Yarkadaş: CAL’da birçok öğrenci zehirlendi, skandalın üstü örtülmeye çalışılıyor

Adı ”okul müdürünün düzenlediği köfte ve sucuk partileri”yle gündemden düşmeyen Cağaloğlu Anadolu Lisesi’nde bu kez de zehirlenme skandalı yaşandı. Skandalı TBMM’ye taşıyan CHP İstanbul Milletvekili Barış Yarkadaş, öğrencilerin okulda içtikleri sudan zehirlendiğini belirterek, konunun araştırılmasını istedi.

Yarkadaş şöyle konuştu:

“Cağaloğlu Anadolu Lisesi’nde birkaç gün önce sular kesiliyor. Okul yönetimi bunun üzerine, dışarıdan su getirtiyor. Bu sudan içen öğrencilerin bir kısmı kaldıkları pansiyonda, bir kısmı ise evlerinde rahatsızlanıyor. Okul Aile Birliği’ne giden çok sayıda şikayet sonrası durum Müdür Necati Yener’e aktarılıyor. Yener ise sorun çözmek yerine aileleri ‘provokasyon yapmak’la suçluyor. Böylece sorumsuzluğunu gizlemeye çalışıyor. Öğrenciler ise bu sırada yüksek ateşten dolayı kusma ve halsizlik yüzünden yataktan kalkamıyor.”

“PARTİZANLIĞIN GELDİĞİ NOKTA…”

Okul Müdürü Necati Yener’in, sırtını AKP’li İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve bakanlık bürokratlarına yasladığı için kendisini dokunulmaz gördüğünü belirten Yarkadaş, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Partizanlık, liyakatsızlık ve sorumsuzluk öğrencilerin canına mal olacak. Aynı müdür, daha önce de nereden alındığı belli olmayan sucukları öğrencilere yedirmeye çalışmıştı. Neyse ki; hiçbir öğrenci getirilen sucukları yemedi de zehirlenmekten kurtuldu… Ancak öğrenciler bir dahaki sefere, bu kadar şanslı olmayabilir. Milli Eğitim Bakanlığı, tarikat dayanışmasını bırakmalı ve okul müdürünü derhal görevden almalıdır. Müdürün görevden el çektirilmesi için öğrencilerin başına daha büyük bir felaket gelmesi mi bekleniyor!”

“AİLELER BASKI ALTINDA”

Çocuklarına “gıda zehirlenmesi” teşhisi konulan çok sayıda anne ve babanın kendisini aradığını belirten Yarkadaş, “Aileler kamuoyunda seslerini duyuramıyor. Çünkü müdür aileleri arayıp adeta tehdit ediyor. Adeta bir ‘Ali kıran baş kesen’ tavrı var. Öğrencilerin ve ailelerin bu zulümden bir an önce kurtarılması gerekiyor” dedi. Yarkadaş, İstanbul Tabip Odası’nı da okulda sağlık taraması yapmaya davet etti.

“HESAPLAR DA İNCELENSİN…”

Okulun tüm hesaplarının da incelenmesi gerektiğini belirten Yarkadaş, “Okulun gelir ve giderlerinin düzgün ve yasalara uygun tutulmadığı da beliniyor. Milli Eğitim Bakanlığı, bu müdürden neden çekiniyor? Müfettişlerin tüm raporları sümen altı ediliyor. Bakan İsmet Yılmaz bu müdürden neden korkuyor?” diye sordu. Yarkadaş, konunun tüm boyutlarını araştırma önergesi olarak meclise taşıdığını da dile getirdi. CHP’li vekil, okul müdürünün öğrencilere kötü davrandığını da yineledi.

Acil servis kaosuna ‘pansuman çözüm’

BURCU CANSU

Sağlık alanında en ciddi sorunların yaşandığı acil servisler için “göstermelik” bir düzenleme daha “müjde” diye duyuruldu. Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Eyüp Gümüş, acil servislerdeki yoğunluğu azaltmak için Aile Sağlığı Merkezleri’nin (ASM) , radyoloji ve laboratuvar hizmetlerinin de olacağı mini bir hastane görevi göreceğini açıkladı.

Gümüş, acil servislerde yaşanan yoğunluk sorununun çözümü için Sağlık Bakanlığı’nın, aile hekimlerinin daha çok rol alacağı yeni uygulama başlatacaklarını, bu kapsamda 75 bin nüfuslu yerlere kurulacak mini hastanelerin saat 23.00’e kadar açık olacağını duyurdu. TTB Merkez Konseyi Başkanı Raşit Tükel, “İçinden çıkılamaz hale gelen sağlık sistemi ‘pansuman’ tedbirlerle çözülemez” dedi.

Sağlık sisteminin içinden çıkılamaz bir kaosa dönüştüğünü belirten Tükel, öncelikle acil servislere başvurunun nedenlerinin doğru anlaşılması gerektiğini ifade etti. Tükel, bakanlığın mini hastane projesi ile ilgili BirGün’e şu değerlendirmeyi yaptı:

“SGK verilerine göre 2017 yılında herhangi bir kapsamda sosyal güvencesi olmayan, çalışmayan, SGK’dan gelir ve aylık almayan, 18 yaşını doldurmuş ve öğrenci olmayan ve aylık geliri asgari ücretin üçte birinden az olan 8 milyon yurttaş tespit edildi. 6,4 milyon yurttaş ise prim borcunu ödeyemedi ve sigorta kapsamı dışında kaldı. Bu insanlar sağlık hizmetine ulaşabilmek için acil servislere başvuruyor. Sağlık hizmetine erişim engelleri yüzünden acil sağlık hizmetlerinin amaç dışı kullanımı artmış, gerçekten acil olarak sağlık hizmeti alması gereken hastaların acil sağlık hizmetlerinden yararlanması zorlaşmıştır. Hem acil hastalar, hem yoksul hastalar, hem de uzun saatler yoğun olarak çalışan sağlık emekçileri aleyhine düzenlemeler peş peşe gelmeye başlamıştır. Bu düzenlemelerin hiçbirisi acil servise gereksiz başvurulara yol açan etmenleri ortadan kaldırmaya yönelik olmadığı için, acillerde yaşanan sorunları çözmeye yetmemektedir. Sağlık Bakanlığı, sorunun sonuçlarına odaklanmak yerine nedenlerini çözmeye yönelik uygulamaları hayata geçirmelidir.”

