşsel bir yolculuk sanki…

68’e yolculuğu geçen hafta kaldığımız yerden sürdürelim…

Hippi’lerin insancıl ve barışçıl bir yaşam biçimi vardı. Bu dönemin gençleri “make love, not war”(savaşma seviş) savsözünde kendini buldu. ‘68 dönemine müzik de damgasını vurmuştu. Rock ve folk olarak iki ana başlık altında toplanan, kökleri “insan hakları savaşımı”na dayanan protest müzik, siyasal içerikli bildirileri kitlelere ulaştırmada etkili bir rol oynamış ve bu günlere de ulaşan bir müzik kültürü yaratmıştı. Janis Joplin, Bob Dylan, Beatles, Rolling Stones, The Doors, Joan Baez, Peet Seager gibi müzisyenler özellikle şiddet ve ırkçılık karşıtlığı ile öne çıktı. Çeşitli şenlikler(festivaller) düzenlendi. 15 ağustos 1969’da yapılan Woodstock Şenliğine katılım şaşırtıcıydı. Bu; 2 gece 3 gün süren, 500.000 kişinin katıldığı sevgi ve dayanışmanın, paylaşımın, ırkçılık ve savaş karşıtlığının yaşandığı en büyük etkinliklerden biriydi. Unutulmaz anlarından biri de Jimi Hendrix’in ABD ulusal marşını gitarıyla savaş sesleri çıkararak çalması olmuştu.

1968 eylemleri kısa ve uzun erimli bir dizi gelişmelere yol açtı. Çevre bilincinin ortaya çıkmasına neden oldu. “Çekirdeksel(nükleer) karşıtlığı” ve “silahların artışına karşı silahsızlanma” gibi konularda toplumsal bilinç ve kültür yaratıldı… Seçenekli(alternatif) yaşam biçimleri geliştirildi. Ortak(Komün) evler kuruldu. Ayrımlı(farklı) olanların varlığı olurlanmaya başlandı.Cinsel özgürleşme, 68’in en önemli sonuçlarından biriydi. Okullarda dirimbilim(biyoloji) dersinde insan gövdebilimi(anatomisi) öğretilmeye başlandı. Daha önce pornografi, nü resimler, sanatta çıplaklık suç sayılırken, bunlar sergilenmeye başlandı. Eski kültür paramparça olmaya, bireyin özgürlüğünün önündeki en büyük engellerden biri olan cinsellik tabusu yıkılmaya başladı. Eşcinsellik, eşcinsel evlilik, seks işçiliği, bisexsüellerin ve lezbiyenlerin örgütlenme özgürlüğü gibi kazanımlar elde edildi. 68’in en büyük sonuçlarından biri kadın haklarında görüldü. Kadınlar evli olsun olmasın kürtaj olma, boşanma davası açma, kocalarının izni olmadan ehliyet alma ve yolculuk etme haklarını elde etti. Evlilik dışı cinsel yaşam özgürlüğü, seçme seçilme hakkı sağlandı. İnsanlar birlikte yaşamak için evlenme koşulunu, aile kurmayı istemediler. Geleneksel kadın rolü sayılan çocuk bakımı, mutfak işleri ve ev temizliği erkekler yanınca da yapılmaya başlandı. Eğitimde demokratik katılımcı yapı ve örgütlenme özgürlüğü gelişti. Savaşlara karşıtçılık(muhalefet) yükseldi. Üçüncü dünya ülkeleri ve ulusal bağımsızlık istemleriyle dayanışma yerleşti. Sırt çantası ile dış ülkelere gezi, çeşitli kültürler ve insanlarla tanışma eğilimi arttı. Giyim kuşamda tüketim yerine ikinci el ya da eskiler yeğ tutuldu. Askerlik yapmaya karşı duruş, sivil askerlik gibi açılımlar gerçekleşti.

68-den-cikarimlar-2-462869-1.

