Çadırda havasız bırakılan 100 koyun yaşamını yitirdi

Erzurum’un Oltu ilçesinde, Adem Sağdıç’a (42) ait 100 koyun, gece bırakıldığı çadır ahırda havasız kalarak hayatını kaybetti.

İlçenin Cumhuriyet Mahallesi’nde yaşayan besici Adem Sağdıç, afat evler mevkinde çadır ahıra dün saat 19.00 sularında otlamaktan gelen 100 koyun ile bir keçisini bıraktı.

Bugün sabah hayvanları çıkarmak için ahıra giren Adem Sağdıç, 100 koyununun havasızlıktan yaşamını yitirdiğini gördü. Sağdıç, koyunlarının yarısını borç para ile aldığını söyledi. Devlet büyüklerinden yardım beklediğini ifade eden Sağdıç, “Dün otlamaktan gelen 100 koyun ve bir keçiyi her zaman bıraktığım çadır ahıra kapattım. Hava çok yağışılıydı. Üşümesinler diye kapıyı kapattım. Sanırım havasızlıktan telef olmuş. Geriye bir tek keçi kaldı. Ne yapacağımı bilmiyorum” diye konuştu.

Yaşamını yitiren koyunların İlçe Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü ekipleri tarafından tutulacak raporun ardından gömüleceği bildirildi.

(DHA)

CNN Türk’te bir ayrılık daha

Doğan Yayın Grubu’nun Demirören Grubu’na satılmasından sonra işten çıkarmalar sürüyor. 2001 yılından beri kanal bünyesinde görev yapan sunucu Ahu Özyurt’un işine son verildi.

CNN Türk, Ahu Özyurt’la da yollarını ayırdı. 17 senedir CNN Türk’te birçok kademede görev yapan Ahu Özyurt, kanalda haftada iki akşam “Türkiye’nin Gündemi” programını, sabahları ise haftaiçi hergün “10’dan Sonra” programını sunuyordu.

CNN TÜRK VE KANAL D’DEN ŞİMDİYE KADAR AYRILANLAR

Önce CNN Türk Genel Müdürü Erdoğan Aktaş’ın işine son verildi. 2006 yılından bu yana Doğan Grubu’nda çalışan CNN Türk Programlar Koordinatörü Aslı Öymen’in kanalla yollar ayrıldı. Öymen, aynı zamanda “Afiş” adlı kültür sanat programını hazırlayıp sunmaktaydı.

CNN Türk Ekonomi Müdürü ve hafta içi her sabah ekrana gelen Parametre programının sunucusu Ebru Baki ile de yollar ayrıldı.

Ebru Baki sosyal medya hesabından da ayrılığına ilişkin bir fotoğraf paylaştı.

Ayrıca, cnnturk.com.tr Yayın Yönetmeni Umut Alphan ve CNN Türk Haber Programları Müdürü Cansel Poyraz’la da yollar ayrıldı.

Melis Alphan’ın da geçen ay Hürriyet’le yolları ayrılmıştı.

Savaştan mutlulukla çıkan ülke: Vietnam

Vietnam, 1950’lilerin ortalarından itibaren 35 yıl boyunca Fransızlar, Birleşik Amerikalılar ve komşu Kamboçya ile savaştaydı ve bu savaşlarda 3,5 milyona yakın Vietnamlı hayatını kaybetti. Henüz son 25 yıldır ülkelerinde barışı hissedebiliyorlar. Bin yıllık tapınaklarının üzerine düşen bombaların yarattığı harabeleri ve çukurları gidip gördüğünüzde, ülke bu felaketleri görmeseydi bugün nerede olurdu diye düşünmemek mümkün değil.

Vietnam’ın resmi adı Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti. 1945’teki Vietnam Bağımsızlık Hareketi’nin önderi, Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’nin kurucusu, halk için “ulu önder” statüsündeki Ho Chi Minh, ya da Vietnamlıların tabiriyle “Ho Amca”, Anıtkabir’e oldukça benzeyen bir mimari eser olan mozolesinden bugün şehri gözetliyor. Ho Chi Minh, eski adı Saygon olan Vietnam’ın en büyük şehrine adını vermekle kalmamış elbette, müzikten sinemaya, resim sanatından heykellere ülkenin her köşesinde varlığını size hissettiriyor, okullardaki her sınıfta tahtanın üzerine asılı portresiyle de dahil. Sosyalizmin, iyi ve kötü yanlarıyla hayatın her alanında halen kendini güçlü biçimde hissettirdiği ülkede şehir ve köy yaşamının, 2 bölüm boyunca bahsedeceğimiz zorlukları da mevcut. Fakat Vietnam halkı geçmişindeki bunca acıya ve günlük hayattaki zorluklara rağmen hayatından memnun, stresten uzak ve hatta düpedüz mutlu. Komşu Tayland uzun yıllar turizmde pastanın büyük dilimine sahipti, Vietnam ise son 10 yıla kadar büyük kalabalıklardan uzak kalmayı başardı, ancak muhteşem doğal güzellikleri, iklim ve kültür açısından çeşitliliği ile büyük şehirlerdeki eğlenceli gece hayatı ülkenin popülaritesini giderek artırdı. Şöyle anlatalım; Tayland’a 1 yıl içinde gelen turist sayısı halen Vietnam’ın 3 katı civarında, ancak son 20 yılda Tayland’ın ziyaretçi sayısı % 450 artarken, Vietnam’ın ziyaretçi sayısı % 760 oranında arttı ve 13 milyona ulaştı. Biz de Vietnam’ın orta kısmından kuzey sınırına kadar ulaşan 16 günlük bir yolculuk yaptık. Bizi Hong Kong’dan Da Nang’a getiren Hong Kong Express uçağından inerek başlayalım.

savastan-mutlulukla-cikan-ulke-vietnam-462998-1.

