10 soruda burun estetiği sonrasında nasıl hareket etmeli?

Yaz aylarında burun sağlığı problemleri yaşayan insanların endişelerinden birisi de burun estetiği sonrasında nasıl hareket etmesi gerektiği. Op. Dr. Serdar Bora Bayraktaroğlu, hastaların burun estetiği ameliyatı konusunda yeterli bilgi toplamalarına rağmen ameliyat sonrası süreci hakkında yeterli araştırma yapmadıklarını ifade ediyor. Ameliyat kadar önemli olan bir şey de ameliyat sonrasında nasıl hareket etmek gerektiği.

Belki şekil bozukluğu, belki yaşadığınız bir travma ya da solunum problemi sonucu burun estetiği ameliyatı oldunuz. Deneyimli cerrahınızın ellerinde geçen ameliyat öncesi çok araştırma yapıp görüş aldığınıza eminiz. Peki ameliyat sonrası konusunda yeterli bilgiye sahip misiniz? Araştırmalar hastaların ameliyata çok odaklanıp sonraki süreç konusunda daha az bilgi edindiklerini söylüyor. Bu nedenle Plastik Cerrah Dr. Serdar Bora Bayraktaroğlu ilgili sorulara yanıt verdi.

  • Burnunuzu nasıl koruyabilirsiniz?

Öncelikle ilk günler her zamanki rutininizden farklı geçecek. Bu nedenle mümkünse; eve geçtikten sonra size yardımcı olacak güler yüzlü bir yakınınızın olması birkaç gün hayatınızı kolaylaştıracaktır.

Kendinizi ama özellikle burun ve yüz bölgenizi her türlü travmadan uzak tutmanız çok önemli. Daha keyifli ve kolay bir ameliyat sonrası için size yardımcı olacak ip uçlarımız aşağıdaki gibidir. Uymanız sağlınız ve ameliyat sonucu için çok önemli.

  • Nasıl uyumalısınız?

Ameliyat sonrası ilk gece sizi hastanede konforlu bir ortamda misafir ediyoruz. Hemşireler ya da varsa refakatçiniz yüzünüze nazikçe buz uygulayarak ödeminizi yavaşlatacaktır. İlk gece özel hastane yatağında hemşire gözetiminde üst bedeniniz yaklaşık 40 derecelik bir açı ile uyuyacaksınız. Kendiniz tuvalete rahatlıkla gidebilirsiniz.

İkinci geceden itibaren evinizde yatarken vücudunuzun üst kısmı ve başınız yaklaşık 30 derecelik bir açı ile yukarıda yatmalısınız. Bunun için iki yada üç yastığı üst üste kullanmanızı öneririz. Dilerseniz ameliyat sonrası kullanılan özel üretim yastıklardan da alabilirsiniz. Bu şekilde yaklaşık olarak iki hafta yatmanızda fayda var. Kesinlikle yanlara dönmeden sırt üstü yatmanız önemli. Ödem, morluk ve kanama benzeri olasılıkları en aza indirgemiş olacaksınız.

  • Hangi ortamda uyumalısınız?

Tamponlar nedeniyle bir hafta burnunuz tıkalı olduğu için kendinizi hafif nezle gibi hissedeceksiniz. Ağzınızdan nefes alçağınız için çok sıcak olmayan bir odada uyumanız burun ve boğazınızın kurumasını aza indirecektir. Ayrıca odanızı sık sık havalandırmanız daha rahat uyumanıza yardımcı olacaktır.

  • Nasıl beslenmelisiniz?

Ameliyat günü akşamı yemeğinizi rahatlıkla yiyebilirsiniz. Sizin için özel hazırlanmış yemeği yerken yavaş çiğnemenizi öneriyorum. Sonraki günlerde bol sulu ve çiğnemesi kolay yemekleri tercih etmelisiniz. Eğer vejetaryen ya da vegan değilseniz et gibi bol protein içeren gıdalar hızla iyileşmenize yardımcı olacaktır. Burun kemiğiniz bir süre çok hassas olacağı için yaklaşık bir ay boyunca sert, zor ısırılan gıdalardan uzak durun. Bol su ve doğal meyve, sebze suları tüketin. Yeşil çay gibi ödem atıcı bitki çaylarını günde bir fincan tüketmeniz iyi olacaktır. Öğünlerinizi atlatmadan sağlıklı gıdalar tüketmek iyileşmenizi hızlandıracaktır.

  • Nasıl giyinmelisiniz?

Özellikle pijamanız olmak üzere kıyafetlerinizi ilk hafta önden düğmeli seçmelisiniz. Lütfen, burnunuza değmeyecek rahat giyilebilecek kıyafetler tercih ediniz.

  • Nasıl diş fırçalamalı?

Ameliyattan sonraki gece dişlerinizi rahatlıkla fırçalayabilirsiniz. Ancak yumuşak bir fırça ile hafif hareketlerle fırçalamanız gerekmektedir. Bu şekilde burnunuza basınç yapma riskiniz ortadan kalkacaktır.

  • Nasıl oturmalısınız?

İkinci günden sonra günlük hayatınıza döneceksiniz. TV , kitap, cep telefonu ya da yemek yemek gibi aktivitelerde uzun süre lütfen başınızı öne eğmeyin. Bu şekilde burun çevrenizde oluşacak ödemi aza indirmiş olacaksınız. İlk hafta dik otururken başınızı hafifçe geri atmanız sizi rahatlatacaktır.

  • Nasıl hareket etmeli?

Ameliyat sonrası yaklaşık dört hafta sert ve güç gerektiren hareketlerden uzak durmalısınız. Travma yaşayabileceğiniz her türlü ortamdan ve kalabalıktan sakınmalısınız. Burun temizliğinizi ilk üç hafta boyunca önereceğim okyanus suyu ile yapmalısınız. Burnunuzu temizlerken, havayı dışarı vermek yerine içeri çekmelisiniz.