Toplumda köktenci görüşler geliştirmenin gücü, denilebilir ki bir yokluk sonucu, kendisi bir sınıf olmayan, zaman içinde sürekli olmayan bir tabakaya, öğrencilerin omuzuna düştü. Onlar demokrasinin anlamını genişletmek, doğrudan eylemle halkın gücünü arttırmak, yeni siyasi arayışlar-kuramlar geliştirmek, bireyi köktencileştirmek için savaşım verdiler. Ne var ki 68 devinimi(hareketi), son çözümlemesinde(tahlilde), toplumsal tabakaları eyleme geçiremedi, özellikle kurulu düzenin güçlü(iktidar) yapılarına tehdit yöneltebilecek işçi sınıfıyla bağ kuramadı…

Benim yetersiz özetlemelerim nereye kadar? Oysa çok değerli çalışmalar var; 1968 İsyancı Bir Öğrenci Kuşağı(Ronald Fraser/ Belge Yayınları, 1988) yanı sıra diğer bir kaçı: Küresel İsyan ‘68(Mete Kızık/ Günizi Yayıncılık, 2008), Bizim 68’liler(Şükran Soner/ Cumhuriyet Kitapları, 2009), 68 Kuşağı Gençlik Olaylarının Uluslararası Boyutu(Feryat Bulut, 2011), Türkiye ve Fransa’da 1968(Emine Öztürk/ Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi (2017), vd.

68 Kuşağı, yazmakla ve üzerinde düşünmekle bitmeyecek 50 yıllık bir destan…

Sağlık sektörü neden siber saldırı altında?

Sağlık sektöründe fidye yazılımları ve diğer zararlı yazılımlarla yapılan saldırıların sayısı büyük bir hızla artıyor. Bu durum, insan hayatının yanı sıra kritik öneme sahip verileri de riske atıyor. Kimlik Hırsızlığı Kaynak Merkezi verilerine göre, sağlık sektörü, sadece son üç yılda bile tüm sektörler arasında en yüksek sayıda veri hırsızlığının yaşandığı sektör oldu. Forcepoint Türkiye Ülke Müdürü Levent Turan, başta hastaneler, laboratuvarlar ve eczaneler olmak üzere sağlık kuruluşlarının siber suçlular tarafından hedef alınmasının üç ana sebebini açıkladı:

1. Son derece değerli veriler

Sağlık kuruluşlarını birincil hedef haline getiren başlıca nedenlerden biri, sahip oldukları verilerin çok değerli olması. Genellikle, çalınan tek bir kredi kartı numarası ortalama 2.000 ABD doları kâr sağlıyor fakat günler, hatta saatler içinde değersiz hale geliyor. Ancak korumalı sağlık verileri (PHI) veya kişinin tanınmasına yol açacak veriler (PII) gibi sağlık verileri karaborsada son derece değerli.

Örneğin, CSO Online’da yer alan bir makaleye göre tek bir PHI verisi 20.000 ABD dolarına varan büyüklükte kâr getirebiliyor. Bunun temel sebebi, sağlık verileri çalındığında anlaşılmasının haftalar, hatta aylar sürebilmesi. Bu sayede siber suçlular çok daha değerli veriler elde etmiş oluyor. Dahası, sağlık verileri doğum tarihi ve kimlik numarası gibi değiştirilmesi çok zor olan bilgileri içerdiği için hırsızlar bu verilerden daha uzun süre yararlanabiliyor.

2. IT yatırımı ve eğitim eksikliği

Sağlık sektörünün siber suçlular arasında popüler olmasının nedenlerinden biri de IT güvenliğine sistematik olarak gerekenden az yatırım yapılması. Siber güvenlik eğitimi ve sertifikaları düzenleyen en büyük şirketlerden biri olan SANS Institute, IT bütçesinin en az ‘unun güvenlik alanında harcanmasını önermesine rağmen sağlık kuruluşlarının çoğu ancak %3 kadarını harcıyor.

Çoğu sağlık kuruluşu için güvenlik genellikle sonradan akla gelen bir konu. Kuruluşlar çalışanlarına içeriden gelebilecek tehditleri kolayca azaltabilecek düzenli siber güvenlik eğitimleri vermiyor. Ayrıca bazı hastaneler izinsiz giriş algılama ve kayıp ya da çalınmış cihazları silme gibi temel IT güvenlik önlemlerini uygulamakta bile zorlanıyor.