Da Nang ve Sonu Gelmeyen Sahili
Da Nang, başkent Hanoi ve Ho Chi Minh’den sonra Vietnam’ın en büyük üçüncü şehri. Genelde bir endüstri şehri olarak bilinmesi onun turistler tarafından çok fazla ziyaret edilmemesine yol açmış, bu yüzden de genelde 30 kilometre güneydeki, turistlerin göz bebeği Hôi An’dan günübirlik düzenlenen turların merkezi durumunda. Ancak biz klasik turist davranışlarından ve turlardan uzak durmaya çalıştığımız için Da Nang’da 2 gece geçirmeye karar verdik ve şehirden ayrılırken bunun ne kadar doğru bir karar olduğunu anladık. Vietnam’a ayak bastığımızda gözümüze ilk çarpan şey, akşam 10 sularında kafelerin tıklım tıklım olduğu ve seyyar yemek tezgâhının etrafına 5 tane plastik masa ve 20 tane plastik iskemle atan herkesin bir açık hava lokantası kurduğu. Bir de tabii, daha önce de birçok kez duyduğumuz, yiyecek-içecek fiyatlarının aşırı ucuzluğu. Şöyle diyelim, Vietnam’da orta halli bir lokantada başlangıç, ana yemek ve 2 şişe bira için ödediğiniz rakam kişi başı 30 TL (!) civarında. Eğer bu yemeği, sokak tezgâhlarında yerseniz fiyat 20 TL civarına kadar geriliyor. Hatta Vietnam’da kaldığımız 16 gün boyunca herhangi bir yemek için ödediğimiz en yüksek rakam kişi başı 200 TL idi ve onu da yolculuğun sonunun gelmesinin şerefine lüks bir otelin açık büfesine ödemiştik. Bu fiyatlara rağmen Vietnam mutfağı porsiyon konusunda da oldukça cömert. Yani oldukça cüzi rakamlara karnınızı doyurmadan sofradan kalkmanız oldukça zor.

Da Nang’ın 5 kilometre uzunluğundaki, bir zamanlar Vietnam Savaşı’nda çok önemli bir rol oynayan sahili bugün tertemiz kumsalı ve deniziyle harika bir plaja dönüşmüş durumda. Bu plajın bittiği ve şehir merkeziyle birleştiği noktada deniz ürünlerini sofralarına taşıyan lokantalar ve gece hayatını renklendiren barlar başlıyor. Da Nang’daki ikinci günümüzde istikamet, şehrin sembolü haline gelen Mermer Dağları. Birbirine yakın konuşlanmış ve en yükseği 500 metre yüksekliğindeki bu doğal yapılar içlerinde bir dolu küçük tapınak mağaza bulunduruyor. Bu mağaralardan en ünlüsü savaş zamanında hastane olarak kullanılan ve tepesine düşen bombaların açtığı delikten giren gün ışığıyla bir tapınağa dönüştürülen Hoa Nghiem. Mermer Dağları’nın en yüksekte bulunan 2 noktasından Da Nang şehrinin panoramik görüntüsünü de izleyebilirsiniz.

Renk ve Terziler Cenneti Hoi An
Ertesi gün güneydeki rengârenk Hôi An’a gitme zamanı. Ama size Da Nang’daki son gecemizde gittiğimiz harika bir lokantayı önermem lazım. Lokantalar bölgesinde, çıkmaz bir sokağın sonuna kurulmuş Thung Phi BBQ. Hem masanın üzerindeki ızgarada kendi et veya sebzelerinizi pişireceğiniz hem de kendi mutfaklarında pişirdikleri nefis şehriye (noodle) tabaklarını tadabileceğiniz Thung Phi, 16 günlük yolculuğumuzun zirve anlarından birisiydi. Burada ulaşımla da ilgili hemen bir tavsiye verelim. Vietnam’ın büyük şehirlerinde, şehir içi veya birbirine yakın iki şehir arasındaki yolculuk için tek seçeneğiniz Uber olmalı (tabii mobilet kiralamak ya da şehirler arası otobüsleri de kullanmak mümkün, ancak otobüs seçeneği 50 kilometreden daha uzak mesafeler için daha uygun). Biz Da Nang-Hoi An arasındaki 30 kilometre için Uber’e 358 bin Dong ödedik ve bu 60 TL’ye denk geliyor. Aşağıda şehirlerarası otobüslerden de bahsedeceğim.
Hôi An, aynen Da Nang gibi Vietnam’ın doğu kıyısında, turistlerin uğrak yeri pozisyonunda, tarihi kısmı UNESCO Dünya Mirası Listesinde olan, 120 bin nüfuslu bir şehir. Tam 400 otele ev sahipliği yapan bu küçük (!) şehrin sokakları, özellikle akşam saatlerinde büyük kalabalıkların sahnesine dönüşüyor. Özellikle de Thu Bộn Nehri’ne bırakılan renkli fenerlerin oluşturduğu, Işıklar Köprüsü’nden izleyebileceğiniz muhteşem görüntü ve nehrin kenarında sıralanmış tıka basa dolu barlar Vietnam’ın reklam yüzlerinden birisi. Biz nehir kenarının hemen arka sokağında, Lumpia adındaki Vietnam börekleri ile (bizdeki sigara böreğinin daha ince hamurla yapılanı) bizleri büyüleyen Nostalife’ta akşam yemeğini yedik ki bu da Vietnam yolculuğundan tavsiye vereceğimiz ikinci harika mekân. Hôi An’ın ünü Vietnam’a yayılan bir başka tarafı terzileri. Şehrin hemen her kısmında bulacağınız terziler sabah erkenden ölçülerinizi alıp, akşam saatlerinde takım elbisenizi veya bir balo kıyafetini teslim edebiliyorlar. Ancak belirteyim bu daha çok Avrupa ve Amerikalılara hitap eden bir pazar. Zira fiyatlar Türkiye ile hemen hemen aynı, tabii burada size özel yapılmış ve birkaç saat içinde teslim edilebilen kıyafetler söz konusu. Bavul veya sırt çantanızda yer varsa düşünülebilir.

