Dış politikadaki başarısız tablo: Fetihçi, saldırgan bir dış politika

MUSTAFA K. ERDEMOL [email protected]

16 yıllık AKP iktidarının dış politikası, Batılı ülkelerin de çıkarlarına uyumlu olduğu 2003 -2010 yılları arasında, Ortadoğu’da, Balkanlar’da denge sağlayan, hatta krizlerin çözümü için model kabul edilen bir politika olarak değerlendiriliyordu.

Ancak 2011’de patlak veren “Arap Baharı” süreci, Türk dış politikasında kırılmaya yol açtı. Bu, süreç öncesi Batı’nın çıkarlarına uygun olan politikadan vazgeçildiği anlamına gelmiyor tabii ki. Türkiye, Arap Baharı’nın yarattığı havaya erken kapılarak başta Suriye olmak üzere komşularına yönelik saldırgan politikalar uygulamaya başladı. Kırılma dediğim bu.

Özellikle Erdoğan’ın ünlü Davos çıkışı, Ortadoğu’da Türkiye’yi öne çıkaran bir etki de yapmıştı. Bu çıkış Türkiye’nin proaktif yani “gelişmelerde ön alan” bir politika izleyeceğinin de işareti olmuştu. Arap Baharı’nın başlaması AKP‘nin fetihçi, yayılmacı politikalarının bölgede öne çıkarılması için bir fırsattı da. Bu fırsat “Bahar”ın etkisi altındaki ülkelerde başta Mısır ile Suriye olmak üzere gelişen “muhalif” hareketlere destek verilmesine yol açtı. Özellikle Dışişleri Bakanlığı döneminde bölgeyi Osmanlı’nın bakiyesi olarak gören Ahmet Davutoğlu, Türk dış politikasını bölge gerçekleri ile bölgedeki diğer aktörlerin etkisini hesaba katmayan bu hayalci temele oturtmuştu.

Ancak Arap Baharı sürecinde özellikle Suriye’nin destanlaşan direnişi, krizin başından beri İran ile Rusya’nın Suriye’ye güçlü desteği, süreci yaratanlarda da kırılmalara yol açtı. Bu sürecin Mısır’da işbaşına getirdiği İslamcı Muhammed Mursi yönetiminin kontrolden çıkması “Arap Baharı”na verilen Batı desteğinin azalmasını da beraberinde getirdi. Bu, Türkiye’yi de zor duruma bırakan bir dönemi başlatmış oldu. 2013’te Mursi’yi deviren General Abdülfettah el Sisi ile ilişkilerin bozulması Türkiye’ye çok şey kaybettirdi.

2002-2007 arasında AKP iktidarının dış politikası, uluslararası gelişmeler tarafından şekillendi. Irak Krizi bunlardan en önemlisiydi. Bu krizle bağlı olarak ABD ile Türkiye arasında ciddi bir gerginlik de yaşandı. AKP iktidarının zaman zaman özellikle ABD’nin kimi isteklerine karşı çıktığının sanıldığı dönemlerden biri de bu Irak Krizi dönemidir. 1 Mart 2003 Tezkeresi’nin reddi önemli bir durumdu. Ancak burada kamuoyunda yaygın bir yanlış kanı var. AKP iktidarı tezkereyi reddetmiş değildi. Oylamaya 533 milletvekili katılmış, 250 ret, 264 kabul, 19 çekimser oyu kullanılmıştı. Ancak, Anayasa’nın 96. maddesinde öngörülen 267 salt çoğunluğa ulaşılamadı. Bu durumda, tezkere kabul edilmemiş sayıldı. Kabul oyları çoktu, hemen hepsi de AKP milletvekillerine aitti. Ret oyu verenler ise CHP milletvekilleriydi. Erdoğan, ABD’nin işine yarayacak tezkerenin geçmesi için çok çaba göstermişti.

Kıbrıs’ta şovenizm…
AB’ye, özellikle iktidarının ilk yıllarında, “ne olursa olsun” girmeye kararlı AKP hükümeti, bu konuda da, özellikle Kuzey Kıbrıs’ın Türk sakinlerinin zararına tutumlar almaktan çekinmedi. Ada’daki iki halkın bir arada yaşamasını daha da zorlaştıran Rum şovenizminin diplomatik olarak güçlenmesine yol açtı, Türk tarafının taksimci milliyetçi kesimlerinin de Türkiye’ye bağlanma arzularını derinleştirdi. Her iki tarafın milliyetçilerinin işine gelecek kozlar türetti.

Stratejik Derinlik adlı kitabında “Kıbrıs adası ihlal edilemez” diyen Davutoğlu, Kıbrıs’ta bir çözüm için hazırlanan Annan Planı’na Kuzey Kıbrıs Türkleri’nin “evet” demesi için çabaladı. Türkler barış konusundaki isteklerini plana “evet” diyerek gösterdiler. Ama Rum tarafından “hayır” sonucu çıktı. Ada bir kez daha “bölünmüş” oldu. Bu duruma rağmen, AB kendi kurallarını da çiğneyerek Kıbrıs Cumhuriyeti’ni, adadaki bölünmüşlüğe aldırmadan AB’ye kabul etti. Bundan Kıbrıslı Türkler de yararlanacaklardı elbette ama önce Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlığını kabul etmeleri gerekecekti bunun için. Doğal olarak zaten ortak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin vatandaşı durumundaydı Türkler ancak bu pratikte bir anlam ifade etmedi Türklerin çoğunluğu için. Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında sadece Rumlar AB’ye alınmış oldu. Bunun en vahim sonucu Rum tarafının mevcut statükonun iki halkın yararına düzeltilmesi konusunda çaba göstermekten vazgeçmesiydi. Çünkü AB üyeliği, kendilerini güçlü hissetmelerine yol açmıştı. Dolayısıyla Kıbrıs Türkleri için gerekli olan şartları kabul etmek zorunda kalmama avantajına kavuşmuşlardı.

Kıbrıs Cumhuriyeti AB üyesi olunca, Türkiye, yıllarca tanımadığı Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ticari gemilerine limanlarını açmak zorunda kaldı. Ada’daki bölünmüşlüğü ortadan kaldıracak bir fırsat elden kaçmış oldu. Ciddi güvenlik kaygıları taşıyan Kıbrıslı Türkler, bu kaygıları giderilmeden ortada bırakılmış oldular.

Türkiye ile Rusya arasında zaman zaman baş gösteren yakınlaşmanın Türkiye hükümetlerinin batıya karşı alternatif arama çabasıyla da bir ilgisi var. Çünkü ne zaman Türkiye Batı ya da ABD ile gerginlik yaşasa bu tür çabalar içine giriyor.

Bugün Rusya ile Türkiye arasında, yakın zamanda sanki hiç ciddi krizler yaşanmamış gibi (her an bozulabilecek kırılganlıkta) bir “dostluk” rüzgârı esiyor. Türkiye ABD’de Donald Trump’ın seçilmesi henüz kesin değilken, Rusya’yla ilişkileri yeniden sıcaklaştırdı. Nedeni Erdoğan ile yönetiminin “yakın yol arkadaşı” Cemaatle düştüğü kavganın bir sonucu olarak yapılan darbe girişiminde Batı’nın parmağı olduğunu düşünmesi, darbe girişiminin atlatılması sonrası desteğini hemen vermediği için Obama başkanlığındaki ABD‘ye güvenini yitirmesi.

Irak yönetimi, Türkiye’yi Başika’daki askeri varlığı nedeniyle “işgalci” güç olarak değerlendiriyordu. Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye’nin Başika’da Irak’ın toprak bütünlüğü için bulunduğunu, oradan çıkılmasının söz konusu olmadığını birçok kez açıklamasına rağmen Irak Başbakanı Haydar el İbadi, Irak tarafının talebi olan Başika’daki Türk askerinin bölgeden çekilmesi konusunda Türkiye ile anlaşmaya varıldığını söyledi. Anlaşmanın ayrıntılarının ne olduğu halen bilinmiyor.

Eşbaşkanlıktan kan davasına
Recep Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetinin son dönemde ABD ile yaşadığı“ kriz” Erdoğan’ın “eşbaşkan” olduğu BOP içindeki en büyük yol ayrımlarından biri haline geldi. ABD’nin 1997’de projelendirdiği, bölgede “Ilımlı İslami” rejimleri oluşturmayı amaçladığı BOP’ta Türkiye’ye de “görev” verilmişti. Erdoğan, birçok kez BOP’un bir alt birimi olan Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin (GOP) eşbaşkanı olduğunu açıklamıştı.