100 milyondan fazla başvuru
AKP Hükümetlerinin Sağlıkta Dönüşüm Projesi kapsamında ‘kışkırtılmış’ sağlık hizmetleri sebebiyle 80 milyonluk Türkiye’de acile başvuranların sayısının yılda 100 milyondan fazla olduğuna dikkati çeken Tükel, şunları söyledi:
“Sağlık kurumları işletmelere, sağlık hizmetlerini ticari bir faaliyete dönüştüren ‘kışkırtılmış bir talep’ yaratan sağlık sistemi oluşturuldu. Sağlık Bakanlığı tarafından yayımlanan Sağlık İstatistikleri Yıllığı’na göre, 2002-2016 yılları arasında Sağlık Bakanlığı’na bağlı hastanelerin sayısı yüzde 13 artarken, bu hastanelere başvuran hasta sayısında yüzde 210, ameliyat sayısında yüzde 130 artış görüldü. 2002 yılında yılda 3.1 kez hekime başvuran yurttaşlarımız, 2016 yılına gelindiğinde yılda ortalama 8.6 kez hekime gider oldu. Sağlıkta Dönüşüm Programı, sağlık sistemini felç etti. Çözüm için sağlık sistemi düzeltilmelidir. Sağlık sistemi düzeltilmeden acil servislerde yaşanan sorun çözülemez.”

Sorun kronikleşti
Tükel, “Performans sistemi dayatması da sağlık hizmetlerinde niteliği düşürdü. Hastane hastane dolaşan yurttaş ‘tedavi olmak’ ya da aylar sonrasına sıra verilen ‘tetkiklerini yaptırabilmek’ için acil servislere gidiyor. Sağlık sisteminde yaşanan sorun artık kronikleşti. Sağlık sistemini kar getiren işletme gibi gören anlayış düzelmedikçe mini hastanelerde hasta için yeni bir başvuru noktası, hekim için de fazla mesaiden başka bir şey ifade etmiyor” ​dedi.

‘Ben anlamakla ilgileniyorum’

Fasa Fiso’yu okumaya başlayınca Teoman’ın çocukken yazdığı günlüğü okuyormuşum gibi hissettim. Nefret ettiği şeyleri söylerken rahat olan ancak sevdiği şeyleri söylerken çekinen bir adam vardı. Özel hayatı hep merak edilen bir rock yıldızının, anılarını tüm çıplaklığı ile anlatması çok rastlanan bir şey değildir. Kitapta öne çıkan birçok konu var. Vazgeçmemek, başkalarının senin hakkın düşündüğü şeylerin önemi-önemsizliği gibi. Bir bölümde Teoman sahneye çıkmadan önceki heyecanından bahsediyor ki, muhtemelen okuyan herkes çok şaşırmıştır. Kariyerine tanıklık ederken, beni en çok etkileyen şey, başkaları için gereksiz görünen detayların, onun için ne kadar önemli olduğunu hissetiğim anlardı. Müziği bıraktığı dönemi anlattığı bölüme geldiğimizde ise zaten çoktan ikna oluyor ve “İyi ki bırakıyor” noktasına geliyoruz. Teoman, hiçbir röportajında ezberlenmiş cümleler kuran biri olmadı. Kitabı da aynı samimiyetle yazmış. Şarkı, anı, roman ya da araştırma… Keşke yeniden yazsa, yazmayı hiç bırakmasa. Teoman’la hep kitap etiketiyle yayımladığı Fasa Fiso hakkında konuştuk.

»Kitapta bir başarı hikâyesi ile karşılaşıyorum. Hayatında tesadüflere neredeyse hiç yer yok. Çok çalışıp ve vazgeçmemişsin.Endişelerin çok insani. Kendine haksızlık etmiyor musun?

Ben sizin anlattığınız gibi görmüyorum. Daha doğrusu başarıyı elde ettikten sonra, öyle görmüyorum. Zaten benim tatminsizliğimin, müzikteki başarımla pek ilgisi yok. Kendimi hedefler koyarken, motive ederken beğeniyorum ben, asıl dert ettiğim konu bu. Motive olamıyorum, heveslenemiyorum.

»Elvis Presley ya da diğer tüm kahramanların, mutlu muydular?

Mutlusu vardır, mutsuzu vardır ama Elvis mutsuz gitti bence. Las Vegas’ta, ölmeden önce verdiği son konserlerinden birini seyrettim YouTube’da. Gereksiz yere telaş yapıyor, şarkının sözlerini yanlış söylüyor ve gözlerinden uzun uzun yaşlar dökülüyor. Görüntü çok acıklıydı.

»Yaşadığın bu coğrafyada olmasaydın sence bu kadar dikkat çeker miydin?

Bu coğrafyada doğup büyümüş olmasaydım da, benzer bir şeyler yapmaya çalışırdım herhalde. Sıradan şeylere özenmiyordum küçükken. Ama bende tüm dünyada geçerli olan, müzikal bir yetenek filan yok. Yine de kendime bir yol bulur, bir şeyler yaparmışım gibi geliyor. Hem hayalci hem de hırslı biriyim. Ya da eskiden öyleydim.