10-soruda-burun-estetigi-sonrasinda-nasil-hareket-etmeli-464203-1.

  • Gözlük?

Maalesef burnunuz uzun bir süre hassas olacağı için gözlük kullanmamanız gerekiyor. Ameliyatın ikinci gününden itibaren lens kullanabilirsiniz. Ben hastalarıma yaklaşık 3 ay boyunca gözlük kullanmalarını önermiyorum. Daha sonra hafif çerçeveli, buruna ağırlık yapmayacak gözlük kullanabilirsiniz.

  • Telefonla konuşmak?

Burun ameliyatları her ne kadar kısa sürse de iyileşme sürecinde çok dikkat etmeniz süreci konforlu geçirmenizi sağlayacaktır. Bu nedenle bir ameliyat olduğunuz gün telefonla konuşmanızı önermiyoruz. Takip eden hafta boyunca da kısa görüşmeler yapmanız sağlığınız açısından önem taşımaktadır.

Nuri Bilge Ceylan’dan ‘Neden Murat Cemcir ve Doğu Demirkol’la çalıştınız’ sorusuna yanıt

Yönetmen Nuri Bilge Ceylan, “Ahlat Ağacı” adlı son filminde komedi kariyerleriyle bilinen oyuncular Doğu Demirkol ve Murat Cemcir’le çalışmasının nedenlerini anlattı.

Murat Cemcir’i oynadığı dizilerden bildiğini ve beğendiği birkaç uzun monolog sahnesine rastladığını belirten Ceylan, “O andan sonra, o da bir daha aklımdan çıkmadı nedense” ifadesini kullandı. Ceylan, Doğu Demirkol’la ilgili olarak da şunları söyledi:

“Doğu’yu ilk kez Doğu Yücel’in Facebook’ta paylaştığı bir video ile fark ettim. Bir TV programında yaptığı kısa bir stand-up gösterisiydi. İlgimi çekince biraz daha araştırdıktan sonra, başka birçoğu gibi teste çağırdım. Sonra bir kez daha, sonra bir daha. Tipi, hayalimde canlandırdığımdan epey farklıydı ama bugüne kadar yazdığımız en uzun ve en ağır rollerden biri olduğu su götürmez olan geniş spektrumlu Sinan karakterinin altından kalkabileceğine beni en fazla ikna eden de, yine de Doğu oldu. Bu kadar uzun konuşmaları olan karmaşık bir karakteri bu kadar sorunsuz bir şekilde halledebildiğim bir çekim süreci pek de hatırlamıyorum, doğrusu.”

Nuri Bilge Ceylan’ın, Milliyet’te Nil Kural’ın sorularına verdiği yanıtlardan bazıları şöyle:

– “Kış Uykusu”yla ağırlığın diyaloglarda olduğu bir filmle sinemanıza yeni bir boyut eklemiştiniz. “Ahlat Ağacı”nda da diyalog ağırlıklı sahneler ön planda. Ancak “Kış Uykusu”nun daha edebi diyaloglarından uzak, yerel bir dilin öne çıktığı diyaloglar bunlar. Yazma sürecinizden bahsedebilir misiniz?

Evet, son birkaç filmimde diyalogların giderek arttığı doğru. Ama hep böyle olacak diye de bir şey yok. Her an, tam tersi bir sükunete doğru birden geri çark edebilirim, bilinmez. Az diyaloglu sinemayı da severim çünkü. Ama son filmlerimde diyaloglardaki bu artış, aynı zamanda sinema üzerinde oluşmuş bazı dogmalara karşı bir tür başkaldırı anlamı da taşıyordu benim için. Tiyatroda, romanda ve bazen de sinemada gördüğümde hoşuma giden, dengesi iyi tutturulduğunda tarifi zor bir haz aldığımı kabul etmek zorunda kaldığım bir şeyi, kendi yöntemlerimle deneyimlemek ve sınırlarını kurcalamak konusunda duyduğum karşı konulmaz bir meraktı da benim için bu. Sonucunu kestiremediğim endişe verici bir merak. “Daha da arttırsam ne olur?” gibi bir şey. Tabii filmin hemen her sahnesinde yer alan Sinan, çok kitap okuyan ve yazan bir karakter olduğu için, bulunduğu ortama göre kullandığı dili ve kelimeleri esnetebilecek ve manipüle edebilecek daha geniş bir dağarcığa sahip, çevresindekilere göre. Bu yetisini de, lazım olduğunda, kendini üstün kılmak için hizmetine koşmakta hiçbir sakınca görmüyor.

– Diyalogların doğal kullanımı, oyunculuklara çok özen gösterdiğiniz izlenimini uyandırıyor. Oyuncu yönetimi gitgide daha üzerinde çalıştığınız bir alan oluyor demek, doğru bir tespit midir?

Olabilir. Özellikle diyaloglar uzadıkça ve ağırlaştıkça, bunları çalıştırma, inandırıcı kılma, oyuncunun ağzında sakil durmaması için harcanan çaba da artmak zorunda kalıyor, ister istemez. Bunları hayata ait kılmak için durumlar, yardımcı mizansenler, bir sürü yöntem bulmak gerekiyor sürekli. Hatta kurguda da devam ediyor bu arayış. Diyalog daha inandırıcı olabilsin diye kesmeyi düşünmediğin yerde kesmek, ya da karşı açıya geçmek zorunda kalmak mesela. Ya da daha iyi tonlanmış bir kelimeyi ya da cümleyi başka bir görüntünün üzerine oturtmaya çalışmak… Bu da ister istemez filmin stilistik kararlarını etkilemeye başlayabiliyor. Kurgu sırasında her zaman inandırıcılıkla filmin biçimi arasında bitmek bilmez bir çatışma vardır. Daha inandırıcı olsun da, biçimsel tutarlılıktan mı ödün verelim, yoksa stil yara almasın da gerçeklik duygusundan mı verelim bu ödünü. Ben belli obsesyonlarım gereği daha çok inandırıcılıktan yana kullanır oldum seçimlerimi giderek. Film seyrederken biçimsel hatalarını, öbüründen daha kolay affedebildiğimi fark ettiğimden dolayı belki… Karakterlerin psikolojik tutarlılığı veya doğruluğu daha önemli galiba benim için.