savastan-mutlulukla-cikan-ulke-vietnam-462996-1.

Bombaların yıktığı tapınaklar ve eski başkent
Hôi An’dan ayrılmadan önce yolumuz 8. ve 10. asır arasında inşa edilmiş ve Vietnam Savaşı’nda üzerine düşen bombalar sebebiyle sadece birkaç binası ilk halini koruyabilmiş My Son Tapınağı var. Bombaların harap ettiği eski tapınaklar bugün üzerinde bitkilerin büyümesi ile başka bir güzelliğe bürünmüş durumda. Biz bu güzellikleri geride bırakıp eski başkent Hue’nin yolunu tutuyoruz. Vietnam otobüslerine girerken şöför size ayakkabılarınızı çıkarmanızı söyleyip onları bir poşete koyarak size teslim ediyor. Ardından 3 sıra halinde, ranza tipinde 2 katlı ve 45 derece yatabilen koltuklara uzanmış halde yolculuk ediyorsunuz. 130 kilometre ötedeki Hue’ye otobüs yolculuğunun fiyatı sadece 8 TL.
15 gün sonra ikinci bölümde sizleri, eski başkentten başlayıp bugünkü başkent Hanoi ve tarifsiz doğal güzelliklerle dolu Ninh Binh, Sapa ve Ha Long Körfezi’ne götüreceğiz.

savastan-mutlulukla-cikan-ulke-vietnam-462997-1.

Dolunay Soysert: Çok istiyorum, dolsun şu salon erkeklerle

Tiyatro oyuncusu Dolunay Soysert, yazar Seray Şahiner’in Kul romanından tiyatroya uyarlanan oyunda ‘Mercan’ isimli karakteri canlandırıyor.

Habertürk’ten Ekin Türkantos’a konuşan Soysert, tiyatroda kadının yerinin sağlamlaşmasından yana mutluluğunu ifade ederek, “Şununla ilgili olabilir, sesinizin kısıldığı yerde sesinizi daha çok çıkarasınız gelir. Üstümüze basıldıkça “Bir dakika buradayım” deme ihtiyacı geldi herkese. Yazarına da geldi, yönetmenine de oyuncusuna da geldi. Varız yani. Hikâyelerimizle varız. Erkek hikâyelerinin bu kadar çok olduğu bir düzende bu kadar görmezden gelmek, yok saymak bir isyan hareketini başlattı. Bu hikâyeler anlatılacak, bizler anlatacağız. Hoş Hollywood da bu sendromu yaşıyor. Bu yıl Oscar törenine baktığınızda kadınlar yine isyan ederek aynı şeyi söylediler. Kadın hikâyesi demek bile beni rahatsız etmeye başladı. O kadar ayrıştırıldık ki… Bu hikâyeler hepimize dair. Senin de annen, ablan, kardeşin var” dedi.

Kul oyununda erkek seyirciyi görmemesinden dert yanan Soysert, “Geçen hafta oyunumda kadınlar matinesi gibiydik, 3 tane erkek vardı. Oyundan sonra onları tek tek tebrik ettim. Çok istiyorum, dolsun şu salon erkeklerle” dedi.

Söyleşinin tamamı şöyle:

Hayat nasıl gidiyor, mutlu musunuz?
Mutluyum, gayet güzel gidiyor. Zaten bahar geldi, mutlu olmamak mümkün değil. Zor bir kış geçirmemiş olsak da baharın gelişi insanın içinde bir sürü şeyi hareketlendiriyor. Sabah mutsuz kalkmak için bir sebep bulamıyorum. Güneş, aman çok şükür ve hayattayız.

Bir süredir Mercan sizinle yaşıyor. Kul, bir kadın hikâyesi. Hepimizin kendimizden bir şeyler bulabileceği noktalar var oyunda. Oyunu çıkarırken kaygılandığınız ya da öne çıkarmak istediğiniz neler vardı?
Önce romanı okumuştum. Seray’ı uzun süredir takip ediyordum, çok sevdiğim bir yazar. Her yerde söylemekten büyük mutluluk duyuyorum, Seray’ı tanımayan kalmasın. Özellikle kadınları çok iyi anlatan, erkeklerin çok okuması gereken bir yazar olduğunu düşünüyorum. Hani biz bizi biliyoruz. Ama o çözülmeyen, karmakarışık karakterimizin içinde bir sürü ipucu var. “Buyurun, alın okuyun Seray Şahiner” diyesim geliyor. Romanı okuduğumda çok etkilenmiştim. ‘Antabus’tan beri, “Sahne üzerinde bu kadınları canlandırmak istiyorum” gibi düşüncem vardı. Nitekim tatlı ilişkiler zinciriyle Seray ile görüştük, oyunu aldım. Mert Öner yönetmen olarak kafamdaki tek isimdi. Fazla insan araştırmadan ekibimizi kurmuş olduk.