»Hakkında çok şey bildiğini düşünen insanlardan hoşlanmadığını yazmışsın. Bu kitapla seninle ilgili her şeyi bildiğini düşünen insanlar oluşturdun çevrende.

Bence ne kadar şey söylenirse söylensin, bir insan hakkında çok şey bilinemez. Kendi kendimizi bile zor tanıyoruz. Ama bu kitapta, birçok boyutumdan, birçok hikâye mevcut. Bana dair fikir verecektir okuyucuya.

»Deri ceketlerin duruyor mu?

Eskiden satın almak için çırpındığım deri ceketlerim durmuyor. Artık giymediğim kıyafetlerime karşı duygusal bağım kalmadığı için atmış olmalıyım. Ya da daha büyük ihtimal, birilerine vermişimdir.

»Kitabın ilk cümlesinden son cümlesine kadar, ilkokulun ilk günü fotoğraf çektiren Teoman vardı hep karşımda. Bu yüzden de film seyredince yönetmen olmak istemek, şiir okuyunca şair olmak istemek hiç kötü bir şey gibi gelmedi.

Bana da gelmiyor zaten. Hatta sevimli ve işlevli olduğunu da düşünüyorum bu özenme meselesinin. Zaten özenmek devreye girmese, kim, nasıl bir şey üretebilir ki? İnsanlar anasının karnından şarkıcı, yönetmen, doktor olmayı isteyerek çıkmıyor, bir yerlerde özenmesi gerekiyor.

»Siyasete girmeyi düşündün mü?

Hayır. Siyaset dünyası ve o dünyanın içindeki insanlarda benim hoşlandığım hiçbir şey yok. Kişiliğime de uygun değil, aşırı elastikiyet gerekiyor.

»Varlığını kanıtlamaya çalışan biri olduğunu söylüyorsun. Nasıl olabilir bu?

İnsanın kendi kendisiyle yaptığı bir çekişme olarak görüyorum bunu. Gençken ve kendini var ederken, insan aynı zamanda kendine var olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Yaptığı şeyleri, sadece sevdiği için değil, kendini yaratmak için de yapıyor.

»Bir sosyolog olarak, toplumu araştırıp, çözüm bulduğun, anlamlandırdığın şeyler var mı?

Ben genelde anlamakla ilgileniyorum . Okulda bize öyle öğrettiler! Ayrıca ben öyle göğsümü gere gere sosyoloğum diyebilecek bir öğrenci değildim, o yüzden de gerçek sosyologları okuyup toplumu, öğrendiklerimle tahlil ediyorum.

»Kadın araştırmaları bölümünde mastır yaptın. Toplumsal rolleri düşündüğünde nasıl bir değerlendirme yapabilirsin ?

Herkesin bildiği şeyleri söyleyebilirim. Kadının ikinci sınıflığı, ezilmişliğine dair şeyleri yani. Daha kötüye gidecek gibi duruyor. Muhafazakâr dünya, kadını dört duvar arasına doğru itiyor, iklim de ona uygun olunca kadının o duvarların arasına sıkışması kaçınılmaz.

»Ne demek zorunlu sadakatten ölmek? Sadakat senin için nedir? diye düzeltiyorum sorumu.

Aklın başkalarındayken, eşine karşı sadık olmanın ruhu derinden yaralamasından bahsetmişim hikâyemde! “Sadakat benim için şudur” demek istemiyorum. Hepimiz biliyoruz ne olduğunu. Başkalarına duyduğun erotik hisleri, huzur adına bastırmak, sadakat oluyor işte.

»Gelecekten neden korkuyorsun? Ne olacağını düşünüyorsun?

Valla geleceğe dair düşüncelere daldığımda, hiç pozitif bir şey görmüyorum ben. Gündelik hayatımda zaten bir çok şeyden çok sıkıldım, ileride daha da çok sıkılacakmışım gibi geliyor. Hayat kalitemizi artırdığımızı varsaysak bile, güzel günler beklemiyor kimseyi.

»Yakın tarihte bir seçime giriliyor. Beklentilerin nedir?

Beklentim olmamasına çalışıyorum. Daha doğrusu, benim gerçek beklentim hiç gerçekçi bir beklenti değil. Ufukta sosyal bir barış gözükmüyor. O barış olmadıktan sonra da, geri kalan her şey çok önemsizleşiyor. En azından benim için.

»Bir şeyleri değiştirebileceğine inanmıyor musun?

İnanmıyorum. Zaten benim konumum çok önemsiz bir konum, eninde sonunda, hiçbir şeyi değiştirme gücü olmayan bir meslek dalı benim mesleğim. Ama eskiden çok önemserdim bu konumu. Rock şarkıcıları, dünyanın tepesinde oturuyormuş gibi gelirdi bana. Gençleri etkilemek gibi bir fonksiyonları var tabii rock yıldızlarının, ama dünyanın gidişatında sadece tüketim alışkanlıkları gibi şeyleri etkileyebiliyorlar artık. Çok romantik değilim o konuda.

»Ütopyaların var mı?

Hayır yok. İnsanlık, 2018 yılında da, tarihin her anında olduğu gibi delilikler yapıyor. Dünyayı takip etmeye çalışıyorum, hemen hemen hiçbir yerde güzel şeyler olmuyor. Teknolojik gelişim bile başımıza bela oluyor.

»İmza gününde hayranlarınla buluşuyorsun. Senin için nasıl bir şey yakınlık kurmak?

Açıkçası okuyucularımı, hayranlarımı mutlu etmek için yaptığım bir etkinlik. Hayranlarımın gözündeki abartılı etkimi de görüyorum o buluşmalarda, hoşuma da gidiyor, ama asıl olarak onları mutlu etmeye çalışıyorum. Eskiden ben de onlar gibiydim, “bir hayran nasıl olur, neler hisseder?” biliyorum. Ben ergenlik çağımdayken çok severdim bu tip buluşmaları.