Kısaca BOP dediğimiz projenin tam adı “Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Müşterek Bir Gelecek ve İlerleme İçin Ortaklık İnisiyatifi.” Malum, bir ABD projesi bu. Uygulanması için çaba gösterilen Ortadoğu da dünyanın en önemli bölgesi. Dinler bu coğrafyada ortaya çıktı, petrol başta olmak üzere zengin doğal kaynakların vatanı burası, neredeyse her yöne giden yolların kavşak noktası durumunda aynı zamanda. Öyle doğalgaz rezervlerine sahip ki dünyadaki rezervlerin yüzde 40’ı burada. Çıkarılacak olan günlük petrol varilinin değerinin 2020’de 119 milyonu bulacağı söyleniyor.

Türkiye’yi ise doğrudan ilgilendiren bir proje BOP. Ne de olsa eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. 2004’te bir ABD ziyareti dönüşü açıklama yaparken BOP üzerinde ABD ile “mutabık” kaldıklarını söylemiş, Türkiye’nin BOP mimarlarınca hem Müslüman hem de demokrasiyle yönetilen bir ülke olarak tanımlandığını belirtmişti. Bir cümlesi vardı ki pek bir açıktı: “Türkiye üzerinden atılacak adımlar olumlu neticeler getirecek.”

Erdoğan, Suriye için eşbaşkanlığının gereğini fazlasıyla yaptı. Sınırları açarak adı geçen ülkeye dünyanın tüm cihatçılarını doldurdu. BOP’un adı, hedefleri ve amaçları da genişletilerek 2004 yılında Türkiye’de düzenlenen NATO Zirvesi öncesinde Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi’ne (GOKAP) dönüştürüldü.

ABD, GOKAP’ı Körfez Harekâtı ile hayata geçirip, 2001’de Afganistan’ı, 2003’te Irak’ı işgal etti. “Arap Baharı” adı verilen süreçle de Libya, Suriye, Yemen istikrarsızlığa itildi. Bu ülkelerde devlet otoritesi sıfırlandı, üçünün de toprak bütünlüğü tehlikeye girdi. İşte Erdoğan’ın 7 Haziran 2005 tarihinde Fethullah Gülen’in gazetesi Zaman’a verdiği söyleşide “Biliyorsunuz GOP, bir alt biriminin eşbaşkanlığını üstlendiğimiz bu proje. Olay sadece Ortadoğu’yu kapsamıyor… Bu konuda yapacağımız çalışmalara komşu ülkelerden başladık. Suriye, Lübnan, Fas, Tunus gibi ülkelere geziler düzenliyoruz. Yakında Cezayir’e gideceğiz, Ürdün’e gideceğiz” sözleriyle anlattığı proje budur.

Erdoğan duası
GOKAP aracılığıyla işgal edilen, 1 milyondan fazla Iraklının ölümüne yol açan, 3 milyonunu göçmen durumuna düşüren Irak İşgali sonrası adı geçen ülkede operasyonlarına devam eden ABD askerleri için Erdoğan’ın 31 Mart 2003’te, Wall Street Journal gazetesinde yayımlanan “makalesinde” ABD’li askerler için kaleme aldığı şu cümleler dikkat çekiyordu: “Cesur, genç erkek ve kadınların, en az kayıpla eve dönmeleri için; size, umutla dua ediyorum!”

***

Erdoğan destekliyordu!

dis-politikadaki-basarisiz-tablo-fetihci-saldirgan-bir-dis-politika-472144-1.

Özellikle, Beşir Atalay, Mehmet Aydın, Ertuğrul Yalçınbayır, Bülent Arınç, Zeki Ergezen, Azmi Ateş ve Kemalettin Göktaş gibi önemli isimler tezkereye karşıydı ve parti içinde açıkça bunun kulisini yapıyordu. Recep Tayyip Erdoğan ise, tezkerenin mutlaka Meclis’ten geçmesi gerektiğini vurguluyordu. Cüneyt Zapsu, Ömer Çelik ve Egemen Bağış tezkerenin kabulü için çırpınıyorlardı. Özellikle Zapsu, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ile telefonda sürekli temas halindeydi.

Tezkerenin reddi Türkiye’nin hem ABD’yle hem Irak Kürtleriyle ilişkilerini belirleyen bir etki yaptı. ABD tezkerenin kabul edilmemesinden sonra Türkiye dışı alternatif arayışına girdi. Bunlardan biri Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) ile geliştirdiği ilişkilerdi. Suriye krizinin son dönemlerinde, bölgede IŞİD’e karşı mücadelede Türkiye’nin tüm itirazlarına rağmen içinde Kürt güçlerinin büyük oranda yer aldığı Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile de ilişkilerini hep iyi tuttu.

DSG: Suriye hükümetiyle müzakereye hazırız

ABD ile Türkiye arasındaki Menbiç anlaşmasının ardından, YPG‘nin omurgasını oluşturduğu Demokratik Suriye Güçleri‘nden (DSG) birbiri ardına Suriye hükümetiyle diyalog çağrıları geliyor. DSG’nin siyasi kanadı Demokratik Suriye Meclisi de Şam’dan siyasi bir heyetin diyalog başlatmak için bölgelerini ziyaret ettiğini söyledi.

Demokratik Suriye Meclisi (DSM) Eşbaşkanı İlham Ahmed, tek taraflı ilan ettikleri Kuzey Suriye Federasyonu’nun akıbeti konusunda Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın yönetimiyle müzakereler için zamanın olgunlaşmış olabileceğini söyledi.

‘SURİYE DEMOKRATİK CEPHESİ’NDEN ZİYARET’

Sputnik’in Amerikan haber ajansı AP’den aktardığı habere göre, Suriye hükümetiyle görüşmeye hazırlandıklarını ifade eden Ahmed, Şam merkezli, Esad hükümetine yakın Suriye Demokratik Cephesi isimli grubun, hükümetle diyalog başlatılması çabaları çerçevesinde, Kuzey Suriye Federasyonu’nu ziyaret ettiğini duyurdu.

Ahmed’in açıklamasının, ABD-Türkiye Dışişleri Bakanları Mike Pompeo-Mevlüt Çavuşoğlu’nun YPG’nin Menbiç’ten çekilmesini içeren yol haritasını onaylamasının sonrasında gelmesi dikkat çekti.

Anlaşmaya karşı ABD destekli DSG’den muhalefet yükselmese de toprakları üzerindeki bölgelerden birinin YPG’nin çekilmesinin ardından ABD-Türkiye ortak askeri gücü tarafından kontrol edilecek olmasına Suriye hükümeti tepki göstermişti.

‘ÖZYÖNETİMİMİZİ GÜVENCEYE ALMAK İSTİYORUZ’

DSM Eşbaşkanı ”Savaşı bitirecek bir vizyon peşindeyiz. Kendi özyönetimizi güvence altına almak istiyoruz, bunu Amerikalılar da önemsiyor” dedi.

Öncesinde TEV-DEM ve PYD liderlerinden Aldar Halil de Esad yönetiminin kuzeydoğuda özerk Kürt yönetimini kabul etmeye hazır olup olmadığına dair nabız yoklamak istediklerini, bunun için heyet yollamaya hazır olduklarını söyledi.

‘SURİYELİLER KENDİ ARALARINDA ÇÖZMELİ’

Daha önce Rusya’nın sponsorluğunda Suriye hükümetiyle görüşmelerden sonuç elde edemediklerini kaydeden Halil, ”Amaç Suriyelilerle Suriyeliler arasında çözüm geliştirip çatışmalarla savaşlara kapıları kapatmak olmalı. Barış ve istikrarla sonuçlanması herkesin çıkarına olur” vurgusu yaptı.

Kürt yetkililerin bu çağrılarına henüz Şam’dan resmi yanıt gelmedi.

ESAD’IN İKİ YOLU

Esad, mayıs sonunda RT’ye verdiği demeçte, DSG ile barış görüşmelerine hazır olduklarını, ama askeri seçeneğin de hala masada olduğunu söylemişti.

”Suriye’de geriye kalan tek sorun DSG” tespitini yapan Suriye lideri, DSG konusunda önlerinde iki yol olduğunu anlatmıştı:

‘AMERİKALILAR SURİYE’DEN GİTMELİ, BİR ŞEKİLDE GİDECEKLER’

“İlki şu: Müzakereler için açık kapı bırakıyoruz çünkü DSG’nin çoğunluğu Suriyelilerden oluşuyor. Bu yöntem işlemezse ise bu bölgeleri güç kullanarak özgürleştirme yoluna başvuracağız… Amerikalılar Suriye’den gitmeli. Bir şekilde gidecekler.”

Seçim beyannamelerinde dış politika vaatleri… AKP: Maceraya devam Muhalefet: Tamir edeceğiz

İBRAHİM VARLI [email protected] @ibrhmvarli

Siyasi partilerin izleyecekleri politikaları ve vaatleri içeren seçim beyannameleri ardı ardına açıklandı. AKP, CHP, HDP ve İyi Parti’nin seçim beyannamelerine yansıyan dış politika hedeflerinde ABD, NATO, AB, İran, Irak ile ilişkilerle, Suriye sorunun çözümüne yönelik hedefler öncelikli başlıklar olarak anlatıldı. On altı yıllık iktidarı döneminde uyguladığı dış politikayla ülkeyi maceradan maceraya sürükleyerek, savaş ce çatışma iklimine sokan AKP, iflas eden politikalarına rağmen proaktif dış politikaya devam kararı alırken, CHP’nin dış politika hedefleri “İstikrar ve İtibar” başlığıyla somutlaştırıldı.