3. Birbirine derinlemesine bağlı sistemler

İş yüklerini buluta kaydıran sağlık kuruluşları, yüksek ölçüde bağlantılı sistemler kullandıkları için küçük ölçekli, kısmi sistemlere yapılan saldırılarda bile tüm sistemin etkilenmesi riskiyle baş başa kalıyor. Diğer bir deyişle, bir noktaya yapılan bir siber saldırı tüm sistemin çökmesine neden olabiliyor. Mayıs 2017’de, WannaCry fidye yazılımı yüzünden Birleşik Krallık’taki birçok hastane, hasta taşıyan ambulanslarını geri döndürmek ve başlamasına dakikalar kalan ameliyatları iptal etmek zorunda kaldı. Hastaların kaydını almak ve bilek bantlarını yazdırmak gibi en basit işlemler bile yapılamadı.

WannaCry saldırısının etkileri, sağlık kuruluşlarının siber bir saldırı sırasında çalışmaya devam edebilmesinin ve hastalara hizmet verebilmesinin ne kadar önemli olduğunu gözler önüne serdi. Neticede insanların hayatları tehlikeye atıldığı için işlerin mümkün olan en kısa zamanda normale dönebilmesi kaçınılmaz bir zorunluluk oluyor. Saldırganlar için, bu aciliyet durumu sağlık kuruluşlarını hedef almak için bir neden daha sunuyor. Çünkü bu durumun kuruluşların zararlı yazılımın etkilerinden kurtulmak için fidye ödeme olasılığını artırdığını düşünüyorlar.

Doğru koruma birincil öncelik olmalı

Sağlık sektörünün siber tehditlerden kaynaklı zararı azaltmak atması gereken adımları sıralayan Levent Turan, “Başlangıç olarak, sektördekilerin siber güvenliğin insan odaklı olduğunu anlaması önemli.” diyor ve ekliyor: “Örneğin, kullanıcıların davranış düzenleri veya kuruluş içinde ve dışındaki veri akışları hakkında bilgi sahibi olmak, riske karşı çıkma olasılığını artırıyor. Ek olarak, sektördekilerin siber güvenliği sadece IT departmanının görevi olarak görmeyi bırakması, yöneticilerden işe yeni alınan sözleşmeli personele kadar herkesin risklerin farkında olması gerekiyor.”

Sağlık güvenliğiyle ilgili profesyonellerin karşı karşıya oldukları tehditleri ve uyulması gereken kuralları iyi anlaması ve siber güvenlik savunması için en iyi uygulamaları öğrenmeleri gerekiyor. Tüm personeli güncel tehditler, bir e-posta mesajında veya web bağlantısında dikkat edilmesi gereken tehlike işaretleri, zararlı yazılımlardan kaçınma yolları ve etkin bir açık bulunması durumunda yapılması gerekenler hakkında bilgilendiren kapsamlı güvenlik farkındalığı eğitimleri doğru bir yatırım olacaktır. Tehdit içerikleri sürekli değiştiği için eğitimlerin de tekrarlanması ve düzenli olarak güncellenmesi gerekiyor.

Ayrıca, Veri Kaybını Önleme, kullanıcı davranışı analizleri veya uç noktadaki güvenlik teknolojileri gibi doğru siber güvenlik önlemlerini uygulamak kuruluşların altyapılarını ve hasta verilerini fidye yazılımlarına karşı daha fazla koruyacaktır. Sağlık sektörü, kullanıcıların, verilerin ve ağların kesiştiği noktaları dikkate alıp insan odaklı bu tür bir sistem oluşturarak siber tehditlere karşı koruma düzeyini artırabilir.

TTB’den ‘Aşı candır’ kampanyası

Prof. Dr. Tükel, İstanbul Tabip Odası’nda “Aşı candır” kampanyasının tanıtım toplantısında, Türkiye’de özellikle aşılama sorunu ortaya çıktığını ifade etti.

Aşı reddinin giderek arttığını dile getiren Tükel, “TTB, uzun yıllardır bu konuda çalışmalar yapıyor. Bugün ‘Aşı candır’ kampanyasını başlatıyoruz. 5-24 Nisan arasında sürecek bir kampanya. Dünya Aşı Haftası başlangıç günü olan 24 Nisan’a kadar, broşür ve çalışmalarla aşı bilincini arttırmaya çalışacağız. Bu konuda net bir tutum geliştirmesi yönünde Sağlık Bakanlığı’na önerilerimizi ileteceğiz.” diye konuştu.

Tükel, aşılama için yasa değişikliği önerisi sunacaklarını ifade ederek, Anayasa Mahkemesi’nde çıkan kararların yasal bir düzenlemeyi zorunlu hale getirdiğini vurguladı.