»Seninle konuşmak için uydurulmuş soruları anlar mısın?

Anladığımı iddia edemem. Ama hazır soru şablonları var, herkese soruluyor. Onları soranlar ya uyduruyorlar ya da hayal güçleri çok sınırlı bence.

»Cover’lardan oluşacak albüm ne zaman çıkacak? Şarkılar belli mi?

Daha şarkı seçme aşamasındayım. Ne zaman başlayacağımı bilmiyorum o albüme ama adını koydum bile; “Âşık Bir Adam.” Başka şarkı yazarlarının aşk şarkılarını söyleyeceğim o albümde.

68’den çıkarımlar- 2

68’e değinmek benim için yazıklanıp durduğum bir süreç. Sonuçta dünyayı yönetenlerin yine paçayı kurtardığı ama yinelemekten bıkıp usanmadığım, benim için dünyanın merkezine düşsel bir yolculuk sanki…

68’e yolculuğu geçen hafta kaldığımız yerden sürdürelim…

Hippi’lerin insancıl ve barışçıl bir yaşam biçimi vardı. Bu dönemin gençleri “make love, not war”(savaşma seviş) savsözünde kendini buldu. ‘68 dönemine müzik de damgasını vurmuştu. Rock ve folk olarak iki ana başlık altında toplanan, kökleri “insan hakları savaşımı”na dayanan protest müzik, siyasal içerikli bildirileri kitlelere ulaştırmada etkili bir rol oynamış ve bu günlere de ulaşan bir müzik kültürü yaratmıştı. Janis Joplin, Bob Dylan, Beatles, Rolling Stones, The Doors, Joan Baez, Peet Seager gibi müzisyenler özellikle şiddet ve ırkçılık karşıtlığı ile öne çıktı. Çeşitli şenlikler(festivaller) düzenlendi. 15 ağustos 1969’da yapılan Woodstock Şenliğine katılım şaşırtıcıydı. Bu; 2 gece 3 gün süren, 500.000 kişinin katıldığı sevgi ve dayanışmanın, paylaşımın, ırkçılık ve savaş karşıtlığının yaşandığı en büyük etkinliklerden biriydi. Unutulmaz anlarından biri de Jimi Hendrix’in ABD ulusal marşını gitarıyla savaş sesleri çıkararak çalması olmuştu.

1968 eylemleri kısa ve uzun erimli bir dizi gelişmelere yol açtı. Çevre bilincinin ortaya çıkmasına neden oldu. “Çekirdeksel(nükleer) karşıtlığı” ve “silahların artışına karşı silahsızlanma” gibi konularda toplumsal bilinç ve kültür yaratıldı… Seçenekli(alternatif) yaşam biçimleri geliştirildi. Ortak(Komün) evler kuruldu. Ayrımlı(farklı) olanların varlığı olurlanmaya başlandı.Cinsel özgürleşme, 68’in en önemli sonuçlarından biriydi. Okullarda dirimbilim(biyoloji) dersinde insan gövdebilimi(anatomisi) öğretilmeye başlandı. Daha önce pornografi, nü resimler, sanatta çıplaklık suç sayılırken, bunlar sergilenmeye başlandı. Eski kültür paramparça olmaya, bireyin özgürlüğünün önündeki en büyük engellerden biri olan cinsellik tabusu yıkılmaya başladı. Eşcinsellik, eşcinsel evlilik, seks işçiliği, bisexsüellerin ve lezbiyenlerin örgütlenme özgürlüğü gibi kazanımlar elde edildi. 68’in en büyük sonuçlarından biri kadın haklarında görüldü. Kadınlar evli olsun olmasın kürtaj olma, boşanma davası açma, kocalarının izni olmadan ehliyet alma ve yolculuk etme haklarını elde etti. Evlilik dışı cinsel yaşam özgürlüğü, seçme seçilme hakkı sağlandı. İnsanlar birlikte yaşamak için evlenme koşulunu, aile kurmayı istemediler. Geleneksel kadın rolü sayılan çocuk bakımı, mutfak işleri ve ev temizliği erkekler yanınca da yapılmaya başlandı. Eğitimde demokratik katılımcı yapı ve örgütlenme özgürlüğü gelişti. Savaşlara karşıtçılık(muhalefet) yükseldi. Üçüncü dünya ülkeleri ve ulusal bağımsızlık istemleriyle dayanışma yerleşti. Sırt çantası ile dış ülkelere gezi, çeşitli kültürler ve insanlarla tanışma eğilimi arttı. Giyim kuşamda tüketim yerine ikinci el ya da eskiler yeğ tutuldu. Askerlik yapmaya karşı duruş, sivil askerlik gibi açılımlar gerçekleşti.

68-den-cikarimlar-2-462869-1.

Toplumda köktenci görüşler geliştirmenin gücü, denilebilir ki bir yokluk sonucu, kendisi bir sınıf olmayan, zaman içinde sürekli olmayan bir tabakaya, öğrencilerin omuzuna düştü. Onlar demokrasinin anlamını genişletmek, doğrudan eylemle halkın gücünü arttırmak, yeni siyasi arayışlar-kuramlar geliştirmek, bireyi köktencileştirmek için savaşım verdiler. Ne var ki 68 devinimi(hareketi), son çözümlemesinde(tahlilde), toplumsal tabakaları eyleme geçiremedi, özellikle kurulu düzenin güçlü(iktidar) yapılarına tehdit yöneltebilecek işçi sınıfıyla bağ kuramadı…

Benim yetersiz özetlemelerim nereye kadar? Oysa çok değerli çalışmalar var; 1968 İsyancı Bir Öğrenci Kuşağı(Ronald Fraser/ Belge Yayınları, 1988) yanı sıra diğer bir kaçı: Küresel İsyan ‘68(Mete Kızık/ Günizi Yayıncılık, 2008), Bizim 68’liler(Şükran Soner/ Cumhuriyet Kitapları, 2009), 68 Kuşağı Gençlik Olaylarının Uluslararası Boyutu(Feryat Bulut, 2011), Türkiye ve Fransa’da 1968(Emine Öztürk/ Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi (2017), vd.