AKP: İflas eden dış politikada ısrar
360 sayfalık seçim beyannamesinde dış politikayla ilgili hedefler sıralanırken Türkiye’nin AB’ye katılım hedefinin korunduğu bağımsız, pro-aktif siyaset ve perspektif üreten politikaya devam ediliciği vaat edildi. Beyannamede “ABD ile yaşanan sorunları aşmak istiyoruz” denilerek, ABD ile yakın işbirliğinin korunmasının esas olduğu vurgulandı. Suriye politikası için de “Meşru bir yönetime kavuşmuş yeni bir Suriye hedefi için çalışacağız, arzumuz yeni Suriye ile komşuluk ilişkilerimizi ve işbirliğimizi yeniden tesis etmek” denildi.

“Dış Politika ve Milli Güvenlik” başlığı altında şunlar yer aldı: “Türkiye’nin AB hedefini stratejik bir hedef olarak görüyoruz. ABD ile yaşanan sorunları aşmak istiyoruz. ABD ile yakın işbirliğinin korunması esas. Rusya ile ikili ilişkilerimizi geliştirmeye çalışacağız. Suriye ihtilafının nihai bir siyasi çözümle neticelenmesi için gayretlerimizi sürdüreceğiz. Meşru bir yönetime kavuşmuş yeni bir Suriye hedefi için çalışacağız. Dış politikamız vizyona dayalı çok boyutlu olmaya devam edecektir. Güvenlik ve savunma politikamızın merkezinde olan NATO’nun, gerek askeri gerek siyasi etkinliğinin daha da güçlendirilmesine ve ülkemizin dışarıdan kaynaklanan tehditlere karşı savunulmasına katkı sağlamasına yönelik çalışmaları bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da destekleyeceğiz.”

CHP: İstikrar ve itibar
240 sayfalık beyannamenin “Dış Politika: İstikrar ve İtibar” alt başlığında derlenen hedef ve amaçlarda Türkiye’nin hem komşuları nezdinde bölgesel bir aktör olarak, hem de müttefikleri gözünde tarafsızlığını, inanılırlık ve güvenilirliğini kaybetmiş, öngörülebilir bir uluslararası aktör olma özelliğini yitirdiğine dikkat çekildi.

Beyannamede “CHP’nin dış politika anlayışı, bir yandan Türkiye’nin dış politika uygulamalarında yeniden güvenilir ve iş birliği yapılabilir bir ortak haline gelmesi için gereken adımların atılmasını sağlayan, bir yandan da ülkeninyitirmiş olduğu imaj ve itibarını yeniden olumlu bir dönüşüme kavuşturan güçlü bir kamu diplomasisi faaliyeti bütünlüğü oluşturmaktadır” denildi.

Türkiye’nin dış politikası şu dört unsur üzerine oturtularak geliştirileceği kaydedildi: “Yurttaşlarımızın adalet, güvenlik, huzur ve refahını gözeten bir dış politika. Uluslararası hukuka saygılı ve değerlere dayalı bir dış politika. Tarihi birikim, coğrafi konum ve kültürel çeşitliliğin zenginliği ile donanmış çoğulculuğa dayalı bir dış politika. Tüm dünya ile bütünleşen, bölgesel ve küresel iş birliğini güçlendiren, katılımcı bir dış politika.”

Beyannamedeki vaatler:
»ABD ile ilişkiler karşılıklılık ve güven çerçevesinde yürütecek. »AB’nin yeni fasıl açmasını beklemeden, gereken reformlar yapılacak.

»Rusya ile ekonomik ve ticari ilişkileri tek taraflı olmayan ve şahsi çıkarlara dayanmayan şekilde geliştirilecek.

»Suriye halkının esenliğini ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamaya dönük bütün uluslararası barış girişimleri ve BM’nin çalışmaları destekleklenecek.

»TSK’nin Suriye’deki misyonunun gerekli diplomatik adımlarla desteklenerek, en kısa zamanda başarıyla sona erdirilmesi temin edilecek.

»İran’la uzun bir geleneğe dayanan iyi ilişkiler çok yönlü olarak geliştirilecek. İran’ın nükleer programı ile ilgili olarak yapılan anlaşmanın sürdürülmesi için gösterilen çabalar desteklenecek.

»Irak’ın toprak bütünlüğünün Irak Anayasası’nın çizdiği sınırlar içerisinde korunması için bölgede ve uluslararası alanda etkin girişimlerde bulunulacak.

HDP: Eşitlikçi, barışçıl dış politika
Beyannamede dış politika vaatleri “Dış ilişkilerde barışçıl bir dış politikayı uygulamaya geçireceğiz” başlığı altında yer alırken, “En güzel ülke, komşularıyla barış içinde yaşayan ülkedir” denilen bildirgede şunlar kaydedildi:

»AB’yle müzakere ve tam üyelik çalışmaları ilkeler çerçevesinde yeniden değerlendirecek.

»Başta Ortadoğu olmak üzere, tüm dünya halklarının kendi geleceklerini özgürce belirlemeleri ve halkların kendi kendilerini yönetecekleri demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü bir yönetim anlayışını geliştirmeleri için destek verilecek.

»Bölgede küresel ve bölgesel güçlerin savaştan, işgalden ve şiddetten yana politikalarına karşı durulacak. Kader olarak dayatılan bu savaş düzeni değiştirilecek. Ortadoğu’da mevcut iktidar tarafından yürütülen Kürt düşmanı politikaya derhal son verilecek ve Kürt halkıyla barış sağlanacak.

»Suriye’de iç savaşın sona erdirilmesi için çaba harcanacak. Halkların kardeşliğine ve eşitliğine dayalı demokratik bir çözümün ortaya çıkarılması için çaba harcanacak, Rojava halkının açığa çıkardığı demokratik yönetim iradesinin tanınması ve Demokratik Suriye yönetiminin yaşam bulması için mücadele edilecek.

»İsrail hükümetinin etnik temizliği esas alan işgalci politikalarına karşı duracak. Filistin işgaline son verilmesine ve Filistin halkının kendi geleceğini belirlemesine destek verilecek.

»Ortadoğu’da emperyalistler tarafından çizilmiş yapay sınırlarla kendini bağlamayacak, halklar arasındaki ekonomik, sosyal ve kültürel bağların güçlendirilmesi ve ilişkileri perdeleyen bürokratik engellerin ortadan kaldırılması için çalışılacak.

»Ermenistan üzerinde uygulanan ekonomik ambargoyu kaldıracak, gerekli ekonomik, politik ve diplomatik ilişkileri geliştirecek. Türkiye tarafından tek yanlı kapatılan Türkiye-Ermenistan sınırını koşulsuz olarak açılacak.

»Emperyalist müdahalelere, başka ülkelerin topraklarının işgal edilmesine, komşu ülkelere askeri veya iç savaşı kışkırtıcı müdahalede bulunmak gibi politikalara karşı çıkmaya devam edilecek.

İYİ Parti: Milli, itibarlı dış politika
138 sayfalık beyannamenin “Dünyada ve bölgemizde barışı hedefleyen güçlü dış politika, huzurlu Türkiye” başlıklı dış politika bölümünde şu vaatlere yer verildi:

»Milli, İtibarlı, Barış Odaklı ve Gerçekçi Bir Dış Politika Anlayışını Benimseyeceğiz. Türkiye’nin tarihten gelen kazanımları, coğrafyasının zenginlikleri, stratejik ve jeopolitik konumu, siyasal gerçekçilik zemininde değerlendirilerek hazırlanan dış politika anlayışı uygulanacak.

»Uluslararası hukuku esas alan, caydırıcı, dengeli, barışçı, etkin, akıllı, kararlı, saygın, güvenilir, istikrarlı, gerçekçi, sadece sorunların çözümünü değil krizlerin önlenmesini de hedefleyen, sonuç odaklı ve çok yönlü bir dış politika izleyeceğiz.

»Türkiye’yi dış politikada yalnızlıktan kurtaracağız. Ülkemizin son zamanlarda dini-mezhepsel ve toplum mühendisliği yaklaşımlarıyla içine çekildiği “Ortadoğululaşma” yanlışına son vereceğiz. Çevre komşularımızla, bölge ülkeleriyle dostluk, iyi komşuluk ve iş birliği ilişkileri oluşturacağız, bu suretle bölge ve dünya barışına katkı sağlayacağız.
» Dış politikanın iç politika malzemesi olarak kullanılmasına son vereceğiz. Dış politikada sadece milli çıkarları gözeteceğiz, iç politika malzemesi olarak kullanılmasına izin vermeyeceğiz.