İzlemeyenler için oyunu nasıl anlatırsınız?
Yalnızlığı, umutları, çaresizliği, insanın kaç yola gidebileceğini, şehirleşmenin kimi hayatları ne kadar sıkıştırıp yok ettiğini anlatan bir hikâye. Esas durmak istediğimiz yer yalnızlığın içinde umuda tutunma duygusuydu. Yalnız bir kadının İstanbul gibi bir şehirde çalışarak ayakları üzerinde durma çabasının yanında, çocuk ve eş özlemine aradığı çareleri çok iyi hesaplıyor. Bana da o noktadan sonra oynamak düştü.

Aslında çok yeni bir oyun, nisan itibarıyla oynamaya başladınız…
Biraz geç kalmış bir oyun olduğumuz bile söylenebilir ama ben artık sezonlara inanmıyorum. İnşallah yazları daha çok oynayalım. Eskiden sezonlar keskindi. Yazın seyirciyi salona sokmak zor oluyordu. Şimdi klimalarla seyirciyi alabiliyoruz. Beyaz yakalıların 2 hafta tatili var. Herkes şehirlerin içerisinde, sosyal hayat akıyor.

Oyunu izlerken “Mercan bu hayata mahkûm değilsin” diye düşünüp elinizden tutarak sizi o kareden çıkarmak istedim. Sıkışmışlık hissi, çaresizliği, yalnızlığı çok dokunaklı. Nasıl tepkiler aldınız?
Genelde bu yönde. Başarıya ulaştığını düşünüyorum. O fark etmediğimiz insanların hayatlarını önemsemeden kendi hayatımıza devam ediyoruz ama birileri bir yerde tıkanmış vaziyette. İşin enteresan tarafı, siz elinizi uzatsanız da Mercan’ları çıkarmanız mümkün olmuyor. Harekete başlamak için eğitim şart. Onun eğitim olarak adlandırdığı tek yer televizyon. Onunla eğleniyor, oradan öğreniyor, onunla kurduğu bir ilişki var. Televizyonun oraya ulaşılabileceğini net bir şekilde oyunla birlikte biliyorum. O hayatları görmezden gelen biri değilim ama hayatın içinde bazen farkındalığınız kendinize fokus olduğu için kaçabiliyor. Şimdi diyorum ki, ben de televizyon işi yapıyorum, buradan daha çok insana ulaşmak gerekiyor. Böyle bir mantaliteye ulaştım.

Yalnızken insanın kendini motive etmesi çok zor. Sanırım yanında birini arıyor herkes…
Bence anlatmak, paylaşmak çok önemli. Oyunda geçen en sevdiğim cümlelerden biri “Dünyanın geri kalanı, dönüp birilerine anlatmak için lazım”. Mercan’ın çevresinde kimse kalmamış, çalıştığı yerdekiler sınıfı itibarıyla onu görmezden geliyor. Evinde bir adam yaşıyormuş, o da terk edip gitmiş. Ama ne olursa olsun bir ‘can’mış. İşten geldiğinde sokakta gördüğünü anlatıyormuş. Adam esrarkeş biri, belki de hafif uyuklayarak onu onaylıyormuş. O bile onun için bir ses. O da gidince kendiyle baş başa kalıyor, o noktada sıkışıyor. Keşke doğru bir eğitim ve gerçek bir el uzatmayla Mercan’a şunu diyebilsek biz: “Sen kendi mutluluğunu ilk önce yaratacaksın.” Çünkü Mercan gibi kadınlar hep birilerini mutlu etmek üzerine eğitim almışlar, onların kodunda bu var. “Ben kimim, nasıl mutlu oluyorum?”u bilmiyorlar.

Mercan’ın yüzleştiği şey bu…
Dilekleri kendine değil, topluma ya da eşine dair. Eş, çocuk ve bir kadından oluşan fotoğraflara bir türlü giremiyor. Birilerinin koyduğu prototiplere oturmuyor. Oysa parasını kazanan bir kadın. Sosyal hayatta tek başına durabilmeyi eğer doğru eğitilseydi başarabilirdi. Ama öyle bir eğitim şansı yakalayamadığı için mutluluğu dışarıda bir eşte zannetti.

Sizin el uzatmak istediğiniz bu tip insanlar oldu mu?
Çalışma şartlarım itibarıyla çok farklı çevrelerden insanlarla ilişki kurmak zorunda kaldım. Belki bu, bana sistemin verdiği güzel bir hediye… Birine “Derdin var mı?” diye sorduğumda cevap gelir. Elimi uzatabildiğim yere uzanmaya çalışmışımdır. Yıllardır hayatıma eşlik eden, evimde çalışan bir ablam var, o benim için bir hayat arkadaşı. Kendimce, verebildiğimce bir kadın olarak fark ettiğim şeyleri onun da fark etmesini sağladım. Onun muhatap olduğu şeylerle benimkiler farklı ama ikimiz de çalışan, İstanbul’da yaşayan yalnız iki kadınız. Aslında uğraştıklarımız temel duyguda birleşiyor. Her alana yayılmış olan ötekileştirmeyi yapmamamız gerekiyor. Bir kadın olarak görevim, öncelikle hemcinslerime her yerden ulaşmaya çabalamak.