68 Kuşağı, yazmakla ve üzerinde düşünmekle bitmeyecek 50 yıllık bir destan…

Sanatçı Bahar Yürükoğlu: Plastik, yakın gelecekte bize musallat

Burak Abatay @abatayburak

Bu yıl üçüncüsü düzenlenen Red Bull Art Around, 4-20 Mayıs 2018 tarihleri arasında Arnavutköy’ün sokaklarını ve çeşitli mekânlarını çağdaş sanatla buluşturdu. Küratörlüğünü Collective Çukurcuma ekibinin üstlendiği projede biri öğrenci projesi olmak üzere toplam 14 farklı sanatçının 14 farklı eseri Arnavutköy’ü bir açık hava sergisine dönüştürüyor. Doğaya verdiğimiz zararı da ön plana çıkartan eserlerin bulunduğu sergide çevre duyarlılığıyla ön plana çıkan Bahar Yürükoğlu’nun da eserleri var. Plastiğin doğayla nasıl iç içe girdiğini anlatmaya çalışan Yürükoğlu, pleksiglastan yarattığı eserleriyle Arnavutköy’ün bahçelerinde geleceği yansıtıyor. Arnavutköy’ün yeşil alanlarına ‘plastik’ eserlerini yerleştiren sanatçı Bahar Yürükoğlu ile Red Bull Art Around’u ve işlerini konuştuk.

»Öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz? Bir sanatçı olarak kendinize dert edindiğiniz meseleler neler?
2003 yılında New York City’deki Görsel Sanatlar Koleji’nin Fotoğraf bölümünden mezun oldum. Birkaç yıl boyunca New York’ta bir fotoğrafçı ve renkli karanlık odada baskıcı olarak çalıştım. Yüksek lisansımı 2011’de Boston’daki Massachusetts College of Art and Design’da tamamladım. Üç boyutlu alan, ses ve hareketli görüntüler kullanarak çalışmaya başladığım yer burası. Genelde fotoğraf, video, ses ve enstalasyonu bir araya getiren işlerimde; iki boyutlu düzlemle üç boyutlu mekân arasında bir dalgalanma yaratarak, birinin diğerine dönüşebilme olasılığını araştırıyorum. Nispeten soyut bir görsel dil aracılığıyla, renk, biçim ve ışık üzerinden bir manzarayla ilişkilenen deneyim ve hafızanın yoğunluğunu yeniden yaratmaya çalışıyorum.

»Bugüne kadar pek çok eser ortaya koydunuz. Sizin en keyif aldığınız işinizle insanların en çok beğendiği işleriniz hangileri oldu?
Eserin ne söylemesini istediğime bağlı olarak farklı medyumlarda çalışmalar üretiyorum. Benim için başarılı bir çalışma, izleyiciyi başka bir gerçekliğe taşımalı ve onlara ne yaşadıklarını sorgulatmalı. Eğer bu tür bir alanı yaratabilirsem, ürettiğim her türlü farklı çalışmada tatmin oluyorum.

»Arnavutköy’de sizi etkileyen şeyler neler oldu? Sizce Red Bull Art Around için neden Arnavutköy seçildi?
Arnavutköy’e her gittiğimde, zaman içinde seyahat ettiğimi hissediyorum, genellikle beni bulabileceğiniz Beyoğlu’ndan ayrılıp deneyimlediğim güzel bir tatil de denebilir. Mahallenin gizli detayları beni büyülüyor, bir köşeden dönmek ya da gizlenmiş merdivenlere adım atmak sizi yeni bir dünyaya götürebiliyor. Çalışmamın Red Bull Art Around için konumlandırılacağı yeri bu şekilde bulduk. Collective Çukurcuma’nın “Hauntology” kavramından yola çıkarak oluşturdukları tema da bu semt için çok uygun çünkü buranın sokakları ve eski binaları gezen birisi için geçmişin hayaletleri gibi hissettirebiliyor. “Zaman içinde donmuş” gibi hissettiren bir yer. Binaların ahşap olduğu, ağaçların ve çiçeklerin hâlâ vahşi doğduğu eski bir İstanbul.

»Collective Çukurcuma ekibiyle işbirliğinizden de bahsetmenizi rica etsem, neler söylersiniz?
2016 yılında Collective Cukurcuma ile, İstanbul’daki sanatçıların Nashville’de yaşayan sanatçılarla eşleştirildiği ve değişimden doğan takımlar halinde ortaklaşa çalışmalar yaptığı bir projede çalıştım. Collective Çukurcuma ekibinin sanat alanında gerek yerel gerek kıtalar arası sanat projelerinde kolektif ve ortak çalışma konusunu çok teşvik eden eşsiz bir tutumları var. Düzenledikleri karma sergiler, açık etkinlikler ve okuma grupları ile herkesin dünyayı onların zihinlerinden görebilmeye davet ediyorlar. Küratörler olarak denemeye açıklar ve sanatçıların çalışmaları tanımlamakta serbest olmalarına özen gösterip, izin veriyorlar, bu açıdan çok demokratikler. Collective Çukurcuma herkesi kapsayan bir sanata dayalı yeni bir komünite yaratabilme potansiyelleri nedeniyle de Red Bull Art Around’un bu seneki küratörleri olarak seçilmeleri heyecan verici!