»AB ile müzakere sürecini hızlandıracağız. Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin Türkiye için olduğu kadar Avrupa Birliği için de önemli olduğunu düşünmekteyiz. AB ile müzakere sürecini hızlandıracağız.

»Türk Dünyası ile ilişkileri güçlendireceğiz, Yurtdışında Yaşayan Türklerin sorunlarıyla yakından ilgileneceğiz. Avrasya coğrafyasına yayılmış olan Türk Dünyası’nı dış politikanın önemli bir boyutu haline getireceğiz.

»Bölgesel sorunların çözümünde komşularımızla yakın işbirliği yapacağız. Kıbrıs Milli Davamızdır.

»Türkiye’nin Ege’deki haklarının korunmasında ve ihlâllerin önlenmesinde kararlı davranacağız. İki devlet arasındaki sorunların diyalog ve müzakere yöntemleriyle çözümlenmesi için iyi niyetle ve samimiyetle çalışacağız. Küresel Terörle Mücadelede Uluslararası toplum ile işbirliği halinde hareket edeceğiz.

Muharrem İnce: 4 Mayıs’tan bu yana oylarımız korkunç derecede arttı

CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, oy oranlarına ilişkin ise “24 Haziran’da Sayın Erdoğan ile Muharrem İnce’nin oyları birbirine yakın çıkacak. Gördüğüm o. 4 Mayıs’tan bu yana oylarımız korkunç derecede arttı. Bunu sizler de görüyorsunuz. Tabii ki diğer hepsi de rakiplerim ama Erdoğan ile benim oyum birbirine yakın.” değerlendirmesinde bulundu.

İnce, Habertürk canlı yayınında katıldığı programda gündeme ilişkin soruları yanıtladı.

“Seçmen Muharrem İnce’ye neden oy versin?” sorusu üzerine İnce, Türkiye’nin en önemli kaynağının insan gücü olduğunu belirtti. İnce, ülkenin yaş ortalamasının da 29 olduğunu anlatarak, “Yeni bir dönemde yeni bir isimle liyakatlı bir kadroyla tek adamlık yapmadan güçlü bir liderlik yaparak ortak akılla ortak iyiyi bulmak için çalışarak, uzmanlığı, liyakatı öne çıkartarak, şeffaflığı, hesap verebilirliği öne çıkartarak, kamuda yükselmeyi adil koşullara bağlayarak, kimseyi ötekileştirmeden, bu 29 ile çok şey başarabiliriz.” diye konuştu.

Muharrem İnce, Türkiye’de bazı köylerin mahalleye dönüştürüldüğünü ifade ederek, “Şimdi onları bir büyük bela bekliyor. Vergiler ertelenmişti. 2019’a kadar bu köyler bu vergileri ödemeyecekti. Şimdi eğer Erdoğan seçilirse, o köylülere sesleniyorum 16 bin 544 köy, bin 578 belediye. Bunlar 2019’dan itibaren 5 ayrı vergi ödeyecekler, şu an farkında değiller. Bunu değiştirmemiz lazım.” dedi.

“Bu adamın neyine inanacaksın”

“Erdoğan-Gülen görüşmesi” iddiasına kaynak gösterdiği gazeteci Nasuhi Güngör’ün açıklamalarına ilişkin soru üzerine İnce, ” ‘Onlar bilgiye, belgeye dayanmadan yazdığım şeyler, dedikodu’ diyor. Beyefendinin bir tweeti daha var, 23 Ocak 2012. ‘Bunların hepsi olacak, endişe etmeyin. Yenilikçi Hareket kitabımda ve geçmişte yazdığım her şeyin de arkasındayım.’. Bu adam TRT Haber Dairesi Başkanı oluyor. Bu adamın neyine inanacaksın. Kitaba yazmışsın, tweet atmışsın, bugün yalanlıyorsun. Senin gibi bir adamı TRT’nin haber müdürü yapıyorlar. Yazık, günah.” ifadelerini kullandı.

Fetullah Gülen’in iadesine ilişkin CHP’nin Adalet Bakanlığı’na yaptığı başvurunun neticesinin sorulması üzerine İnce, şunları söyledi:

“Fetullah Gülen’in iadesiyle ilgili, ‘iadesi istenmedi’ demedim ben. ‘Usulüne uygun istenmedi’ dedim. Grup Başkanvekilimiz Özür Özel’i aradım. Adalet Bakanlığı’na yazmasını istedim. Bu konuda uzman bir iki avukat arkadaşımızla birlikte, avukat milletvekillerinden bir heyetle, Adalet Bakanlığı’na gitsinler, incelesinler benim iddiamı.Bekir Bozdağ ne dedi? ‘Gelsinler, gösterelim evrakları’ dedi. Ayın 25’inde Özgür Özel imzalı yazımız Adalet Bakanlığı’na gitti. Henüz ‘gelin, inceleyin’ demiyorlar. Bekir Bozdağ’ın açıklaması şu; ‘Kimseye gösteremeyiz, Muharrem İnce gelsin incelesin.’ Ben niye gidip inceleyecekmişim? Avukatlarım yok mu benim? Ben Cumhurbaşkanı adayıyım bu ülkede.”

İnce, “AYM’nin seçim kararı ne olur? Seçim iptal olur mu?” sorusuna ise seçimin iptalini beklemediğini belirterek, “CHP’nin itirazı sandık taşınmasına ve diğer maddelere. İttifaka, temel noktalara itirazımız yok.” yanıtını verdi.

“Bankaları yeniden yapılandıracağız”

Muharrem İnce, 24 Haziran’da sandıkları koruyacaklarını, 50 bin avukatın cübbeleriyleYSK’nın önüne gideceğini belirterek, sandık güvenliği konusunda endişe taşıdığını ancak milletin rahat olmasını, ne gerekiyorsa yapacaklarını söyledi.

Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından ekonomi alanında bir hafta içinde ne yapacaklarını belirlediklerini dile getiren İnce, Merkez Bankasıyla işe başlayacaklarını, bürokratların hepsini görevden almak gibi bir durumun olmayacağını, Ziraat Bankası, Halk Bankası, Kalkınma Bankası ve Eximbank’ı sektörel bazda yeniden yapılandıracaklarını anlattı.

İnce, ekonomi alanında birlikte çalışacağı bir kurmay heyeti olduğunu, zamanı gelince onları da açıklayacağını ifade etti.

Seçilince Genelkurmay Bakanını görevden alacağını söylediğine ilişkin iddialar üzerine İnce, “Bana karşı aday olmak isteyen birinin bahçesine helikopterle inerse görevden alırım tabii.” dedi.

“Dış politika, ekonomi ve yargı üç sac ayağıdır”

Seçilmesi halinde restorasyon sürecinde kararname yetkisini de kullanacağını, bu sürecin de maksimum 2 yıl süreceğini belirten İnce, “Yargıyı düzeltmeden ekonomiyi düzeltmemiz mümkün değil. Dış politika, ekonomi ve yargı üç sac ayağıdır. Biri diğerini etkiler, tetikler. Demokrasiyi oturtmazsanız, hukuk devleti olmazsanız, mahkemelerinize saygı duyulmazsa yabancı yatırımcı size gelmez, güvenmez. Bugün ceza getirdiler yeni. Para getirmek serbest Türkiye’ye, para çıkarırsan yüzde 40 ceza var. Polisiye tedbirle ekonomi kalkınır mı?” şeklinde konuştu.

Muharrem İnce, Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduktan sonra yetkilerini kullanacağını, ancak yasama yürütme ve yargıyı ayıracağını dile getirerek, “Yetkilerimi demokratikleşme, Türkiye’nin özgürleşmesi, şeffaflaşması üzerine kullanacağım. Yetkileri elimde toplamak yerine bir denetleme mekanizması olması lazım.” dedi.

Yargı, eğitim ve dış politika gibi her alanda bir uzlaşma ve barışmadan söz ettiğini dile getiren İnce, “Yüksek yargıçların bulunduğu bir toplantıya gittiğimde neden ayağa kalksınlar. Yüksek yargıçların bir cumhurbaşkanının karşısında ayağa kalkmasını doğru bulmuyorum.” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı adayı İnce, seçilmesi durumunda Olağanüstü Hali de hemen kaldıracaklarını ifade ederek, başörtüsü konusunun ise artık Türkiye’nin sorunu olmadığını söyledi. İnce, devletin işinin kıyafetle uğraşmak olmadığını, yetenekli ve liyakatlı olması durumunda AK Partili birinin de genel müdür olabileceğini kaydetti.

Aleviler konusundaki duruşunun da net olduğunu ifade eden İnce, Sunniler olarak Alevilere haksızlık edildiğini, Sivas Madımak’ta iki kez parti adına grup başkanvekili olarak açıklama yaptığını, söylediklerinin arkasında olduğunu vurguladı.