Aksi halde çok yalnızlaşıyoruz zaten…
Evet. Farklı yerlerde akan hayatlar, başka bakış açısı getirip meselenizi basitleştirebiliyor. Dertlendiğiniz şeylerin hiç uğraşılmaması gereken şeyler olduğunu fark ettiriyorlar. Her kanaldan öğrenmeye de açık olmak lazım. Dinlediğim hikâyelerle eğittiğim kadar eğitiliyorum da.

Kadın hikâyelerinin tiyatroda ilgi görmesini neye bağlıyorsunuz?
Çok şükür. Eskiden böyle değildi. Ben meslekte 25’inci yılımı dolduruyorum, kadınların oynadığı o kadar çok metin yoktu. Şimdi son dönemde bir hareket başladı, çok mutluyum. Şununla ilgili olabilir, sesinizin kısıldığı yerde sesinizi daha çok çıkarasınız gelir. Üstümüze basıldıkça “Bir dakika buradayım” deme ihtiyacı geldi herkese. Yazarına da geldi, yönetmenine de oyuncusuna da geldi. Varız yani. Hikâyelerimizle varız. Erkek hikâyelerinin bu kadar çok olduğu bir düzende bu kadar görmezden gelmek, yok saymak bir isyan hareketini başlattı. Bu hikâyeler anlatılacak, bizler anlatacağız. Hoş Hollywood da bu sendromu yaşıyor. Bu yıl Oscar törenine baktığınızda kadınlar yine isyan ederek aynı şeyi söylediler. Kadın hikâyesi demek bile beni rahatsız etmeye başladı. O kadar ayrıştırıldık ki… Bu hikâyeler hepimize dair. Senin de annen, ablan, kardeşin var. Geçen hafta oyunumda kadınlar matinesi gibiydik, 3 tane erkek vardı. Oyundan sonra onları tek tek tebrik ettim. Çok istiyorum, dolsun şu salon erkeklerle.

“Ben apartman görevlisiyim, oyununuzu izledim” diyen biri oldu mu?
Hayır, çok istiyorum. Tiyatromuzda yardımcı olarak çalışan bir ablamız var, onu zorluyorum. “Senin oynadığın saatte ben eve gitmek zorundayım, vasıta zorluğu yaşıyorum” diyor. “Oyundan sonra ben götüreceğim, ne olur bir kere izle” diyorum. Çünkü ne hissettiğini merak ediyorum. Gördüğü şeyi dinlemeyi istiyorum. Biriz, eşitiz, hepimiziz.

Mercan içinize çok işlemiş ki, mercan kolyeniz dikkatimi çekti. Bir uğuru var sanırım…
Evet. O promiyerden önce Dolunay’ın Mercan’a aldığı bir hediye.

“O ‘GİT’LERİN HEPSİ ‘GİTME’DİR ASLINDA”
Sizin de Mercan gibi, kabuğunuza çekilip yeni şeyler denediğiniz dönemler oldu mu, yalnızlığınızla nasıl başa çıkıyorsunuz?

Yalnızlığımla başa çıkmayı 40’ımdan sonra öğrendim. Çok meşgul bir hayatım vardı. Küçük yaştan beri kamera önünde, sahne üzerinde muazzam bir temponun içindeyim. Oradan oraya koşarken sadece dinlenmek ve uyumak için vakitlerim varmış. O zaman da çok dövüşmüyorsunuz kendinizle, bir akışın içerisindesiniz. Ne zaman yaş kemale eriyor, “Ben neden mutlu oluyorum, benim zevklerim ne?” diyorsunuz. Ayrıca çevreniz çok kalabalık olabilir yalnızlığınızı keşfederken. Benim iyi bir ailem ve çok iyi dostlarım oldu, çok şükür. Çok güzel bir dönemden geçtiğimi düşünüyorum. Belki de oynadığım, seçtiğim ve okumaya başladığım şeylerle “Bu yalnızlık o kadar da kötü bir şey değilmiş gözünde büyütmezsen, kendini eyleyebilmek de güzelmiş” diyorum. Eskiden beri kendi başıma seyahat eder, sevdiğim restorana tek başıma otururum. Yalnız olmayı da seçilmiş yalnızlığı da seviyorum. Biraz ufak tefek tadilatlar mı gerekiyor, heyecan mı gerekiyor, bunları sormak zorundayız. Uzun bir ömür var, öylesine yaşamaktan yana değilim. Bir şeylerin kıymeti olsun istiyorum.

Mercan kocası için “Git dedim, gitti” diyor. Biz kadınlar bunu yapar ama adamdan içten içe bir mesaj bekleriz, değil mi?
Cümlenin devamında “Yüzüne karşı ‘Git’ dedim, nikâhlı kocam neticede eve dönecek” diyor. Dönmeyince şaşırıyor. Evet, kolay “Git” diyebiliyoruz ama o ‘git’lerin altında git mi var yoksa havamızdan mı yapıyoruz? Mercan’ın çıkışını kendimde çok gördüm, ben de “Gitme” demişimdir. O “Git”lerin hepsi “Gitme”dir aslında.

Erkekler de bu yüzden kadınları hiç anlayamadıklarından yakınır ya…
Evet, aslında tersine bakmakta fayda var. (Gülüyor.)

MESAM’da Arif Sağ ekibine kıyım başladı

KARDELEN KOCATÜRK

Geçtiğimiz haftalarda Arif Sağ başkanlığındaki yönetim kurulunun tartışmalı şekilde Bakanlık tarafından görevden alındığı MESAM’da, Coşkun Sabah başkanlığındaki geçici yönetim kurulu Arif SAĞ ekibinde yer alan üst kurul üyelerini Haysiyet Kurulu’na sevk etmeye başladı.