»Pleksiglas’ı seçmenizin sebebi nedir?
Plastik, sanayileşmiş tüketici odaklı bir dünyayı ifade ediyor benim için. Medyayı iletmek için kullanılan bir malzeme, televizyonlarda veya bilgisayarlarda olduğu gibi, polyester gibi giydiğimiz giysilerin liflerinde bulunur; su gibi besinler için bir kaptır, dairemdeki pencerelerin çerçevelerinin materyali; dünyayı içinden deneyimlediğimiz bir mercek… Aynı zamanda, insanın çevreyi tahrip eden kolaylıklarının üretimi, tüketimi ve bertarafıdır. Algı ile oynayabildiği ve kendi imajını dünyaya yansıtabilme yeteneği olduğu için renkli ve şeffaf pleksiglas kullanıyorum. Neon, parlak ve doygun renkli olmalarının nedeni de bu renklerin beni nasıl hissettirdikleri, renkler birden adrenalin salgılatıp, haz veriyorlar. Ayrıca, bu renkler 80’ler ve 90’larda büyümüş biri olarak benim kişisel geçmişimle de bağdaşıyor. Diğer bir yandan renklerin kararlarımız üzerindeki etkisinin farkındayım. Renkler, bir şeyle etkileşimimizde bizi çekebilir ya da tam aksine itebilir. Ben renkleri öncelikle izleyiciyi işin içine çekmek için, dikkatlerini çeker çekmez de iş hakkındaki beklentilerini sekteye uğratmak amacıyla kullanıyorum.

sanatci-bahar-yurukoglu-plastik-yakin-gelecekte-bize-musallat-olacak-460201-1.

»Sergideki eserinizden biraz bahsedebilir misiniz?
Red Bull Art Around Arnavutköy için yapmakta olduğum Apokapleksi adlı yerleştirme, hayaletlerin geleceğe nasıl musallat olabilecekleri üzerine düşünmekte. Bu iş için unutulmuş bir mekân bünyesinde, daha önceki bir çalışmamdan kalan pleksiglas parçalarını geri dönüştürerek fütüristik bir arkeoloji alanı senaryosu üretiyorum. Bu yeni işimi üretmek için bir araya gelen birden fazla hayalet var. Çıkış noktalarımdan biri: Küresel ısınma korkusu. Biyobozunur olmayan plastik gibi malzemeleri çok fazla kullanıyoruz ve doğaya bırakıyoruz. Tüketim alışkanlıklarımızın yakın zamanda değişmesi imkânsız gibi gözüküyor ama gelecekte bu malzemeler bize “musallat” olacak. Gelecekte plastikler, ağaçların ve çimlerin yanı başında toprakta bitiverecekler. Aslında sadece ileride arkeolojinin neye benzeyeceğini hayal etmeye çalışıyorum.

Gençlik örgütleri: Deniz’lere sözümüz faşizm yenilecek!

ZEYNEP KURAY

Gençlik örgütleri, idam edilişlerinin 46’ıncı yıl dönümünde ’68 kuşağı önderleri Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı Taksim’den Dolmabahçe’ye yaptıkları yürüyüşle andı. Dayatılan tek adam rejimini 68 kuşağından aldıkları direniş ruhuyla yeneceklerini vurgulayan Gençlik örgütleri, “Ezilenlere ve Deniz’lere sözümüzdür, faşizm yenilecek biz kazanacağız” dedi.

68 Kuşağı önderleri Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, idam edilişlerinin 46’ıncı yıl dönümünde Taksim’den 6’ıncı Filo’nun denize döküldüğü Dolmabahçe’ye yapılan yürüyüşlerle anıldı. EMEP ve CHP’nin anma etkinlikleri sonrası Dolmabahçe’ye omuz omuza yürüyen gençlik örgütleri, faşizmi yenme sözü verdi. MKM önünde başlayan yürüyüşte, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’ın fotoğraflarını taşındı, “ 1968-2018 bitmedi sürüyor kavga” yazılı pankart açıldı. Devlet tarafından katledilen 68 kuşağı önderlerinin isimlerini teker teker sayılıp, “Yaşıyor” diye haykırdığı yürüyüşte, hep bir ağızdan, “Deniz, Yusuf, Hüseyin sürüyor sürecek mücadelemiz”, “ Emperyalistler, işbirlikçiler 6’inci Filo’yu unutmayın”, “ Emperyalizme karşı Deniz olmalı”, “ Devrim şehitleri ölümsüzdür”, “ Faşizme karşı omuz omuza” sloganları atıldı.

‘68’LERİN DİRENİŞ RUHUYLA KAZANACAĞIZ!’

Polis ablukası altında Dolmabahçe’ye gelen gençler, çevredeki yurttaşlar tarafından alkışlarla karşılandı. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan şahsında hayatını kaybedeb devrimciler adına bir dakikalık saygı duruşunda bulunan gençlik örgütleri adına açıklama Cansu Eski tarafından okundu. Eski, ülkenin KHK’lerle yönetildiği, OHAL şeklini aldığı, üniversitelerin bölünmeye çalışıldığı bir ortamda 68 kuşağının kendilerine bıraktığı mücadele mirasından aldıkları güçle direndiklerini vurguladı. Başka bir dünya yaratmak için yola çıkan Deniz’lerin 12 Mart faşist rejimi tarafından idam edildiğini hatırlatan Eski, “Deniz ve Yusuf daha 25 yaşındaydı. Hüseyin ise 23’ündeydi. Cellatlarının adı tarih içerisinden silinip giderken, üç fidan kavgamızın bayrağı olup kaldı mücadelemizin satır başlarında…”

“Yalınayak idama giden Hüseyin İnan’ın, korkusuz Yusuf Aslan’ın ve son sözünü, “Yaşasın Kürt ve Türk halklarının kardeşliği” olan “Deniz Gezmiş’in yoldaşlarıyız” diyerek sözlerini sürdüren Eski, “Tek adam rejimin baskı ve zulmü varsa, bizlerin de 68’lerden gelen direniş ruhu var. Bizler yine devrimci tarihimizden aldığımız derslerden biliyoruz ki zaferin büyüklüğü kavganın zorluğunda gizlidir. Ezilenlere ve Deniz’lere sözümüzdür, faşizm yenilecek, biz kazanacağız” dedi.

genclik-orgutleri-deniz-lere-sozumuz-fasizm-yenilecek-460357-1.