– Murat Cemcir ve Doğu Demirkol gibi komedi kariyeri ağırlıklı oyuncularla çalışmanızın nedeni nedir?

Hiçbir özel sebebi yok. Tesadüf. Beni ikna eden amatör, hiç tanınmayan biri olsa, bin kat tercih ederim. Özellikle bunun gibi geveze bir filmde, her şeyden önce öyle ya da böyle rolün ve diyalogların altından kalkabilecek biriyle çalışmak en önemli şeydi. Yoksa set tam bir cehenneme dönüşebiliyor. Çaresizlik içinde çırpınıp duruyorsun. Doğu’yu ilk kez Doğu Yücel’in Facebook’ta paylaştığı bir video ile fark ettim. Bir TV programında yaptığı kısa bir stand-up gösterisiydi. İlgimi çekince biraz daha araştırdıktan sonra, başka birçoğu gibi teste çağırdım. Sonra bir kez daha, sonra bir daha. Tipi, hayalimde canlandırdığımdan epey farklıydı ama bugüne kadar yazdığımız en uzun ve en ağır rollerden biri olduğu su götürmez olan geniş spektrumlu Sinan karakterinin altından kalkabileceğine beni en fazla ikna eden de, yine de Doğu oldu. Bu kadar uzun konuşmaları olan karmaşık bir karakteri bu kadar sorunsuz bir şekilde halledebildiğim bir çekim süreci pek de hatırlamıyorum, doğrusu. Doğu, son derece geniş spektrumlu, sokaktaki hayatı iyi bilen, entelektüel donanımı ve bilgisi fazla geniş olmasa da -ki belki de bu bir oyuncu için fazla gerekli değildir- tanıdığım en zeki ve sezgili insanlardan biri. Murat’ın da oynadığı dizilerden, beğendiğim birkaç uzun monolog sahnesine rastlamıştım YouTube’da. O andan sonra, o da bir daha aklımdan çıkmadı nedense.

‘Ben anlamakla ilgileniyorum’

Fasa Fiso’yu okumaya başlayınca Teoman’ın çocukken yazdığı günlüğü okuyormuşum gibi hissettim. Nefret ettiği şeyleri söylerken rahat olan ancak sevdiği şeyleri söylerken çekinen bir adam vardı. Özel hayatı hep merak edilen bir rock yıldızının, anılarını tüm çıplaklığı ile anlatması çok rastlanan bir şey değildir. Kitapta öne çıkan birçok konu var. Vazgeçmemek, başkalarının senin hakkın düşündüğü şeylerin önemi-önemsizliği gibi. Bir bölümde Teoman sahneye çıkmadan önceki heyecanından bahsediyor ki, muhtemelen okuyan herkes çok şaşırmıştır. Kariyerine tanıklık ederken, beni en çok etkileyen şey, başkaları için gereksiz görünen detayların, onun için ne kadar önemli olduğunu hissetiğim anlardı. Müziği bıraktığı dönemi anlattığı bölüme geldiğimizde ise zaten çoktan ikna oluyor ve “İyi ki bırakıyor” noktasına geliyoruz. Teoman, hiçbir röportajında ezberlenmiş cümleler kuran biri olmadı. Kitabı da aynı samimiyetle yazmış. Şarkı, anı, roman ya da araştırma… Keşke yeniden yazsa, yazmayı hiç bırakmasa. Teoman’la hep kitap etiketiyle yayımladığı Fasa Fiso hakkında konuştuk.

»Kitapta bir başarı hikâyesi ile karşılaşıyorum. Hayatında tesadüflere neredeyse hiç yer yok. Çok çalışıp ve vazgeçmemişsin.Endişelerin çok insani. Kendine haksızlık etmiyor musun?

Ben sizin anlattığınız gibi görmüyorum. Daha doğrusu başarıyı elde ettikten sonra, öyle görmüyorum. Zaten benim tatminsizliğimin, müzikteki başarımla pek ilgisi yok. Kendimi hedefler koyarken, motive ederken beğeniyorum ben, asıl dert ettiğim konu bu. Motive olamıyorum, heveslenemiyorum.

»Elvis Presley ya da diğer tüm kahramanların, mutlu muydular?

Mutlusu vardır, mutsuzu vardır ama Elvis mutsuz gitti bence. Las Vegas’ta, ölmeden önce verdiği son konserlerinden birini seyrettim YouTube’da. Gereksiz yere telaş yapıyor, şarkının sözlerini yanlış söylüyor ve gözlerinden uzun uzun yaşlar dökülüyor. Görüntü çok acıklıydı.

»Yaşadığın bu coğrafyada olmasaydın sence bu kadar dikkat çeker miydin?

Bu coğrafyada doğup büyümüş olmasaydım da, benzer bir şeyler yapmaya çalışırdım herhalde. Sıradan şeylere özenmiyordum küçükken. Ama bende tüm dünyada geçerli olan, müzikal bir yetenek filan yok. Yine de kendime bir yol bulur, bir şeyler yaparmışım gibi geliyor. Hem hayalci hem de hırslı biriyim. Ya da eskiden öyleydim.

»Hakkında çok şey bildiğini düşünen insanlardan hoşlanmadığını yazmışsın. Bu kitapla seninle ilgili her şeyi bildiğini düşünen insanlar oluşturdun çevrende.

Bence ne kadar şey söylenirse söylensin, bir insan hakkında çok şey bilinemez. Kendi kendimizi bile zor tanıyoruz. Ama bu kitapta, birçok boyutumdan, birçok hikâye mevcut. Bana dair fikir verecektir okuyucuya.

»Deri ceketlerin duruyor mu?