TTB olarak son derece güvenilir ve etkin bir koruyucu sağlık hizmeti olan aşı konusunu önemsediklerinin altını çizen Tükel, şunları kaydetti:

“Sayıları giderek artan aşı reddiyle karşı karşıyayız. Sağlık Bakanlığı rakamlarına göre çocuğuna aşı yaptırmayı reddeden aile sayısı 2011’de 183’ken, 2016’da bu rakam 12 bine 2017’de 23 bine çıkıyor. Hızla artığını görüyoruz. Ne yazık ki günümüzde sadece aşı yaptırmayan değil, aşısı olan çocukların da risk altında olduğu bir durum söz konusu. Kızamık vakalarının arttığı görülüyor, hatta bunların arasında aşılı çocukların olduğu da görülüyor. Hukuki süreçler işliyor ama yasal değişiklik olmadan sonuç alınması söz konusu değil. Sağlık Bakanlığı, aşılama hizmetlerini tanımladığı Genişletilmiş Bağışıklama Genelgesi’ni 2009’dan bu yana güncellememiştir.”

Raşit Tükel, aşıların kesinlikle güvenli ve etkin ürünler olduğunu vurgulayarak, aşıya karşı çıkanların iddialarından birinin aşıların içeriğinin güvenilirliğine ilişkin olduğunu anlattı.

Tükel, Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, insan sağlığına en çok katkısı olan uygulamaların aşı ve su dezenfeksiyonu olduğunu ifade ederek, şunları söyledi:

“Türkiye’de aşılama oranlarının bugünkü düzeyine erişmesi, birinci basamakta emek veren sağlık çalışanları sayesinde gerçekleşmiştir. Aşılama hizmetinin yaygınlaşmadığı yıllarda Türkiye’de doğan her bin bebekten 150-200’ü bir yaşını görmeden ölüyordu. Aşıyla korunabilir hastalıklar çoğunlukla yaşamı tehdit eden yani ölüm ya da sakatlıkla sonuçlanan hastalıklardır. Çocuklarınızı aşılatmadığınızda onların yaşamını riske atarsınız. Yüksek aşılama oranları toplum bağışıklığı denen bir olguyu ortaya çıkarır. Bu artık o hastalığın salgınlarının olmadığı, sadece az sayıda vakanın görülebildiği bir durumdu. Bu nedenle aşılama gerçekte bireysel değil toplumsal bir hizmettir. Aşı sadece uygulandığı kişiyi korumaz. Hastalık etkeninin toplumda dolaşımını engelleyerek, toplumdaki riskli kişileri de korur. Aşılama oranının düşük düzeyde kalması kanser tedavisi gören ya da doğuştan bağışıklık sistemi hastalığı olan çocukları risk altında bırakmaktadır. Bu nedenle aşı olmasına engel durumu olmayan çocukların aşılanması, aşı olmaları konusunda engelleri olan çocukları da dolaylı olarak korumaktadır.”

Tükel, aile hekimleri için aşı broşürü hazırladıklarını sözlerine ekledi.

TTB: Zorunlu Aşı için Sağlık Bakanlığı göreve

BİRGÜN / ANKARA

Türkiye’de son 7 yılda çocuklarına aşı yaptırmayan ailelerin sayısı 183’ten 23 bine çıktı. Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Raşit Tükel, “Aşı Candır Hayat Kurtarır” kampanyası doğrultusunda Sağlık Bakanlığı’na çağrı yaparak, “Zorunlu Aşı Yasası”nın bir an önce çıkarılmasını talep etti. Tükel, “Aşı yapılması kişinin ya da ebeveynin bilimsellikten uzak, kanıtlanmamış bilgiler ve yanlış inançlar doğrultusunda keyfi kararlara bırakılmamalıdır. Aşılama konusunda yasal düzenleme ivedilikle yapılmalıdır” dedi.