Anma gençlerin hep bir ağızdan Gündoğdu Marşı’nı seslendirmesiyle sona erdi.

Yürüyüş ve anmayı düzenleyen Gençlik örgütleri: Diren Üniversite, SDGF, Dev-Lis, LÖP, Öğrenci İnisiyatifi, Genç-Sen LÖP, Öğrenci Faaliyet, Liseli Direnişçi Genlik, Kaldıraç.

Bilkent Üniversitesi, tüm kampüslerde sigara içmeyi yasaklıyor

Bilkent Üniversitesi Senatosu, 2022 yılı eylül ayından itibaren üniversitenin 3 bin dönümlük üniversite kampüsünün içinde sigara içmeyi yasaklama kararı aldı.

Bilkent Üniversitesi Prof. Dr. Abdullah Atalar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, sigaranın büyük bağımlılık yapan ve sağlığa çok fazla zararı bulunan kimyasal bir madde ve bir nevi zehir olduğunu söyledi.

Sigaranın büyük bir bağımlılık yaptığına işaret eden Atalar, “Nasıl kokain, eroin gibi uyuşturucu maddeler bağımlılık yapıyor, sigara da bağımlılık yapıyor. İnsan sağlığına zararı artık ispatlanmış bir nesne bu.” değerlendirmesini yaptı.

“O günlerden bugünlere geldik”

Türkiye’de 1980’lerde üniversitelerde derslerde, sınavlarda sigara içmenin serbest olduğunu hatta üniversite sınavında bile rahat bir şekilde sigara içilebildiğini belirten Atalar, “O günlerden bugünlere geldik. O gün ‘Bir gün sınıflarda sigara içmek yasaklanacak’ dense kimse inanmazdı.” ifadesini kullandı.

ODTÜ’de öğretim üyesi olduğu yıllarda sınav salonlarının birinde sigara içimini yasakladığını ve bu salona çok talep gelmesi üzerine salon sayısını ikiye çıkardığını aktaran Atalar, daha sonra Bilkent Üniversitesinde görev yapmaya başladığında dönemin rektörü Prof. Dr. Mithat Çoruh ile görüşerek üniversitenin senato ve diğer toplantılarda sigara içimini yasaklayarak üniversitelerde bir ilki hayata geçirdiklerini vurguladı.

Atalar, kapalı alanlarda sigara içiminin yasak olmadığı o yılları, “Türkiye’de kapalı alanlarda sigara içme yasağı yoktu. Biz bu yasağı ilk getiren üniversitelerden biriyiz. Düşünün o yıllarda asansörlerde sigara içilirdi ve biz bunu da yasakladık. Hocaların odalarını sigaralı, sigarasız diye böldük. Zaman geçti, binaların içinde sigara içmeyi yasakladık.” sözleriyle anlattı.

Dünyanın birçok ülkesinde sigaradan gençleri uzak tutmak için çalışmalar yapıldığına dikkati çeken Atalar, Yeni Zelanda gibi bazı ülkelerin ise 2030 yılında ülkede sigara içmeyi tümüyle yasaklayacağını açıkladığını, Nepal’in komşusu Butan’da ise sigara içmenin tümüyle yasak olduğunu bildirdi.

“Bu nesneden gençlerimizi uzak tutmamız lazım”

Atalar, ABD’de 2 bin 500 üniversitede sigara, bin 600 üniversitede ise her türlü tütün mamulunu içmenin yasak olduğunu belirterek, “ABD’de akla gelen hemen bütün üniversitenin kampüslerinde sigara içmek yasak. Türkiye ise bu konuda geride kaldı.” dedi.

Rektör Atalar, Bilkent Üniversitesi olarak öncülük yapmak istediklerinin altını çizerek, şöyle devam etti:

“Geçen hafta üniversite senatosu ve yönetim kurulunun oy birliği ile aldığı kararla 2022 yılında yani 4 yıl sonra eylül ayından itibaren üniversitemizin kampüsünün içinde herhangi bir yerinde sigara içmek yasak olacak. Yasağın uygulanacağı alan 3 bin dönüm.

Şu anda bina girişlerinde sigara içmek yasak. Bunları zamanla geliştireceğiz. Dünyadaki bazı ülke örneklerine bakarsak sigara içmenin yasak olduğu yerleri giderek büyütmüşler. Araştırmalar şunu gösteriyor, üniversitede bir yerde serbest bırakırsanız bu öğrencilerin sigara içmesine engel olmuyor, hatta orası sosyal mekan oluyor, herkes oraya gidiyor. Sigara içmenin çok zor olması lazım.

Araştırmalar, bir kere sigaraya başlayanların maaşlarının beşte birini sigaraya vermekten çekinmediklerini gösteriyor. Bu nesneden gençlerimizi uzak tutmamız lazım. Bir de sigaraya başlanırsa bırakmak çok zor. En doğrusu hiç başlamamak. Öğrencilerin sigaraya genelde üniversite yıllarında başladıklarını biliyoruz. Biz üniversitemizi sigarasız bir yer haline getirerek, öğrencilerimizin sigaraya hiç başlamamalarına ön ayak olmak istiyoruz.”