Eskiden satın almak için çırpındığım deri ceketlerim durmuyor. Artık giymediğim kıyafetlerime karşı duygusal bağım kalmadığı için atmış olmalıyım. Ya da daha büyük ihtimal, birilerine vermişimdir.

»Kitabın ilk cümlesinden son cümlesine kadar, ilkokulun ilk günü fotoğraf çektiren Teoman vardı hep karşımda. Bu yüzden de film seyredince yönetmen olmak istemek, şiir okuyunca şair olmak istemek hiç kötü bir şey gibi gelmedi.

Bana da gelmiyor zaten. Hatta sevimli ve işlevli olduğunu da düşünüyorum bu özenme meselesinin. Zaten özenmek devreye girmese, kim, nasıl bir şey üretebilir ki? İnsanlar anasının karnından şarkıcı, yönetmen, doktor olmayı isteyerek çıkmıyor, bir yerlerde özenmesi gerekiyor.

»Siyasete girmeyi düşündün mü?

Hayır. Siyaset dünyası ve o dünyanın içindeki insanlarda benim hoşlandığım hiçbir şey yok. Kişiliğime de uygun değil, aşırı elastikiyet gerekiyor.

»Varlığını kanıtlamaya çalışan biri olduğunu söylüyorsun. Nasıl olabilir bu?

İnsanın kendi kendisiyle yaptığı bir çekişme olarak görüyorum bunu. Gençken ve kendini var ederken, insan aynı zamanda kendine var olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Yaptığı şeyleri, sadece sevdiği için değil, kendini yaratmak için de yapıyor.

»Bir sosyolog olarak, toplumu araştırıp, çözüm bulduğun, anlamlandırdığın şeyler var mı?

Ben genelde anlamakla ilgileniyorum . Okulda bize öyle öğrettiler! Ayrıca ben öyle göğsümü gere gere sosyoloğum diyebilecek bir öğrenci değildim, o yüzden de gerçek sosyologları okuyup toplumu, öğrendiklerimle tahlil ediyorum.

»Kadın araştırmaları bölümünde mastır yaptın. Toplumsal rolleri düşündüğünde nasıl bir değerlendirme yapabilirsin ?

Herkesin bildiği şeyleri söyleyebilirim. Kadının ikinci sınıflığı, ezilmişliğine dair şeyleri yani. Daha kötüye gidecek gibi duruyor. Muhafazakâr dünya, kadını dört duvar arasına doğru itiyor, iklim de ona uygun olunca kadının o duvarların arasına sıkışması kaçınılmaz.

»Ne demek zorunlu sadakatten ölmek? Sadakat senin için nedir? diye düzeltiyorum sorumu.

Aklın başkalarındayken, eşine karşı sadık olmanın ruhu derinden yaralamasından bahsetmişim hikâyemde! “Sadakat benim için şudur” demek istemiyorum. Hepimiz biliyoruz ne olduğunu. Başkalarına duyduğun erotik hisleri, huzur adına bastırmak, sadakat oluyor işte.

»Gelecekten neden korkuyorsun? Ne olacağını düşünüyorsun?

Valla geleceğe dair düşüncelere daldığımda, hiç pozitif bir şey görmüyorum ben. Gündelik hayatımda zaten bir çok şeyden çok sıkıldım, ileride daha da çok sıkılacakmışım gibi geliyor. Hayat kalitemizi artırdığımızı varsaysak bile, güzel günler beklemiyor kimseyi.

»Yakın tarihte bir seçime giriliyor. Beklentilerin nedir?

Beklentim olmamasına çalışıyorum. Daha doğrusu, benim gerçek beklentim hiç gerçekçi bir beklenti değil. Ufukta sosyal bir barış gözükmüyor. O barış olmadıktan sonra da, geri kalan her şey çok önemsizleşiyor. En azından benim için.

»Bir şeyleri değiştirebileceğine inanmıyor musun?

İnanmıyorum. Zaten benim konumum çok önemsiz bir konum, eninde sonunda, hiçbir şeyi değiştirme gücü olmayan bir meslek dalı benim mesleğim. Ama eskiden çok önemserdim bu konumu. Rock şarkıcıları, dünyanın tepesinde oturuyormuş gibi gelirdi bana. Gençleri etkilemek gibi bir fonksiyonları var tabii rock yıldızlarının, ama dünyanın gidişatında sadece tüketim alışkanlıkları gibi şeyleri etkileyebiliyorlar artık. Çok romantik değilim o konuda.

»Ütopyaların var mı?

Hayır yok. İnsanlık, 2018 yılında da, tarihin her anında olduğu gibi delilikler yapıyor. Dünyayı takip etmeye çalışıyorum, hemen hemen hiçbir yerde güzel şeyler olmuyor. Teknolojik gelişim bile başımıza bela oluyor.

»İmza gününde hayranlarınla buluşuyorsun. Senin için nasıl bir şey yakınlık kurmak?

Açıkçası okuyucularımı, hayranlarımı mutlu etmek için yaptığım bir etkinlik. Hayranlarımın gözündeki abartılı etkimi de görüyorum o buluşmalarda, hoşuma da gidiyor, ama asıl olarak onları mutlu etmeye çalışıyorum. Eskiden ben de onlar gibiydim, “bir hayran nasıl olur, neler hisseder?” biliyorum. Ben ergenlik çağımdayken çok severdim bu tip buluşmaları.

»Seninle konuşmak için uydurulmuş soruları anlar mısın?

Anladığımı iddia edemem. Ama hazır soru şablonları var, herkese soruluyor. Onları soranlar ya uyduruyorlar ya da hayal güçleri çok sınırlı bence.

»Cover’lardan oluşacak albüm ne zaman çıkacak? Şarkılar belli mi?

Daha şarkı seçme aşamasındayım. Ne zaman başlayacağımı bilmiyorum o albüme ama adını koydum bile; “Âşık Bir Adam.” Başka şarkı yazarlarının aşk şarkılarını söyleyeceğim o albümde.