İlk olarak genel kurul tarafından seçilen mevcut Haysiyet Kurulu’nun yerine kendi önerdikleri yeni bir Haysiyet Kurulu atanmasını sağlayan Coşkun Sabah yönetimi, eski Haysiyet Kurulu üyeleri ile birlikte Arif Sağ ekibinde yer alan pek çok eski üst kurul üyesini de Haysiyet Kurulu’na sevk etti.

MESAM Genel Kurulu’na bir aydan daha kısa bir süre kala yapılan bu operasyonla, Arif Sağ ekibine destek olan MESAM üyelerinin 31 Mayıs’ta yapılacak genel kurulda yeniden aday olmalarının önüne geçilmesinin hedeflendiği düşünülüyor. Orhan Gencebay tarafından desteklenen Coşkun Sabah yönetimi, MESAM’ı genel kurula götürmek dışında hiçbir yetkisi bulunmamasına rağmen 31 Mayıs’ta yapılacak genel kurul öncesi 50’nin üzerinde yeni üye kaydetmesi ve genel kurul tarihini Ramazan’a alması sebebi ile MESAM üyelerinin tepkisini çekmişti.

31 Mayıs’ta yapılacak MESAM Genel Kurulu’nda tekrar aday olacağını açıklayan Arif Sağ kendisine ve ekibine yapılan bu haksız ve hukuksuz uygulamalara karşı, tüm MESAM üyelerinin genel kurula katılmaları çağrısında bulunarak, “Bunlar bir yandan bizlere destek olanları Haysiyet Kurulu’na verip MESAM’dan atmaya çalışırken bir yandan da 2 ay gibi kısa bir sürede 50’den fazla yeni üye kaydederek kendi taraftarlarını çoğaltmaya çalışıyorlar” dedi.

Orhan Gencebay’ın MESAM’dan ayrılırken yazdığı istifa dilekçesinde, etnik ve mezhepsel örgütlenme vurgusu yapmasının “nefret suçu” olduğunun altını bir kez daha çizen Arif Sağ, gerek Türkiye’de gerekse uluslararası alanda bu konuyla ilgili yargıya başvuracağını açıkladı.

Kimyasala maruz kalmış sığırların geldiği Samsun’u koku sardı

Samsun’a gelen 7 bin 374 sığır yüklü geminin pis kokusu, sabah saatlerinden itibaren şehir merkezinde etkili oldu. Gündelik hayatlarına devam etmek için sokağa çıkan vatandaşlar, pis kokudan rahatsız oldu. Samsun’a getirilen gemide bulunan 7 bin 374 baş besilik sığırdan 4 bin 180 tanesi Amasya’ya, 2 bin 214’ü Kırşehir’e, 400 tanesi Ankara’ya, 350 tanesi Adana’ya ve 230 tanesi de Nevşehir’e gönderilecek. Panama bandıralı geminin 1 gün içerisinde yüklerini boşaltıp, Samsun Limanı’nı terk edeceği belirtildi.

Pis kokunun etkisinde kalan Samsunlu vatandaşlar ise sabah kalktıklarından itibaren pis kokuya maruz kaldıklarını, yetkililerin bir an önce bu soruna çare bulmaları gerektiğini söylediler.

28 bin büyükbaş hayvan ile birlikte Türkiye’ye doğru yola çıkan NADA gemisindeki hayvanların zehirli kimyasallara maruz kaldığı ortaya çıkmıştı.

Enflasyon beklentiyi aştı, dolar/TL rekor kırdı!

Güne 4.16 seviyesinde başlayan ve enflasyon rakamları açıklanmadan önce 4.17 civarında olan dolar/TL, enflasyonun beklentilerin üzerinde gelmesi sonrasında 4.23’ü geçerek rekor kırdı.

Dünyanın aktardığına göre Dolar/TL, haftaya başladığı 4.05’li seviyelerden dün sert yükselişle tarihi zirvesine yaklaştıktan sonra bugün güne 4.16 civarında başladı. Enflasyon rakamlarını açıklanmadan önce 4.17’de olan kur, enflasyonun beklentilerin üzerinde gelmesi sonrasında 4.2310’a kadar çıktı.

S&P’nin not indiriminin de etkisiyle dün gece saatlerinde 4.1880’e kadar yükselerek 4.1955 seviyesindeki tarihi zirvesine yaklaşan dolar/TL bu sabah 4.16 civarında güne başlamıştı.

Kur, saat 10.04’de 4,20’den işlem gördü.

Bahar depresyonuna dikkat

Mevsin dönüşümlerinde en sık şikayet edilen yorgunluk, uykusuzluk ve halsizliğin nedenleri ve bahar yorgunluğunun etkileri hakkında konuşan İstanbul Aydın Üniversitesi Tıp Fakültesi dahiliye uzmanı Dr. Ferit Arğun,“Bahar yorgunluğu deyip geçmemek lazım. Bu sorun bazı hastalıkların fark edilmesine engel olabilir. Her yorgunluğu bahara bağlamayın” dedi.