“Hiç başlamamasına neden olacak”

Atalar, sigara yasağının herkesi kapsayacağını vurgulayarak, “Hocaları, öğrencileri, çalışanları, işçileri, bahçıvanları, güvenlik görevlilerini ve herhangi bir konu için kampüse gelenleri de kapsayacak. Bu yaklaşık 15 bin kişi anlamına geliyor. Sigara içmek isteyen kampüs dışına çıkacak. Bu da hiç başlamayan birisi için başlamamasına neden olacak. Öğrencilerimizin büyük kısmı zamanlarının çoğunu kampüste geçiriyor. Yani sigara içmek kolay olmayacak.” diye konuştu.

ABD’deki üniversitelerde arabanın içinde de sigara içiminin yasak olduğunu ifade eden Atalar, “Bizde de bu detaylar nasıl şekillenecek, zaman içinde göreceğiz. Bir komite kurduk, bu komitenin içinde öğrenci konseyimiz de var. Görevimiz, aldığımız kararın önemli olduğunu öğrencilere inandırmak ve koyacağımız kurallara onların uymasını sağlamak.” dedi.

Kampüslerinin girişine 2022 tarihinden itibaren “Burası dumansız kampüstür” yazısının olacağını bildiren Abdullah Atalar, şunları kaydetti:

“Bildiğimiz kadarıyla bu konuda ilk ya da ilklerden biriyiz. Projemizi başlattık. Bu konularda da diğer üniversitelere örnek olmayı umuyorum. Onların da bunları takip edeceğini umuyorum, tahmin ediyorum. Gençleri sigaradan uzak tutmak bence üniversitelerin ve üniversite yöneticilerinin bir görevi.” AA

Cerrahpaşa Tıp ‘bölünmeye’ karşı ayakta

Üniversitelerin bölünmesi için hazırlanan kanun tasarısı Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde protesto edildi.

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin yönetim kadrosu, öğretim üyeleri ve öğrenciler, Temel Tıp Bilimleri Binası önünde ve bir amfide toplanarak eylem yaptı.

“Cerrahpaşa Bizimdir Bizim Kalacak” şeklinde slogan atan öğrencilere konuşma yapan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Alaattin Duran, “Hepimiz üzüntü içerisindeyiz. Böyle bir ayrımı hiçbir şekilde düşünmemiştik. İnşallah bu ayrım yine de gerçekleşmeyecek. Bunun çabası içerisindeyiz” dedi.

“ZOR BİR SÜREÇTEN GEÇİYORUZ”

cerrahpasa-tip-bolunmeye-karsi-ayakta-455712-1.

“Öğretim üyesi arkadaşlarımla biraz önce uzun süre müzakere ettik” diyen Duran, “Gayret göstermeye devam ediyoruz. Bunun sonucunda başarılı olacağız diye düşünüyorum ve umut ediyorum. Ancak provokasyonlara kapılmayalım. Sükunetle ve yasal çerçeve içerisinde gayretlerinizle bu süreci götürmeye çalışalım. Hiçbir şekilde toplu yürüyüşe geçmeyin. İsterseniz Beyazıt’taki toplantıya bireysel olarak katılabilirsiniz. Gerçekten zor bir süreçten geçiyoruz. Birkaç günden beri ben çok gergin durumdayım” diye konuştu.

Amfide toplanan öğrenciler ise sıralara vurarak ve alkışlarla protestoya katıldı. Öğrencilerden biri, “Üniversitenin bölünmesini istemiyorum. Bu üniversite Türkiye’nin tıp tarihini üç amiral gemisinden biri” dedi.

Başka bir öğrenci ise “Köklü geçmişimizi muhafaza etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bunun yanlış olduğunu düşünüyorum. Bir sürü tıp öğrencisi mağdur edilecek. Buraya gelmek için çok emek sarf ettik” ifadelerini kullandı. Grup daha sonra polisin toplu bir şekilde yürüyüş yapılmasına izin vermemesi üzerine Beyazıt’ta yapılacak eyleme yürüyüş olmaksızın gitti.

cerrahpasa-tip-bolunmeye-karsi-ayakta-455713-1.

cerrahpasa-tip-bolunmeye-karsi-ayakta-455715-1.

cerrahpasa-tip-bolunmeye-karsi-ayakta-455716-1.

Denizli’de 80 anaokulu öğrencisi, yedikleri yemekten zehirlendi

Alınan bilgiye göre, Yukarı Mahallesi’nde bulunan anaokulunda 80 öğrenci ile bir personel, yedikleri yemeğin ardından rahatsızlandı.

Karın ağrısı ve mide bulantısı şikayetiyle 112 Acil Servis ekiplerince Çivril Devlet Hastanesine kaldırılan öğrenciler ile personel, tedavi altına alındı.

Hastanede öğrencileri ziyaret eden İlçe Milli Eğitim Müdürü Mehmet Özcan, anaokulunda öğle yemeğinin ardından 80 öğrenci ve bir personelin gıda zehirlenmesi teşhisiyle hastanede tedavi altına alındığını belirtti.

Özcan, gıda zehirlenmesi yaşayanların hayati tehlikesinin bulunmadığını vurgulayarak, yemekten alınan numunelerin, Denizli’deki ilgili laboratuvara gönderildiğini bildirdi.

Olayla ilgili soruşturmanın sürdüğünü belirten Özcan, şunları kaydetti:

“Yemekten alınan numune sonuçlarına göre gerekli inceleme ve araştırma yapılacak. Bununla ilgili soruşturmamız devam ediyor. Bu olaydan üzüntü duyduk. Ancak ciddi bir hastamız yok. Anaokulumuzda 80 öğrenci var. Gıdadan zehirlenen öğrencilerimiz ile personelimiz hastanede tedavi altına alındı.”

(AA)