‘Barış istedik hedef gösterildik’

Rıfat Kırcı

Barış Bildirisi’ne imza attıkları için akademiden ihraç edilen akademisyenlerden Kuvvet Lordoğlu ve Filiz Arıöz, ihraç sürecini ve sonrasını anlatan öykülerden oluşan ‘Akademisyenlerden KHK Öyküleri’ kitabını hazırladılar. Tıp, kimya, hukuk gibi farklı alanlardan doktorun öykülerinin yer aldığı çalışma üzerine konuştuk.

»Kitabı hazırlama fikri nasıl oluştu?
Kuvvet Lordoğlu:
Fikir KHK’lı arkadaşımız Filiz Arısöz’ün kendi öyküsünü yayımlama girişimi ile başladı. Diğer KHK’lı arkadaşlara e-mail ile ulaşıp, öykü kitabına katkı sunmak isteyenler davet edildi. Belirli aralıklarla toplanıp öykü yazımına giriştik. Bu arada profesyonel olarak metin yazarlığı yapan arkadaşlardan da destek aldık.

‘Unutmayayım diye yazmalıyım’
Filiz Arıöz: KHK sonrasında “Olmaz böyle saçmalık, geçecek! Bugün yarın bitecek” diye düşünerek günler aylar geçiyordu ama bu büyük yanlıştan bir türlü dönülmüyordu. Üstelik kötülüklerine devam ediyorlardı; TÜBİTAK ayrı uğraşıyordu, pasaportlarımızı vermiyorlardı, sigortalı işe giremiyorduk. Psikolojik olarak çok zor bir süreç içerisindeydik. “Çok öfkeliyim ve tüm bunları yazmalıyım” diye düşündüm. “Unutulmasın, unutmayayım” diye “Yazmalıyım” dedim kendime.

»Akademisyenlerden KHK Öyküleri kolektif bir çalışma, ayrıca kitabın kapak tasarımı kitabın yazarlarından Didem Dayı’ya ait, siz de kitabın hem hazırlayanı hem de yazarlarındansınız. Kitabın hazırlanması nasıl bir süreçti?
F.A.:
Uzun yıllardır notlar aldığım diğer yazılarımı, birgün toparlar öykü ya da roman haline getiririm diye sakladığım yazılarımla birleştirip işte tam zamanı diye düşündüm. Düşüncemi bir arkadaşımla paylaştım o da hemen editör arkadaşını arayıp benimle ilgili konuşmuş. Editör beni aradı buluştuk. Yazdıklarımın, anlattıklarımın kitap olabileceğini yazmaya devam etmemi destek olacağını söyledi ayrıldık. Eve dönerken aradı, ortağı ile konuşmuş o da KHK sürecinin ayrı bir kitap olmasının daha uygun olabileceğini söylemiş. Bu süreci yaşayan 10-15 akademisyene ulaşabilir misiniz? diye sordu. Bu öneri beni o kadar heyecanlandırdı ki anlatamam. Önemli bir proje… Üniversitedeyken yapmaktan çok zevk aldığım projelerim gibi. Hemen sıvadım kolları önce bu süreçte tanıdığım hocalarıma arkadaşlara ulaştım. Bu fikrimi paylaştığım arkadaşların önerdiği kişilere ulaştım sendika ve dayanışma gruplarına mail gönderdim ve böylece yola çıkmış olduk. İyi ki de çıkmışız. Özdemir Hocam benim ısrarlarıma çok maruz kaldı. İyi ki ısrar etmişim o da ‘iyi ki etmişsin’ diyor. KHK Öyküleri kolektif bir çalışma, ayrıca kitabın kapak tasarımı kitabın yazarlarından olan Didem Dayı’ya ait. Değerli edebiyatçılarımız Sema Kaygusuz, Ercan Kesal ve Burhan Sönmez’in katkılarına değinmemek olmaz. Sağ olsunlar kendileri ile iletişime geçer geçmez öyküleri hızla okuyup kitabımızın arka kapağında ve içindeki o güzel umut ve duygu dolu yazılarını kaleme aldılar.

baris-istedik-hedef-gosterildik-467665-1.

“Tarih olmadan tarih yazmak hatalıdır”
»Akademisyenlere yapılan ihraçlar tarihe geçecek. Peki bu kitabın tarihteki yeri ne olacak?
K.L.:
Kitabın tarihteki yeri için beklemek gerekir. Belki on yıl sonra bu dönemi tarihselleştirecekler açısından bir belge niteliği olabilir. Borges ‘in deyimi ile “Tarih olmadan tarih yazmak hatalıdır”.

F.A.: Barış istedik terörist ilan edildik, hedef gösterildik. Yanı başımızda yaşanan insanlık dramına seyirci kalmak istemedik, dondurucuda ve sokakta günlerce kalan cesetleri görüp kafamızı çeviremedik… Durdurun bu savaşı dedik. Bunu belkide en etkisiz yollardan olan barışı talep eden bir bildiriye onay vererek yaptık. Hızla işten atma ve soruşturma açma sürecini başlatan üniversitelerin yanında hala soruşturma açmamış olan üniversiteler de var. Yani tüm bu yaşatılanlar keyfi. İfade özgürlüğü kapsamındaki bu imzanın suç olamayacağı anayasa maddesiyle de onaylı. Bir yıl önceki imza metni bahane gösterilerek açılmış olan soruşturmalar sürerken denk geldi OHAL ve KHK. 15 Temmuz sürecinin de aktif mağdurları olduk. Bizlerin, ne terörist ne de herhangi bir örgütün hatta FETÖ gibi gerici bir yapılanmanın içinde olamayacağı ve her zaman karşısında olduğu bilinmesine rağmen suça kanıta gerekte kalmadı. Listele, talep et, gönder ve oldu bitti. Muhalif, kendilerine biat etmeyecek akademisyenlerden böylelikle kurtuldular. Bu da yetmedi imza metninden başka hiç bir belgesi olmayan, asla kabul edemeyeceğimiz iddialarla ağır ceza mahkemelerinde yargılanıyoruz.