DEPRESYONA ZEMİN

“Mevsim geçişi aslında bir canlanmadır, vücut da bu canlanmaya eşlik etmek ister. Ama bireyin fonksiyonel kapasitesi yeterince sağlam değilse o canlanmaya eşlik edemeyebilir ve bu durum kişide depresyona zemin hazırlar” uyarısında bulunan Arğun, “Her yorgunluğu bu mevsimde oldu diye bahar yorgunluğu olarak değerlendirmemek gerekir. Ciddi bir B12 vitamin eksikliği, demir eksikliği veya vitamin D eksikliğiniz olabilir. Her birey bahar yorgunluğunu aynı yoğunlukta yaşamak durumunda değildir. Atopik (alerjik) bünyeler bahar yorgunluğundan daha fazla etkilenir ” diye konuştu.

“YAŞAMINIZ DEĞİŞİYORSA ALTINDA HASTALIK ARAMAYIN”

Mevsim değişiklikleri sonucunda yaşam biçimini hızla değiştirenlere uyarıda bulunan Arğun, “Mevsimler arası geçişte yaşam biçimimizi de aşamalı bir süreçle dönüştürmeniz gerekiyor. Güneşin doğduğu saat ile battığı saatin değişmesi uyku saatimizin de değişmesine neden olabilir. Bahara bağlı olarak dışarda daha fazla zaman geçiriyoruzdur ve bunlar birleştiğinde de uykuya daha az vakit ayırıyoruzdur. Havaların güzel olması bizi bazen sporumuzdan alıkoyabilir bu da yorgunluk olarak bize geri dönebilir. Yeme içme alışkanlığınız dışarda kalma süremize bağlı olarak değişebilir bu da vücutta sindirim sorunu yaratabilir. Tüm bu kendimizden kaynaklı nedenlerden yaşadığımız değişimlerin bahar ile ilgisi olmayabilir. Alerjik yapıdaki kişilerde durum farklıdır, havadaki polenler gün içinde yaşam kalitelerini düşürür, özellikle gece burun tıkanıklığına neden olduğundan kaliteli bir uyku alamazlar ve bu da gün içinde yorgun ve bitkin görünmelerine neden olabilir” diyerek konuşmasını sürdürdü.

“Sıcaklık ve rüzgar değişimleri fark etmesek de vücudumuzda değişim yapar, örneğin bakterilerin hareketleri azalır bu nedenle daha sık enfeksiyon kapabiliriz. Viral enfeksiyonları en çok sonbaharda görürüz ama ilkbaharda kış ile aynı seyri gösterir” diyen Arğun, havaların ısınması ile hastalıkların da hemen ortadan kalktığı yönündeki algının yanlış olduğunun altını çizdi.

“MEVSİME GÖRE YAŞAM DÜZENİNİZİ BOZMAYIN”

“Mevsim geçişlerinde giyiminize dikkat edin” diyen Arğun,”Hemen yazlıklara geçmeyin muhakkak yanınıza akşam serinliğine karşı yedek bir şeyler alın. Beslenme alışkanlığınızı bozmayın, baharın tadını çıkarmak uğruna uyku süresinizi azaltmayın, spor yapmayı ihmal etmeyin. Tüm bunlarda yapacağınız ani değişimler, yaşam kalitenizi düşürür, yorgun, uykusuz ve mutsuz bir dönem geçirirsiniz ve hastalıklara da kapı aralarsınız” dedi.

“İLAÇLARINIZI MEVSİME GÖRE YENİDEN DÜZENLEYİN”

Astım hastalarının mevsim geçişlerinde dikkatli olması gerektiğini belirten Arğun, “Atopik bir bünyeye sahipseniz, astım hastasıysanız, alerjik bir bünyeniz varsa, ilaçların basamaklı tedaviye göre verildiğini unutmayın. Özellikle astım ve allerjik rinit hastalarında hastalığı tedavi etmiyoruz, allerjen maruziyeti sonrası hastada oluşan şikâyetleri azaltmaya yönelik tedaviler uyguluyoruz. Şikâyetiniz artıkça ilaç ihtiyacınız da artıyor olabilir. Bu nedenle şikâyetleriniz artar ise doktorunuza başvurun ve ilaçlarınızı yeniden düzenlemesini isteyin” diye konuştu.

“MUHAKKAK BAHAR TEMİZLİĞİ YAPIN”

Yaşam alanlarının da mevsimle birlikte elden geçirilmesi gerektiğini dile getiren Arğun, “Evdeki allerjenlerden ilkbahar ile birlikte kurtulmak gerekir, muhakkak bahar temizliği yapılmalı. Elbise dolapları ve kitaplıklar elden geçirilmeli. Perdeler tozlar için rezevuar görevi görebileceğinden temizliğine özellikle belli aralıklarda özen gösterilmeli. Eski mobilyaların su alarak şişmesi durumunda o bölgelerde mantar oluşumuna neden olabileceği için tamiratı veya değiştirilmesi gerekebilir. Yatakların temizliği ve uzun yıllardan beri kullanılıyor ise değiştirilmesi gerekebilir. Lavabo ve banyolar detaylıca dezenfekte edilmeli, özellikle lavabo su giderleri temizlenmeli, nemli alanlarda mantar oluşumuna ve yayılımına izin verilmemeli. Özellikle ebeveyn banyolarında bulunan yer halıları ıslak ve nemli kalmamalı. Duvarlarda su sızıntısı var ise tamiratı yapılmalı. İlkbahar ile birlikte evin havalandırılması için de zamanlamaya dikkat edilmeli, sabah erken saatler yerine çiğin kalktığı 11-12 gibi saatler seçilmeli” dedi.

Arğun migren hastalarını ise, “Işığa uzun süreli maruz kalmak migren ataklarını tetikleyebilir. Göz sağlığı için, sarı nokta hastalığına yakalanmamak için mutlaka güneş gözlüğü kullanın” sözleriyle uyardı.