Kampanya ile ilgili TTB genel merkez binasında düzenlenen basın açıklamasına Merkez Konseyi üyeleri ve CHP Milletvekilleri Dr. Ali Şeker, Dr. Niyazi Nefi Kara ve Dr. Behçet Yıldırım da katıldı. Tükel, aşıların son derece etkin ve güvenilir olduklarına vurgu yaparak, şunları söyledi:

“Aşılarla ilgili kanıtlanmış hiçbir ciddi yan etki olmadı. Aşı, sadece aşı yapılan çocuğu korumakla kalmayıp hastalık etkeninin toplumdaki dolaşımını engelleyerek toplumdaki riskli kişileri de korumaktadır. Aşılama oranının düşük düzeyde kalması, kanser tedavisi gören ya da doğuştan bağışıklık sistemi zayıf olan ya da hastalığı bulunan çocukları risk altında bırakmaktadır. Aşı olmayı reddetmek, bireysel özgürlük değil kamu sağlığını tehdit eden bir davranıştır.”

Yasa teklifi kabul edilmeli

ttb-zorunlu-asi-icin-saglik-bakanligi-goreve-454364-1.

Sağlıklı toplum için, sağlıklı çocuklar için, sağlıklı bir gelecek için TTB tarafından bir yasa taslağı hazırlandığını belirten Tükel, “Anayasa Mahkemesi 26 Ekim 2016 yılında aşıyla ilgili önemli bir karar almış ve mevcut yasalar doğrultusunda çocuk felci dışındaki aşıların zorunlu tutulamayacağını belirtmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin kararı aşılama konusunda yasal bir düzenleme yapılmasının gerekliliğini ortaya koymaktadır. Dava konusu olan pek çok olayda aşılama konusunda yasal düzenleme yapılması gerektiği mahkemelerce hükmedildiği halde, Bakanlığın ısrarla gerekli düzenlemeyi yapmaması dikkati çekicidir. Aşılama konusunda mevzuattaki belirsizliklerin sona erdirilmesi için, yasal düzenlemelerin ivedilikle yapılması için Sağlık Bakanlığı’nı göreve davet ediyoruz” diye konuştu.

Basın toplantısının ardından, TTB Merkez Konseyi üyeleri ve milletvekilleri, dünyada sadece kızamık aşısının yapılmaması nedeniyle bir saatte 13 çocuğun yaşamını yitirmesine dikkati çekmek için 13 renkli balon uçurdu.

TTB’den Sağlık Bakanlığı’na çağrı: Zorunlu aşı için gerekli

Türkiye’de son 7 yılda çocuklarına aşı yaptırmayan ailelerin sayısı 183’ten 23 bine çıktı. Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Raşit Tükel, “Aşı Candır Hayat Kurtarır” kampanyası doğrultusunda Sağlık Bakanlığı’na çağrı yaparak, “Zorunlu Aşı Yasası”nın bir an önce çıkarılmasını talep etti. Tükel, “Aşı yapılması kişinin ya da ebeveynin bilimsellikten uzak, kanıtlanmamış bilgiler ve yanlış inançlar doğrultusunda keyfi kararlara bırakılmamalıdır. Aşılama konusunda yasal düzenleme ivedilikle yapılmalıdır” dedi.

Kamu sağlığı tehdit altında

Kampanya ile ilgili TTB genel merkez binasında dün düzenlenen basın açıklamasına Merkez Konseyi üyeleri ve CHP milletvekilleri Dr. Ali Şeker, Dr. Niyazi Nefi Kara ve Dr. Behçet Yıldırım da katıldı. Tükel, aşıların son derece etkin ve güvenilir olduklarına vurgu yaparak, şunları söyledi:

“Aşılarla ilgili kanıtlanmış hiçbir ciddi yan etki olmadı. Aşı, sadece aşı yapılan çocuğu korumakla kalmayıp hastalık etkeninin toplumdaki dolaşımını engelleyerek, toplumdaki riskli kişileri de korumaktadır. Aşılama oranının düşük düzeyde kalması, kanser tedavisi gören ya da doğuştan bağışıklık sistemi zayıf olan ya da hastalığı bulunan çocukları risk altında bırakmaktadır. Aşı olmayı reddetmek, bireysel özgürlük değil kamu sağlığını tehdit eden bir davranıştır.”