İnce, Anıtkabir’e her gittiğinde babasının mezarında olduğu gibi Fatiha suresini okuduğunu, Cumhurbaşkanı adayı olunca bu konunun haberleştirildiğini anlattı.

“Hepimiz birlikte bir şeffaflığın içinde olacağız”

Seçilmesi halinde cumhurbaşkanının hesap vereceği bir düzen olacağını belirten Muharrem İnce, “Cumhurbaşkanının hesap verdiği bir ülkede tarikatlar hesap mı vermeyecek? Hepimiz birlikte bir şeffaflığın içinde olacağız. Cumhurbaşkanı, bakanlar, milletvekilleri, valiler, kaymakamlar.” diye konuştu.

Dindar nesil yetiştirilmesine itirazının olmadığını, çocuklarını dindar olarak yetiştirmek isteyen ailelere devlet olarak yardımcı olacaklarını dile getiren İnce, şunları söyledi:

“Ama kindar nesil yetiştirilmesine engel olurum. Dün ilk öğretmenlik yaptığım imam hatip lisesini ziyaret ettim. İmam hatipler de bu ülkenin evladıdır, çocuklarıdır. Benim çocuklarımdır, onlar merak etmesinler. Fen lisesinde okuyanlar da benim çocuklarımdır. Onlara öğretmen şefkatiyle yaklaşıyorum ben. Hiç kimsenin böyle bir kaygısı olmasın. Bekir Bozdağ ortalığı bulandırmasın. Bu tür söylemler, ‘Yok başörtüsünü yasaklar, yok imam hatipleri kapatır.’ bunların hiçbirisi doğru değildir.”

“Erdoğan bana ekonomi öğretsin istiyorum”

Türkiye’nin ekonomik durumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan İnce, “Sayın Erdoğan meydanlarda ekonomist olduğunu söylüyor. Ben tartışalım diyorum. Bana ‘bu köprüleri sen yapamazsın’ diyor. Ben de diyorum ki ‘Sayın Erdoğan bana bir televizyon kanalında ekonomi öğretir misin?’ Gel bir televizyon kanalına çıkalım, tartışalım. Bana ekonomi öğretmesini istiyorum. Millet de seyretsin, kim kime öğretiyor görsün.” diye konuştu.

İnce, elektrikli otomobil üretmekten sanayi 4.0’dan yana olduklarını, tarım ve hayvancılığı da ileri noktalara taşımayı amaçladıklarını söyleyerek, “Bizim derdimiz tarımı ayağa kaldırmak. Bir köylü çocuğu olarak hayvancılıkla uğraşanları ayağa kaldırmak istiyorum.” ifadelerini kullandı.

“Nasıl bir ekonomik model öneriyorsunuz? Müdahaleci, korumacı bir Türkiye mi istiyorsunuz?” sorusu üzerine İnce, şöyle konuştu:

“Şimdi bakın CHP’yi tanımayan ve bilmeyenlerin sözüdür bu. Bilmemesi de çok normal. CHP’nin altı okundan birisi devrimciliktir. Her şey devrimcilik üzerine kurulmuştur. İkinci ok, laiklik okudur. Üçüncü ok, altında bir çentik vardır. En büyük devletçiliktir. O çentik nedir biliyor musunuz? Özel sektördür. Yani özel sektör tetikleyecek demektir. Bunu bilmeyen tarih ve CHP cahilleri böyle anlatır. Tabi ki, devletin yapması gereken işler olacak. Yapacak devlet bazı şeyleri. Piyasayı neden kontrol edelim? Piyasa hukuk devletiyle kendisini kontrol eder. AK Parti döneminde 265 stadyum yapıldı. Stadyumum gerekli midir? Tabii gereklidir. Gerektiğinde biz de yapacağız. Ama bazılarını bir iki milyon harcayarak onarıp yapacakken 265 stadyum. Ama stadyumun üretime hiçbir katkısı yok. Haftada iki, ayda sekiz saat çalışıyor. Benim tercihim 265 fabrika yapmaktır.”

Miting alanında dile getirdiği vaatleri hangi bütçeyle ve hangi kaynaklarla gerine getireceğinin sorulması üzerine ise İnce, yıllardır dersine çok iyi çalıştığını belirterek, “Kamu İhale Kanunu’nu 180 defa değiştirdiler. Kamu İhale Kanunu’nu düzeltirsek paranın yarısını orada bulacağız.” dedi.

“Sayın Erdoğan ile oyumuz birbirine yakın olacak”

İnce, oy oranlarına ilişkin ise “24 Haziran’da Sayın Erdoğan ile Muharrem İnce’nin oyları birbirine yakın çıkacak. Gördüğüm o. 4 Mayıs’tan bu yana oylarımız korkunç derecede arttı. Bunu sizler de görüyorsunuz. Tabii ki diğer hepsi de rakiplerim ama Erdoğan ile benim oyum birbirine yakın.” değerlendirmesinde bulundu.

İnce, ikinci tura kaldıklarında muhafazakar seçmenin de kendisine oy vereceğini savunarak şunları kaydetti:

“Yerli ve milli ise Erdoğan’dan daha milliyim. Her şeyim belli. Milletin gözü önünde. Şatafattan uzak. Sarayda yaşamayacağım. Kedi evimde yaşayacağım. Şeffaf bir yönetim, hukuk devleti, özgürlükler ve isteyen istediği gibi giyinecek. Merkez Bankası korkutulmayacak. Yabancı yatırımcılar güven duyacak. Ben sadece CHP’lilerin cumhurbaşkanı olmayacağım ki. Bu partimden ayrı düştüğüm anlamına da gelmez. Cumhurbaşkanlığını tarafsız yapacağız. 3B ve 3Y diyorum. Barışacağız, bölüşeceğiz ve büyüyeceğiz. Yönümüz, yöntemimiz ve yönetimimiz belli olacak.”

Meydanlarda “Göreve geldiğimde Genelkurmay Başkanı’nı görevden alırım diyorsunuz. Peki MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı da görevden alacak mısınız?” sorusu üzerine Muharrem İnce, şöyle konuştu:

“Ben meydanlarda şöyle söyledim: Benim cumhurbaşkanlığımda aday olacak birinin bahçesine helikopterle inerse onu hemen görevden alırım dedim. Cümlem aynen böyleydi. Cümlemin arkasındayım. Ben kişileri tartışmadım. Olayı ortaya koydum. Böyle bir olay olursa görevden alırım. Böyle bir şeyi Hakan Fidan da yaparsa onu da görevden alırım. Türkiye’yi siyasi irade yönetecek. Seçilmişler yönetir. Millet iradesi hiç itirazım yok.”

“3 başkan yardımcısı olacak”

CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı İnce, Millet Bahçesi Projesi’ni desteklediğini ifade ederek, “Ben de öyle yapacağım ama onlar kazanırsa asla yapmayacak. Bir kenarını bahçe yaparlar ama oraya TOKİ girmeden, rezidans olmadan bırakmazlar.” dedi.

Muharrem İnce, 24 Haziran’da seçilmesi halinde 3 başkan yardımcısı olacağını, bakanlıklar arasında gençler ve girişimcilikle ilgili yeni bir bakanlığın yer alacağını aktardı.

“Bir partinin genel başkanının, yardımcınız olma ihtimali var mı?” sorusu üzerine İnce, “Karşımda rakip olan birine seni yardımcım yapacağım demek, siyasi nezaketsizliktir.” yanıtını verdi.

İnce, ikinci tura kalırsa, başkan yardımcılarını 8 Temmuz’dan önce açıklayacağını ifade etti.

Hukuk alanında nasıl bir değişikliğe gideceğine ilişkin soruya İnce, “Adalet Bakanı ve müsteşarı, Hakimler Kurulunda ve Savcılar Kurulunda olmayacak. Seçildiğimde, birinci sınıf hakimlerle konuşma yapmayı düşünüyorum. Yargıtay’da, Danıştay’da seçimler olurken, gazetelerde boy boy haberler gördük. 8 tanesi sosyal demokrat, 13 tanesi muhafazakar, 4 tanesi ülkücü… Bu haberlerden utanmadınız mı diyeceğim? Nasıl olur da hakimlerin dünya görüşlerini, ideolojilerini biliyoruz. Kontenjanınız mı var?” yanıtını verdi.

“Adalet sağlanamazsa, yeni aflar gündeme gelir”

İnce, cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda çok hızlı bir şekilde adil bir yargılama sürecine girebileceklerini dile getirerek, “FETÖ’cüler önce askerleri hapse attı, şimdi FETÖ’cüler hapiste. Sonra bunların işbirlikçileri hapse girecek. Sırayla bu işler, o yüzden adalet hepimize lazım. Erdoğan’a da bana da size de.” diye konuştu.