“ÇOCUKLARINIZIN GÖZLERİNİ GÜNEŞTEN KORUYUN”

Çocukların gözlerinin güneşe direk maruz bırakılmaması gerektiğini söyleyen Arğun, “2 yaşın altındaki çocuklarınızı baharda güneşlendirirken göz sağlığı açısından gözlerinin direkt güneşe maruz kalmasını engelleyin. Henüz kornea tabakası yeterince gelişmediğinden retina tabakasını koruyamayabilir ”dedi.

Güneşi gördüğümüz anda D vitamini aldığımız yönündeki algının da yanlış olduğunu belirten Arğun, “Vücudumuz ilkbahardaki güneşten yeterli miktarda D vitamini almaz, bu nedenle D vitamini takviyesine devam edin. Güneş ışınlarının derimize direkt teması ile D vitaminini, Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında daha fazla sentezleriz” ifadelerini kullandı.

Arğun, sağlıklı bir yaşam için su tüketimine dikkat edilmesi gerektiğinin de altını çizdi, “İlkbahar ile birlikte, sıcaklığın artmasına bağlı olarak su tüketimini artırın. Yaz ile birlikte mineralli su tüketmeye başlayın. Özellikle güneşlendikten sonra ya da spordan sonra mineralli su, soda için.” (DHA)

İsrail’in 30 Mart’tan bu yana öldürdüğü Filistinli sayısı 46’ya

İsrail’in dünkü “Büyük Geri Dönüş Yürüyüşü”ne yaptığı saldırıda vurulan 14 yaşındaki Azzam Awaed’in bu sabah yaşamını yitirdiği öğrenildi. Awaed’le birlikte yürüyüşün başladığı 30 Mart tarihinden itibaren İsrail’in öldürdüğü Filistinlilerin sayısı 46’ya yükseldi.

Filistin Sağlık Bakanlığı dün Gazze’de düzenlenen “Büyük Geri Dönüş Yürüyüşü’nde İsrailli bir keskin nişancı asker tarafından vurulan 14 yaşındaki Azzam Awaed’in bu sabah yaşamını yitirdiğini açıkladı.

“Büyük Dönüş Yürüyüşü” kapsamında Gazze sınırında haftalardır süren eylemlerde İsrail askerlerinin saldırıları sonucunda çok sayıda Filistinli yaralanırken ölenlerin sayısı 46’ya yükseldi. Dünkü gösterilerde 29 yaşındaki Abdul al-Salam Bakir, 22 yaşındaki Halil Naim Mustafa Atta ile 21 yaşındaki Muhammed Amin El-Macid yaşamını yitirmişti.

Filistin Sağlık Bakanlığı İsrail saldırılarında ölen Filistinlilerin isim listesini de yayımladı.

BM’den İsrail’e uyarı

Birleşmiş Milletler (BM), İsrail’e Gazze- İsrail sınırında Büyük Geri Dönüş Yürüyüşü gösterileri düzenleyen Filistinlilere karşı aşırı güç kullanmaması yönünde çağrıda bulundu. BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği (OHCHR) Üyesi Zeid Ra’ad Al Hussein geçen ay boyunca 40’ı aşkın Filistinli’nin öldüğüne ve 5 bin 500’den fazla insanın yaralandığına dikkat çekerek, “Her hafta, silahsız göstericilere karşı ölümcül güç kullanma vakalarına tanık oluyoruz” dedi.

BM ve uluslararası kuruluşların uyarılarına rağmen durumun değişmediğine dikkat çeken Zeid Ra’ad Al Hussein, gösterilerde hayatlarını kaybedenlerin silahsız siviller olduğuna vurguladı. Göstericilerin İsrail askerlerine ciddi bir tehdit oluşturmamasına karşın İsrail kolluk kuvvetlerinin, Filistinlilere karşı aşırı güç kullandığını belirten Al Hussein, “Protestonun son dört haftasında dört kişinin İsrail kuvvetleri tarafından, baş veya boyun bölgesine hedef alınan mermi ile vurularak öldürüldüğü tespit edilmiştir. 233 kişide uzuvların ampütasyonu da dahil olmak üzere ömür boyu süren sakatlıklarla sonuçlanacak kalıcı yaralanmalara maruz kalmıştır” şeklinde konuştu.

OHCHR kayıtlarına göre, 14 yaşında bir çocuk olan Ayyoub’un, 20 Nisan’da bir mermiyle öldürüldüğünü vurgulayan Yüksek Komiserlik Üyesi, “Savunma pozisyonlarındaki ağır korunan güvenlik güçlerine karşı yakılan lastiklerin, atılan taş ve molotofların ciddi bir tehdit olarak görülmesi oldukça zordur” ifadelerini kullandı.

Yaşanan yaralanmaların hesabının sorulması gerektiğini söyleyen üye, bunun yapılmaması halinde gelecekte insan hakları ihlallerinin yaşanabileceğini söyledi.

***

Yaralanan çocuk hayatını kaybetti

Filistin Sağlık Bakanlığı, dün Gazze Şeridi’ndeki Büyük Dönüş Yürüyüşü’nde, Han Yunus’ta İsrail askerleri tarafından başından vurularak yaralanan çocuğun bugün hayatını kaybettiğini duyurdu. Han Yunus’un doğusunda Huza kasabası yakınlarında başından vurularak ağır yaralanan Azem Hilal Uveyda (14) isimli çocuk kaldırıldığı Gazze Avrupa Hastanesinde bu sabah hayatını kaybetti.