Yasa teklifi kabul edilmeli

Sağlıklı toplum için, sağlıklı çocuklar için ve sağlıklı bir gelecek için TTB tarafından bir yasa taslağı hazırlandığını belirten Tükel, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Anayasa Mahkemesi 26 Ekim 2016 yılında aşıyla ilgili önemli bir karar almış ve mevcut yasalar doğrultusunda çocuk felci dışındaki aşıların zorunlu tutulamayacağını belirtmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin kararı, aşılama konusunda yasal bir düzenleme yapılmasının gerekliliğini ortaya koymaktadır. Dava konusu olan pek çok olayda aşılama konusunda yasal düzenleme yapılması gerektiği mahkemelerce hükmedildiği halde, Bakanlığın ısrarla gerekli düzenlemeyi yapmaması dikkat çekicidir. Aşılama konusunda mevzuattaki belirsizliklerin sona erdirilmesi için, yasal düzenlemelerin ivedilikle yapılması için Sağlık Bakanlığı’nı göreve davet ediyoruz.”

Trump’tan Dünya Kupası tehdidi

ABD Başkanı Donald Trump, Fas ve ABD-Kanada-Meksika ortaklığının adaylık başvurusu yaptığı 2026 Dünya Kupası’na ilişkin sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “Kanada ve Meksika’yla birlikte 2026 FIFA Dünya Kupası için güçlü bir adaylık teklifi yaptık. Her zaman desteklediğimiz ülkelerin bizim adaylığımıza karşı lobi yapmaya devam etmeleri utanç verici olur. Onlar bizi desteklemezken biz onları (Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere) niye desteklemek zorunda olalım ki?” ifadelerine yer verdi.

Meksika Devlet Başkanı Enrique Pena Nieto, Trump’ın bu tweetine daha ılımlı bir yanıtla yaklaştı. “Farklılıklarımız var ama futbol bizi birleştirir. Hep beraber Meksika, Kanada ve Amerika’nın 2026 Dünya Kupası’ndaki adaylığını destekliyoruz” dedi.

BM’den İsrail’e uyarı

Birleşmiş Milletler (BM), İsrail’e Gazze- İsrail sınırında Büyük Geri Dönüş Yürüyüşü gösterileri düzenleyen Filistinlilere karşı aşırı güç kullanmaması yönünde çağrıda bulundu. BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği (OHCHR) Üyesi Zeid Ra’ad Al Hussein geçen ay boyunca 40’ı aşkın Filistinli’nin öldüğüne ve 5 bin 500’den fazla insanın yaralandığına dikkat çekerek, “Her hafta, silahsız göstericilere karşı ölümcül güç kullanma vakalarına tanık oluyoruz” dedi.

BM ve uluslararası kuruluşların uyarılarına rağmen durumun değişmediğine dikkat çeken Zeid Ra’ad Al Hussein, gösterilerde hayatlarını kaybedenlerin silahsız siviller olduğuna vurguladı. Göstericilerin İsrail askerlerine ciddi bir tehdit oluşturmamasına karşın İsrail kolluk kuvvetlerinin, Filistinlilere karşı aşırı güç kullandığını belirten Al Hussein, “Protestonun son dört haftasında dört kişinin İsrail kuvvetleri tarafından, baş veya boyun bölgesine hedef alınan mermi ile vurularak öldürüldüğü tespit edilmiştir. 233 kişide uzuvların ampütasyonu da dahil olmak üzere ömür boyu süren sakatlıklarla sonuçlanacak kalıcı yaralanmalara maruz kalmıştır” şeklinde konuştu.

OHCHR kayıtlarına göre, 14 yaşında bir çocuk olan Ayyoub’un, 20 Nisan’da bir mermiyle öldürüldüğünü vurgulayan Yüksek Komiserlik Üyesi, “Savunma pozisyonlarındaki ağır korunan güvenlik güçlerine karşı yakılan lastiklerin, atılan taş ve molotofların ciddi bir tehdit olarak görülmesi oldukça zordur” ifadelerini kullandı.

Yaşanan yaralanmaların hesabının sorulması gerektiğini söyleyen üye, bunun yapılmaması halinde gelecekte insan hakları ihlallerinin yaşanabileceğini söyledi.

***

Yaralanan çocuk hayatını kaybetti

Filistin Sağlık Bakanlığı, dün Gazze Şeridi’ndeki Büyük Dönüş Yürüyüşü’nde, Han Yunus’ta İsrail askerleri tarafından başından vurularak yaralanan çocuğun bugün hayatını kaybettiğini duyurdu. Han Yunus’un doğusunda Huza kasabası yakınlarında başından vurularak ağır yaralanan Azem Hilal Uveyda (14) isimli çocuk kaldırıldığı Gazze Avrupa Hastanesinde bu sabah hayatını kaybetti.