Bizler öykülerimizde bu hukuksuzlukları anlattık. Bu yaşatılanların sadece bizim maduriyetimiz olmadığını, bu keyfi hukuksuz uygulamaların insan eliyle nasıl bu kadar fütursuzca yapılabildiğini, haklarımızın yasalar da var olsa bile toplum olarak birbirimize ve demokrasiye sahip çıkmazsak nelerin yaşatılabileceğini göstermek, hafıza oluşturmak ve evet tarihe önemli bir not düşmek için yazdık bu öyküleri…

Bir çocuk ve bir köpeğin dostluk hikâyesi: “Dostum Tedi ve Ben”

Merve İpek Öztürk’ün yazdığı Dostum Tedi ve Ben Genç Destek Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım Bülteninden:

Bir çocuk ve bir köpeğin dostluk hikâyesi… Koşulsuz sevgiyi ve paylaşma duygusunu bir hayvan dost üzerinden anlatan Merve İpek Öztürk’ün yazdığı Dostum Tedi ve Ben Genç Destek Yayınları etiketiyle minik okurlarla buluşuyor.

Bir çocuğun hayatına bir köpek girmesiyle değişen dünyası… Yazar Merve İpek Öztürk’ün çocuklara yeni bir arkadaş olması için kaleme aldığı Dostum Tedi ve Ben kitabıyla tüm çocuklar içinde kendilerinden parçalar bulabilecekleri bir hikâye ile hayatına yeni bir dostu alan, onu kabullenip ailesinden bir parça gibi gören Melina’nın heyecanına ortak olacaklar.

Bir canlıyı sevmek için dış görünüşün önemli olmadığını doğal ve samimi bir dille anlatan kitapta çocuklara verilmek istenen mesajlar hikâyenin içine serpiştirilmiş gizli olumlamalarla aktarılıyor. Abartılı, olağandışı ya da fantastik ögelere ihtiyaç duymadan da çocukların ilgisini ve beğenisini kazanabilecek bir hikâye anlatılabileceğini gösteren kitap Melina ve Tedi’nin yeni maceralarını içeren bir seri olarak devam edecek.

Dostum Tedi ve Ben, içerdiği birbirinden güzel resimlerle 1 yaşında çocukların ilgisini çekebilecek renklilikte olmasının yanı sıra 2-4 yaş arası çocukların dinlemekten keyif alacakları ve odakları dağılmadan hikâyeye devam edebilecekleri kısa cümlelere sahip bir kitap olmasıyla da öne çıkıyor. Okumaya yeni başlayan minikler ise bu sıcacık dostluk hikâyesini ilk okuma kitapları olarak benimseyip yanlarından ayırmayacaklar.

Kitapta ayrıca annelerin her akşam uyumadan önce çocuklarına tekrar ettirebilecekleri olumlamalar da ayrı bir bölüm olarak yer alıyor.

Kitap çocuklara NLP tekniğiyle yaklaşıyor

Sahip olunması mucizevi bir gerçeklik olan evladı mutluluk ve huzur içinde yetiştirmek emek ister. Günümüzde NLP ekolüne önem veren, çocuklara ileride mutlu bireyler olmaları için bu sisteme bağlı kalarak yaklaşan okullar giderek artıyor. Peki, nedir bir çocuğa NLP sistemine bağlı kalarak yaklaşmak?

0-3 yaş dönemde olumsuz kalıpların oluşmasını önlemenin yolu

0-3 yaş döneminde karşılaştıklarımız hayatımızın geriye kalan döneminin mimarıdır. Bu dönemde çocuklar ebeveynlerinin mimiklerini, beden dillerini kopyalar. Ebeveynlerin olaylar karşısındaki tutumları ve çocukla iletişim kurma biçimleri çocuğun karakterinin şekillenmesindeki etkenlerden biridir.

Kişiliğin oturma süreci olan bu kritik dönemde anne-babaların çocuklarına yaklaşım biçimleri çok önemlidir.

Kişisel gelişim, NLP, EFT, Nefes gibi teknikleri kullanarak hayal ettiği başarılara ulaşmış pek çok insan vardır. Başarılı insanların yaptıkları modellenip örnek alınarak benzer başarılara ulaşılabiliyorsa, bu yöntemin küçük yaşlardan itibaren oturtulmasıyla mutlu, başarılı ve kendine güvenen bireyler yetiştirilebilir.

Peki, yetişkinlerde işe yarayan bu teknik, 0-3 yaş gibi kritik bir dönemde nasıl kullanılır ve ne işe yarar?

Yazar, karakterin oturmaya başladığı kritik bir dönem olan bu süreçte yanlış ve olumsuz kalıpların oluşmamasına yardımcı olabileceğimizi ve böylece daha mutlu ve başarılı bireylerin yetişmesini sağlayabileceğimizi ifade ediyor. Bunu başarabilmek için ilk adımının da olumlamalarla bilinçaltlarında doğru kalıplar oluşturmaktan geçtiğinin altını çiziyor.

Arka kapaktan:

Neşe içinde koşup oyun oynarken bir yandan da evimize gelecek olan yeni dostumu hayal etmeye başladım.

Tedi’nin neye benzediğini merak ediyordum.

Onu barınaktan alıp getirecekler bize.

Yazık…

Eski ailesi onu terk etmiş…

Acaba nasıl bir köpek Tedi?

Bir kurda mı benziyor, yoksa bir aslana mı?

Yoksa kuzu gibi kıvırcık tüylü bir yün yumağına mı?

Neye benzerse benzesin bunun hiçbir önemi yok.

Ben onu her koşulda çok ama çok seveceğim.

Ona “İşte burası evimiz Tedi” diyeceğim. “Bundan sonra burada birlikte yaşayacağız ve hepimiz seni çok seveceğiz.”