“Şu an iktidarda olanlardan mı bahsediyorsunuz işbirlikçi diye?” sorusu üzerine İnce, “Onların işbirlikçileri kimse, onları oraya kim getirdiyse… Akın Öztürk’ü Hava Kuvvetleri Komutanı yapmak için, önündeki 60 generali emekliye sevk edip… Kim ortaklarıysa çıkacak ortaya.” dedi.

Adalet sağlanmazsa, yeni afların gündeme geleceğini belirten İnce, bunun doğrusunun adaleti sağlamak olduğunu, merhum Başbakan Necmettin Erbakan’ın deyimi ile affın “pansuman bir tedbir” olduğunu dile getirdi.

Adil bir yargı sistemi kurduklarında, FETÖ’cü hakim ve savcıları yargılarken “kiminle işbirliği yaptınız” diye soracaklarını anlatan İnce, “Sormayalım mı? Kapatalım mı? Buintikam, rövanş değil ki. Bunu sormak bizim görevimiz değil, yargının görevi. Biz yargının bağımsız, tarafsız, adil düzenini kuracağız.” dedi.

“Suriye’ye büyükelçi göndereceğiz”

Seçilirseniz ABD’ye mi yaklaşacaksınız yoksa bölgesel ittifakı mı işleteceksiniz?” sorusu üzerine İnce, Suriye’ye büyükelçi göndereceklerini, 4 milyon Suriyeli’yi barışçıl yollarla göndermenin birinci hedefleri olduğunu söyledi.

Suriye’nin toprak bütünlüğünün mutlaka korunması gerektiğini vurgulayan İnce, bu ülke için yeni bir anayasa gerektiğini, BM gözetiminde Suriye’de ve Suriye dışında yaşayanların katıldığı bir seçim yapılması gerektiğini ifade etti.

Midilli’ye geçmek isteyen 121 sığınmacı, Geri Gönderme

Çanakkale’nin Ayvacık ilçesinde Yunanistan’ın Midilli Adası’na lastik botlarla geçmeye çalışan 121 sığınmacı, Ayvacık Yabancılar Geri Gönderme Merkezine gönderildi.

Müsellim Boğazı’nda devriye görevi yapan Sahil Güvenlik unsurları, Babakale köyünün 2 mil açıklarında iki ayrı grubun lastik botlarla Midilli Adası istikametine doğru gittiğini tespit etti.

Sahil Güvenlik “TCSG 81” Bot Komutanlığı, Suriye, Irak ve Orta Afrika Cumhuriyeti uyruklu 121 sığınmacıyı yakaladı.

TCSG 28 ve TCSG 81 Botları ile Küçükkuyu’daki Sahil Güvenlik Karakoluna getirilen sığınmacılara burada giyecek ve yiyecek verildi.

Yabancı uyruklular, işlemlerinin ardından Ayvacık Yabancılar Geri Gönderme Merkezine teslim edildi.

Bitmeyen savaş, dur diyemeyen insanlık!..

Dünyanın ve insanlığın, dikiş tutmayacak biçimde dağılmış post modern hali malum; bunlara birçok farklı yorum getirmek de mümkün. İnsanlığın çılgınlığı yeni değil kuşkusuz… Ezelden beri huzuru ve barışı kendine çok gören bir insanlıkla, horoz dövüşü gibi birbirini durmadan gagalayan liderlerden söz edilebilir. Nedeninin, temelde, paylaşım kavgasında yattığını söylemek de yanlış olmaz. Toprak, zenginlik ve gücün paylaşımı!… Bugün de, Trump, Netanyahu gibi birkaç lider çerçevesinde yapılan tartışmalarda, ya içerdeki kaos ve baskılar ya da dışardaki zenginlik ve gücün paylaşımı konu ediliyor.

Şu son Kudüs olayı!.. Zaten 50-60 yıldır tehdit, şiddet, acı ve kayıplarla yaşanılıyor bu topraklarda. İsrail işgal alanını her yıl daha büyütürken, Filistin halkının gettolarda yaşamaya mahkum edildiği yerler buraları… İsrail’li yöneticiler ise, bunca büyüme ve güce karşın, kendi halkına da Filistinlilere de barış ve huzuru getirecek bir anlaşmayı değil, hala savaşı ve ölümleri seçmekteler. Dünyanın lideri konumundaki ülke de yangına körükle gitmekte…

Ortadoğu zaten yılardır yanıyor… Suriye’deki savaş henüz sonlandırılamadı; savaş bugün sona erse, yol açtığı yıkımı onarmanın on yıllar alacağı, Ortadoğu halklarının kolay kolay ayağa kalkamayacağı da bilinmekte. Yaptıkları ise, Ortadoğu’daki kaosun ve insanların acılarını devam ettirmek oluyor. Hollywood filmlerine konu olan nükleer savaşa yol açan düğmeye basmaya benzemekte.

Ancak tüm bu gerçekler içinde, insanın seçimleri de beni çok ilgilendiriyor. Yani, bu tür liderleri başa getiren insan; bir yanda “post truthlar” ve popülizme, öte yanda kaos ve savaş gibi belalara razı olan insan; en büyük erdemlerinden biri diye düşünülen demokrasiden bu liderleri çıkaran insan; üstelik, geçmişe göre daha çok daha bildiği ve gördüğünü düşünen insan; ulaştığı bilgi, teknoloji ve zenginlikle paylaşım kavgasını yumuşatması, daha barışçı çözümler bulması mümkün olan insan!…

İnsana ve insanlığa yükleniyor olabilirim; ama bu barbarlıktan kurtulamayışın, yaşanan acılardan ders alamayışın insan dair düşündürücü yanları da olmalı kanısındayım. Ayrıca, bu tür liderlerden ve yol açtıkları kavgalardan kurtulmanın yolu yine insanlardan geçeceğine göre, insan ve insanlık üzerine düşünmek kaçınılmaz.

Kısacası politikacıları ve nedenlerini az çok çözmüş olabiliriz; ama ya insanlar!…Onlar bu kadar mı kör; bu kadar mı güçsüz!…

Tabii soruları başka türlü sormak mümkün; ama dünyanın bitmeyen savaş ve şiddet halini görünce Jose Saramago’nun “Körlük” adlı kitabını hatırlatmadan edemiyorum. Kitap, insanların nedeni bilinmeyen bir biçimde peş peşe kör oldukları kaotik bir ortamda hayatta kalabilmek için ne kadar vahşileşebildiklerini konu etmekte. Bir bakıma, insanlığın karanlık yüzünün anlatıldığı söylenebilir. Kitaptaki son cümleler de şöyle: “Neden kör olduk, Bilmiyorum, belki bir gün nedenini öğreniriz, Ne düşündüğümü söyleyeyim mi sana, Söyle, Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük, Gören körler mi, gördüğü halde görmeyen körler.”

Saramago’nun dediği gibi, bugün insanlığı, gördüğü halde görmeyen kör olarak tanımlamak mümkün diye düşünüyorum. Ne bilmedim, duymadım diyebilecek, ne de yaşananları Tanrı’nın takdiri, talihsizlik gibi kolaya kaçmalarla açıklayabilecek durumdalar… Kuşkusuz, bu gördüğü halde görmeyişin arkasında insandan sisteme uzanan birçok neden var ve bunları konuşmak gerekiyor.

İnsan bilinci ve algılamasının yaşadığı çağ ve içinde bulunduğu toplum içinde biçimlendiği ortada. Bu çağın ise, bir yandan insanı doğaya ve kaderine hakim olacak biçimde güçlendirirken, öte yandan bencilliklerine ve çıkarlarına mahkum etmek gibi zayıflattığını söylemek mümkün diye düşünüyorum. Tabii, her iki açıdan da dünyadaki hegemonik ilişkilerin ve kapitalist sistemin payını hesaba katmak gerekmekte. Kısaca söylersek, bu dünyanın, sistemin dişlisi olacak kadar güçlü, sisteme razı olacak kadar zayıf insanlara ihtiyacı var. Bunun için de, “mışlı” dünyalar ve post-truthlar yarattığı gibi, korku ve tehditleri de kullanmakta. Kısacası, bencillikle korkuları, çıkarlarla düşmanlıkları bir araya getiren öyle bir harman yapmakta ki, hem kendini perdelemekte hem insanları pasifize ederek değirmenine su taşıması mümkün olmakta.

Böyle bir sistemde de, barışa değil savaşlara ve korkulara ihtiyaç olduğu ortada. İnsanlar biraz nefes almaya başlasalar, biraz korkularından kurtulsalar, dünyanın bu çılgın gidişatını da, bunun arkasında dönen dolapları da daha iyi anlayıp sorgulayabilecekler. O zaman da, kendilerini yiyip bitiren bu dünyaya dur demeye başlamayacaklarını düşünebiliriz. Ama ne mümkün!…

Bu nedenle, yaşadıklarımızı, aydınlıkla karanlığın savaşı olarak görmek gibi, asıl aydınlanma çağının bilgi, teknoloji ve gücün, insan ve insanlık için olumlu bir şeyler üretmesiyle başlayacağını düşünmek abartı olmaz. Bugün yaşanılanlar ise, bu aydınlanmayı engellemek üzerine kurulmuş durumda.