Çocuklara koşulsuz sevgiyi ve paylaşma duygusunu gizli olumlamalarla aşılamaya katkı sağlayan, doğru zamanda, doğru kalıp oluşturmaya yardımcı olan bu kitabı okul öncesi çocuklara anneleri keyifle okuyabilir.

Kitabın devam edecek olan serilerinde Melina, dostu Tedi sayesinde affetmeyi ve sorumluluk almayı bir dolu maceralarla öğrenecek. edebiyathaber.net

Miguel De Unamuno’nun Sis’i Türkçede

İspanyol edebiyatının en önemli yazarlarından biri olarak kabul edilen Miguel De Unamuno’nun başyapıtlarından Sis, Gökhan Aksay’ın İspanyolca aslından çevirisiyle Olvido Kitap’tan yayımlandı.

Tanıtım Bülteninden:

İspanyol edebiyatının dev yazarı Miguel De Unamuno’nun başyapıtlarından olan Sis, 1914 yılında yayımlandığında hem varoluşçu içeriği hem de anlatım tekniği ile büyük ilgi çekmiş; daha sonraları felsefede Sartre, Heidegger; edebiyatta Borges, Calvino gibi yazarların yapıtlarıyla zenginleşecek bir geleneğin ilk örneklerinden biri olmuştur.

Romanın ana karakteri AugustoPérez hali vakti yerinde, yaşama dair felsefi görüşleri olan biridir. Ne var ki bir gün sokakta gördüğü Eugenia’ya âşık olmasıyla tüm dünyası altüst olur. Zaten dünyayı bir sis olarak kabul eden Augusto için her şey gittikçe daha muğlak ve anlaşılmaz hale gelir. Sadece Augusto’nun düşünceleri değil, romanın kendisi de âdeta bir düşe, bir sise dönüşerek kurmaca sanatının sınırlarını zorlar.

Unamuno’nun artık bir dünya klasiği haline gelmiş bu eserini Gökhan Aksay İspanyolca aslından çevirdi.

“Dilimizin büyük yazarı, metafiziği sezen tek İspanyol… Her şeyden önce, ölüm hakkındaki görkemli savların yaratıcısıdır Unamuno.” Jorge Luis Borges edebiyathaber.net

Ödüllü yazar Elif Yonat Toğay’dan ilk çocuk kitabı: Bir Şeyler Yapmam Gerek

Ödüllü yazar Elif Yonat Toğay, ilk çocuk kitabı Bir Şeyler Yapmam Gerek’i okuyucularıyla buluşturdu. Çocukların dünyasına dair kısa öyküler anlatılan kitap, tudem etiketiyle raflardaki yerini aldı.

15 kısa öykünün, 5 ayrı başlık altında toplandığı kitap, anlatım dili, olayların gündelik hayatla ilişkisi ve kendine has mizahi duruşuyla her yaştan okurun gönlünü fethediyor.

Çocukların hayallerinden ve geleceğe dair düşlerinden beslenen Bir Şeyler Yapmam Gerek, okurların nabzını tutan, günceli yakalayan öykü çeşitliliğiyle hem güldürüyor hem düşündürüyor. ​

***

Öyküleri, Varlık, Sarnıç, Kitapçı gibi dergilerde yayımlanan Elif Yonat Toğay, Bir Şeyler Yapmam Gerek kitabında kıvrak kalemi ve eşsiz mizah anlayışıyla sıradan durumları sıra dışı hikâyelere dönüştürüyor. Yazar, anne ve babasının sorunlarını tek başına çözemeyeceğini anladığı için kardeş isteyen bir çocuğun ya da kulaktan kulağa yayılan haberlerle sevgili öğretmenlerinin başına gelmedik bırakmayan bir okul dolusu öğrencinin hayatın içinden, komik öykülerine imza atıyor. Okurlarını başrolde hayallerin ve büyüme sürecinin olduğu bir dünyaya davet eden bu eğlenceli kitap, öykülerinin şaşırtıcı sonlarıyla ters köşe yaptırıyor.

Hayal kurmak, dikkatli olmak, sorunlara çözüm bulmak, büyümek, hatta âşık olmak için mutlaka “Bir Şeyler Yapmak Gerek” diyen bu eğlenceli kitap, çocukların gündelik yaşamda karşılaştıkları olayları ve verdikleri tepkileri mizahın ve kelimelerin gücüyle kısa öykülerde buluşturuyor.

David Almond’un öykü kitabı Küçük Koşucular Türkçede

Çağdaş İngiliz edebiyatının 2010 Hans Christian Andersen ödüllü yazarı David Almond‘un büyüleyici öykü kitabı KÜÇÜK KOŞUCULAR Türkçede Günışığı Kitaplığı etiketiyle yayımlandı.

Okuma serüveninin başındaki çocuklar için sokakları denize çıkaran bir öykü anlatan yazar, başarı kavramını tartışmaya açıyor.

Basın bülteninden;

Koşun çocuklar, hayallerinize koşun!

Tüm dünyanın okuduğu İngiliz yazar David Almond’dan, okuma serüveninin başındaki çocuklar için unutulmayacak bir öykü! Hayat koşusuna yeni çıkmış bir çocukla, koşunun sonuna yaklaşmış bir ihtiyarı aynı mahallede buluşturan yazar, başarının ipi göğüslemekten çok, mutlu anılar biriktirmekten geçtiğini hatırlatıyor. Kuşak farkını ortak hayallerle ortadan kaldıran öykü, çocuklara cesaret aşılıyor. Her yaştan okurda iz bırakacak güçteki kitap, ödüllü illüstratör Salvatore Rubbino’nun özgün desenleriyle renkleniyor.