İnce: 24’ünde cumhurbaşkanı olayım, 25’inde dolar düşecek

CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, seçim kampanyası kapsamında Kırklareli’nde konuşuyor. İnce, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan‘ın İngiltere temaslarını değerlendirirken, “Erdoğan İngiltere’de 3 gün kaldı, 16 yıl içinde bir ilde 3 gün kaldı mı; ne konuştunuz orada?” diye sordu.

1 yıldır Türkiye’de ABD’nin büyükelçisi olmadığını ilişkilerin katip düzeyinde sürdüldüğüne dikkati çeken İnce, “24 Haziran’da temaslar büyükelçi düzeyinde olacak. Şam’da da olacak” dedi.

Bugün Erdoğan’ın da katılacak Yenikapı’da düzenlenecek Kudüs mitingine değinen İnce, “Boykot yok, anlaşma iptali yok, Mavi Marmara için alınan paraları iade etmiyor, ne yapıyor miting yapıyor; miting Filistin için değil seçim için” tepkisini gösterdi.

İç fıstığın kilosunun 200 lirayı aşmasını değerlendiren İnce, Tarım Bakanı’na tepki gösterdi. İnce, Tarım Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba’ya “Vicdansız” diyerek, “Antep fıstığı ithal edilir mi?” dedi.

İnce seçim çalışmaları kapsamında Kırklareli’nde konuştu:

“Ey aziz Türk milleti, kandırılma. O kandırılıyor olabilir, onu kandırıyor olabilirler. Sen oynanan filme kanma. 2 sene geçmiş üstünden daha istememiş bile.

Sayın Erdoğan Londra’ya gitti. Londra’da 3 gün kaldı. Şimdi size soruyorum, sayın Erdoğan Anadolu’da veya Trakya’da 16 yıl içinde, 3 gün bir şehirde kaldı mı? 3 gün İngiltere’de ne konuştunuz?

F-35 uçaklarını 6 senedir ABD’den istiyoruz. Parasını veriyoruz, uçağı vermiyor. Bu uçakların en belirgin özelliği, helikopter gibi yukarıdan aşağıya inebilmesi. Parasını verdiğimiz halde F-35’leri 6 senedir vermiyorsunuz? Bu soru 2.

Soru 3. Neden 6 senedir vermediğini uçakları, seçimden 3 gün önce veriyorsunuz? Sizin gözünüzü boyamak için aziz Türk milleti.

Tam 1 yıldır Türkiye’de Amerikan Büyükelçisi yok. Türkiye, ABD’nin gözünde bir katiple idare edilecek bir ülkedir. Daha ilginci, Türkiye’nin Şam’da büyükelçisi yoktur. Yıllardır yok. 4 milyon Suriyeli Türkiye’de. Suriyelilere 40 milyar dolar harcamışız. Ama Suriye’de elçimiz yok. Nasıl çözeceğiz bu sorunları? 40 milyar dolar paramız gitmiş. Ev yapsak 2 milyon ev yapıyor. Muharrem İnce cumhurbaşkanı olduğunda, ABD ile ilişkiler büyükelçilik düzeyinde olacak. Suriye’de büyükelçimiz olacak. Bağımsız, onurlu, başı dik. Böyle çözeceğiz sorunları.

Bugün sayın Erdoğan miting yapıyor Filistin’le ilgili. Hiçbir itirazım yok. AK Parti Genel Başkanı’na yardımcı olmak istiyorum. Milletimizin önünde söz veriyorum. İsrail mallarını boykot edecek misin? Hayır. Anlaşmaları iptal edecek misin? Hayır. Mavi Marmara için aldığın 20 milyonu geri verecek misin? Hayır. Sadece miting yapacağım diyor. Miting Filistinliler, Müslümanlar için değil. O miting seçim içindir.

2008’den bu yana her emekli olanın maaşı düşüyor. 840 lira emekli maaşı var. Türkiye’de en düşük emekli maaşıyla en yüksek maaş arasındaki fark 9 kat oldu. Finlandiya’da bu 2 kat. Türkiye’de 6500 liraya da var, 840 liraya da var.

Muharrem İnce cumhurbaşkanı olduğunda, hiç üretimi arttırmazsa sadece gelir dağılımını adaletli yapsak, herkesin maaşı 2 katına çıkar.

Yakında bayram geliyor. Bayram deyince aklımıza baklava geliyor. Fıstığın kilosu 220 lira olmuş. Bakan çıkmış böyle olursa dışardan alırız diyor. Fıstığın adı Antep Fıstığı, sende hiç vicdan yok mu? Tarım Bakanı’nın adı Fakıbaba, milletin adı fakir baba. İki Trakya büyüklüğünde tarım alanı artık ekilmiyor. Buğday’ın artışı yüzde 11, mazotun artışı yüzde 27. 30 milyar para vermeleri gerekirken tarıma, 12 milyar verdiler. Türkiye Cumhuriyeti çiftçisine borçludur. O borcu bu köylü çocuğu hemen ödeyecek.

AK Partili annelere sesleniyorum. Sizin partiniz mi daha değerli, yoksa çocuğunuz mu? 24 Haziran üniversite sınavı vardı. Size soruyorum, seçimin tarihi mi önemli sınavın mı? Bu ülkenin çocuklarını düşünmeyip, kendi koltuğunuzu düşünüyorsunuz. Bu çocukların sınav tarihlerinden ne istiyorsunuz?

O şeker fabrikalarını alan iş adamlarına sesleniyorum. Sakın güvenmeyin. Yeniden gözden geçireceğiz, bunu herkes böyle bilsin.

Türkiye’de AKP ile birlikte bir örtülü ödenek tartışması başladı. Başbakanlar kullanırdı eskiden. Kanunu değiştirdiler, cumhurbaşkanı da kullanır oldu. Hem Binali Yıldırım, hem Erdoğan kullanıyor. Sıkı durun. 2018’in ilk 4 ayında 747 milyon örtülü ödenek kullanıldı. Nereye kullandın bunu bu kadar? Seçim çalışmalarına mı kullandın, bilelim? Benim cumhurbaşkanlığımda, istihbarat çalışmaları hariç, meclisteki iki büyük partiye göstereceğim örtülü ödenek harcamalarını.

2018’in ilk 4 ayında devlet 324 milyon lira kira ödemiş. Mesela araç kiralamaya 174 milyon harcamış. Nereden bulacaksın diyor parayı? Tasarruf edeceğim işte. Saray yaptın 2 milyar liraya. O paraya 100 bin ev yapılırdı, 100 bin ev.

Anneler size söz veriyorum, çocuklarınız temiz tuvaleti olan okula gidecek. Güven içinde okula gidecekler. Servis zulmü yaşamayacak, sınava girerken ücret ödemeyecek. Çocuklarınız uluslararası sınavlarda sonuncu olmayacak. Çocuklarımızı geleceğe hazırlayacağız. Hurafelere değil, bilime hazırlayacağız, bilime. Dindar nesil yetiştirecekmiş, senin haddine mi? Sana mı kaldı? Biz dinimize sadık değil miyiz? Senin dindar veya kindar bir nesil yetiştirmek gibi bir görevin yok ama bu çocuklara matematik öğretme görevin var. Bunu öğreteceksin.

Televizyonlarda tezek diyen, pislik diyen, çukur diyen bir cumhurbaşkanı değil, gelecekten bahseden bir cumhurbaşkanı olacak. 24’ünde cumhurbaşkanı olayım, 25’inde dolar düşecek, bundan emin olun. Neden düşecek? Uluslararası piyasalara güven vereceğiz. Bağımsız mahkemelerin olduğu bir Türkiye diyeceğiz. Merkez Bankası Başkanı’nı CHP Genel Merkezi’ne çağırmayacağız. Ekonomi Bakanı, kur artışını takmıyorum diyor. Ekonomi ciddi bir iştir, böyle bir şey diyebilir mi ekonomi bakanı? 2022’de olması gereken dolar seviyesi 2018’de gelmiş, uçuruma gidiyoruz. Buradan başı dik, onurlu, millete sevdalı bir politikayla çıkabiliriz ancak. Emin olun bunu başarabiliriz.”

Okulda sebze meyve bahçesi

ANIL VARLI

Suriye’deki okullarda binlerce okullu çocuk gıda ve beslenme eğitim programından yararlanacak. Program, öğrencilere dengeli ve sağlıklı beslenme için sebze meyve tüketiminin önemini öğretmek için okul bahçelerini kullanıyor.

FAO Suriye Temsilcisi Vekili Adam Yao “Suriye’de devam eden krizin, bütün çocukların beslenmesi ve sağlığı üzerine yıkıcı etkisi var. Ancak bu okul bahçeleri yoluyla çocuklar bir taraftan besleyici sebze ve meyvelere erişim sağlarken bir taraftan da şimdi gıda ve beslenmeyle ilgili ana kavramları öğreniyorlar” dedi. Suriye’de okul bahçeleri projesi ilk kez ilkokul seviyesinde hayata geçiyor. Aralarında Halep, Hama, Humus, İdlib ve Kırsal Şam gibi çatışma bölgelerinin de bulunduğu bölgelerde 300 öğretmen 17 okulda eğitim aldı. Program çerçevesinde 3 bin 400’den fazla çocuk sebze ve meyve yerken gıda ve beslenmenin önemini öğrenecek. Bu girişim, çatışmalardan etkilenen Suriye’de gıda güvenliğini geliştirmek amacıyla yapılıyor.

Fayda sınıftan öte
“Okul bahçeleri çocukların yaparak öğrenecekleri açık bir sınıf gibi” diyen Yao, projenin faydalarının sınıfın çok ötesine taşınacağını ve çocukların aileleri ve topluma kadar ulaşacağını kaydetti.

Yao şöyle devam etti: “İyi beslenme ana hastalıklara karşı çocukların ilk savunmasını oluşturuyor ve çocukların aktif ve sağlıklı bir hayat yaşamaları için çok önemli. Çoğunlukla okullar çocukların hayata dair önemli kabiliyet edindikleri tek yer. Bundan dolayı bu okul bahçeleri sadece çocukların beslenme gelişimi için değil aynı zamanda onların gelişim büyümesine yardım etmek için de güçlü bir araç.”

Sağlanan araçlarla birlikte her okul sulama tankları ve damlama sulama sistemini bulunan yaklaşık 500 metrekarelik bir okul bahçesi kurdu. BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ve yerel bir sivil toplum örgütünün üretimle her gün ilgilenmesiyle, okul bahçeleri topluca yaklaşık 12 ton sebze ve meyve üretti.

Gıda ve beslenme eğitimi, gıda güvenliği programlarının etkisini genişletiyor.
FAO Beslenme ve Gıda Sistemleri Yetkilisi Ahmed Raza “Gıda ve beslenme eğitimi ile desteklenmezse gıda üretiminin tek başına beslenme uygulamaları üzerine çok az etkisi olduğuna dair giderek artan kanıtlar var.

Sığınmacı çocuklar minik yaşta ağır travma yaşıyor

Suriye’de iç savaşın neden olduğu sığınmacı göçünün ardından Türkiye’de de faaliyet göstermeye başlayan uluslararası çocuk örgütü Save The Children Türkiye Direktörü Nick Finney, 2018 itibariyle 938 bin Suriyeli çocuk okul yaşına geldiğini kaydetti. “Bunların yarısına yakını okula kayıtlı” diyen Finney, “Eğitim Bakanlığı’na göre sürecin normalleşmesi için 20 bin yeni sınıf gerekecek. Eğitim kalitesi düşebilir okul sayısı artmazsa” dedi.

Çocuk sığınmacıları ve en çok da eğitimlerini destekleyen projeler gerçekleştiren Save The Children Türkiye Direktörü Finney, “2018 itibariyle 938 bin Suriyeli çocuk okul yaşına geldi. Bunların yarısından fazlası okula kayıtlı.
Eğitim Bakanlığı’na göre sürecin normalleşmesi için 20 bin yeni sınıf gerekecek. Eğitim kalitesi düşebilir okul sayısı artmazsa. Çözüm mevcut sistemin geliştirilmesi. O yüzden de bu konu çok daha acil.Türkiye’nin çocuk nüfusunun da eğitim kalitesinin düşmesi riski var” değerlendirmesi yaptı.

“Türkiye’de üç yıl önce ortalama sınıf nüfusu 25’ti fakat üç yılda bu ortalama 2018’de 38-39’a çıkmış” ifadelerini kullanan Finney, “Okul sayısı artmazsa öğrencilerin de eğitim kalitesi düşebilir

Türkiye’de Aile ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile yakından çalışıyoruz. Özel ihtiyaçları olan çocuklar var sığınmacılar arasında ve bakanlığın sosyal refah sisteminin bu aileleri de kapsaması için çalışmalar yapıyoruz” diye belirtti.

Eğitimin kalitesi düşebilir
Finney’in açıklamasından öne çıkan satırbaşları şöyle:

»Çocuk koruma en kırılgan çocukları kapsıyor: Okuldan atılma tehlikesi olanları, aile bireylerinden biri kayıp olan çocukları, ev içi şiddete ve zorbalığa maruz kalanları kapsıyor.

»Sığınmacı çocuklar için eğitimden sonra en önemli sorun ise ailenin çocuklara doğru yemekleri verebilecek, okulunu bitirmesini sağlayabilecek yeterli parası olmaması.

»Sığınmacı çocuklar Türkiye’ye geldiklerinde çok berbat şeyler yaşadı. Yaptığımız çalışmalar toksik stres de dediğimiz çok uzun süren strese bağlı tramvalar, davranış bozukluğu ve öğrenme zorluğu yaşamaya başladıklarını gösterdi.

»Son olarak da çocukların eğitimi için uğraşsak da bu çocukların ileride istihdam pazarına girmesi de düşünülmesi gereken başka bir zorluk. Okula giden çocukların sayısı artıyor. Peki iş nasıl bulacaklar ve Türkiye ekonomisine entegre olacaklar?

»Bazen ekonomik baskılardan dolayı okulu bitirmeleri zor. Dili öğrenmedilerse de işler zor.

»Şu ana kadar toplam 300 bin Suriyeli bebek Türkiye’de doğdu ve her gün 250 Suriyeli bebek Türkiye’de doğuyor. Bu nesil kim olduğuyla ilgili sorular da soracak.

Alman hükümetinden Suriye’ye: Seyirci kalamayız

Alman hükümeti, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın Nisan ayı başında imzaladığı ve hükümete yeni imar planları için yetki veren kararnameye sert tepki gösterdi.

Hükümet sözcü vekili Ulrike Demmer kararname nedeniyle son derece endişeli olduklarını belirterek “Suriye rejimi ve müttefiklerinin bilinçli bir şekilde muhalif bölgeleri abluka altına aldığını, bombaladığını, insanları açlığa terk ederek evlerini terk etmeye zorladığını” ileri sürdü.

DW Türkçe’nin haberine göre Suriye’de iç savaşın başladığı 2011 yılından bu yana 11 milyonu aşkın Suriyelinin evini terk etmek zorunda kaldığına ve beş milyon kişinin yurt dışına kaçtığına dikkat çeken Demmer, “Şimdi ise derme çatma bahanelerle ülkeden kaçmış insanların malı mülkü ellerinden alınmaya çalışılıyor” dedi. Hükümet sözcü vekili, bu durumun sığınmacıların ülkelerine dönmelerini zorlaştıracağını da belirterek, “Rejimin bu girişimi karşısında seyirci kalmamız beklenemez” diye konuştu. Alman hükümetinin konuyla ilgili BM Güvenlik Konseyi ve BM’ye üye ülkelerle görüşmeler yürüttüğü de bildirildi.

Süddeutsche Zeitung, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın 4 Nisan’da imzaladığı bir kararnameyle hükümete yeni imar planları yapma yetkisi verdiğini, resmi kadastrosu bulunmayan ya da savaşta tahrip olan yapıların durumunun söz konusu bölgelerdeki uzman komitelerinde açıklığa kavuşturulacağını bildirmişti. Kararnameye göre, imar planının oluşturulması sonrasında arazi, bina ve daire sahiplerinin 30 gün içinde söz konusu mülkün kendilerine ait olduğunu gösteren kanıt ibraz etmesi gerekiyor.

Gazete, Dünya Bankası verilerine göre Suriye topraklarının sadece yaklaşık yarısının kadastrosu bulunduğuna dikkat çekerek, kararnamenin özellikle kent ve imar planlaması olmayan kaçak yapılaşmanın olduğu bölgelerde sorunlara yol açacağını belirtti. 2004 yılı verilerine göre Suriye’de dairelerin yüzde 40’ının kaçak yapılaşma bölgelerinde bulunduğu, bu tür bölgelerde ağırlıklı olarak cihatçı ailelerinin yaşadığı kaydediliyor.

Norveç Mülteciler Konseyi verilerine göre komşu ülkelere sığınan Suriyelilerin üçte ikisi Suriye’deyken kendi ev ya da dairesinde oturmasına rağmen sadece yüzde 17’sinin elinde tapu bulunuyor.

Kararnamede ağırlıklı olarak Halep, Şam, Humus gibi büyük kentlerin dış mahalleleri ya da kent yakınlarındaki arazilerin etkileneceği belirtiliyor. 2011 yılı Mart ayında başlayan iç savaş süresince 5 milyon 100 bin Suriyeli yurtdışına kaçarken 6 milyonu aşkın Suriyeli ülke içinde yer değiştirmek zorunda kaldı.