Liam, yakın arkadaşıyla birlikte, geleneksel Büyük Kuzey Gençler Koşusu’na hazırlanmaktadır. Rıhtım boyunca nasıl fırtına gibi koşacağını düşünüp, bitiş çizgisini nasıl göğüsleyeceğini hayal etmektedir. O gün, antrenman yapmak yerine, annesinin zoruyla yaşlı komşularını ziyarete gider. Komşuda gördüğü eski fotoğraflar ve dinledikleri, Liam’ın koşusuna yepyeni bir anlam kazandıracaktır…

David Almond: 1951’de İngiltere’de doğan Almond, 1998’de Garajdaki Giz (2004) adlı çocuk romanıyla ödüller aldı. Sinema, tiyatro ve operaya uyarlanan bu kitabını, 1999’da yine üst üste ödül kazanan Dünya Büyülü Bir Yer (2001), 2003’te savaş karşıtı söylemiyle dikkati çeken ve ödüller kazanan Alevler Arasında (2011) izledi. 2008’de My Dad’s a Birdman(Babam Bir Kuşadam) ile, 2010’da Slog’s Dad (Slog’un Babası) ve Ay’a Tırmanan Çocuk (2011) ile resimli çocuk kitaplarına yönelen Almond, aynı yıl, dünya çocuk edebiyatının en önemli ödülü olan Hans Christian Andersen Ödülü’nü kazandı. 2012’de Piranalarla Yüzen Çocuk (2015) adlı çocuk romanının ardından, Half a Creature from the Sea (Denizden Gelen Kız, 2014) adlı kitabındaki bir öyküsü, 2015’te Küçük Koşucular(2018) adıyla desenli bir kitaba dönüştü. Almond, İngiltere’de çocukluğunun geçtiği kasabanın yakınındaki Newcastle-upon-Tyne’da ailesiyle birlikte yaşıyor.

Salvatore Rubbino: Londra’da büyüyen Rubbino, Kraliyet Sanat Koleji’nde (Royal College of Art) illüstrasyon dalında eğitim aldı. İlk çocuk kitabı A Walk in New York (New York’ta Bir Yürüyüş, 2009), Victoria ve Albert Müzesi İllüstrasyon Ödülleri’ne aday gösterilen bir dizi resmin ardından ortaya çıktı. İkinci kitabı A Walk in London(Londra’da Bir Yürüyüş, 2011) 2012’de Okul Kütüphaneleri Birliği’nin ödülünü aldı. Just Ducks (Yalnızca Ördekler, 2012) da 2013 Kate Greenaway Ödülü’ne aday gösterildi. Rubbino ailesiyle birlikte Londra’da yaşıyor.

Bitmeyen savaş, dur diyemeyen insanlık!..

Dünyanın ve insanlığın, dikiş tutmayacak biçimde dağılmış post modern hali malum; bunlara birçok farklı yorum getirmek de mümkün. İnsanlığın çılgınlığı yeni değil kuşkusuz… Ezelden beri huzuru ve barışı kendine çok gören bir insanlıkla, horoz dövüşü gibi birbirini durmadan gagalayan liderlerden söz edilebilir. Nedeninin, temelde, paylaşım kavgasında yattığını söylemek de yanlış olmaz. Toprak, zenginlik ve gücün paylaşımı!… Bugün de, Trump, Netanyahu gibi birkaç lider çerçevesinde yapılan tartışmalarda, ya içerdeki kaos ve baskılar ya da dışardaki zenginlik ve gücün paylaşımı konu ediliyor.

Şu son Kudüs olayı!.. Zaten 50-60 yıldır tehdit, şiddet, acı ve kayıplarla yaşanılıyor bu topraklarda. İsrail işgal alanını her yıl daha büyütürken, Filistin halkının gettolarda yaşamaya mahkum edildiği yerler buraları… İsrail’li yöneticiler ise, bunca büyüme ve güce karşın, kendi halkına da Filistinlilere de barış ve huzuru getirecek bir anlaşmayı değil, hala savaşı ve ölümleri seçmekteler. Dünyanın lideri konumundaki ülke de yangına körükle gitmekte…

Ortadoğu zaten yılardır yanıyor… Suriye’deki savaş henüz sonlandırılamadı; savaş bugün sona erse, yol açtığı yıkımı onarmanın on yıllar alacağı, Ortadoğu halklarının kolay kolay ayağa kalkamayacağı da bilinmekte. Yaptıkları ise, Ortadoğu’daki kaosun ve insanların acılarını devam ettirmek oluyor. Hollywood filmlerine konu olan nükleer savaşa yol açan düğmeye basmaya benzemekte.

Ancak tüm bu gerçekler içinde, insanın seçimleri de beni çok ilgilendiriyor. Yani, bu tür liderleri başa getiren insan; bir yanda “post truthlar” ve popülizme, öte yanda kaos ve savaş gibi belalara razı olan insan; en büyük erdemlerinden biri diye düşünülen demokrasiden bu liderleri çıkaran insan; üstelik, geçmişe göre daha çok daha bildiği ve gördüğünü düşünen insan; ulaştığı bilgi, teknoloji ve zenginlikle paylaşım kavgasını yumuşatması, daha barışçı çözümler bulması mümkün olan insan!…

İnsana ve insanlığa yükleniyor olabilirim; ama bu barbarlıktan kurtulamayışın, yaşanan acılardan ders alamayışın insan dair düşündürücü yanları da olmalı kanısındayım. Ayrıca, bu tür liderlerden ve yol açtıkları kavgalardan kurtulmanın yolu yine insanlardan geçeceğine göre, insan ve insanlık üzerine düşünmek kaçınılmaz.

Kısacası politikacıları ve nedenlerini az çok çözmüş olabiliriz; ama ya insanlar!…Onlar bu kadar mı kör; bu kadar mı güçsüz!…

Tabii soruları başka türlü sormak mümkün; ama dünyanın bitmeyen savaş ve şiddet halini görünce Jose Saramago’nun “Körlük” adlı kitabını hatırlatmadan edemiyorum. Kitap, insanların nedeni bilinmeyen bir biçimde peş peşe kör oldukları kaotik bir ortamda hayatta kalabilmek için ne kadar vahşileşebildiklerini konu etmekte. Bir bakıma, insanlığın karanlık yüzünün anlatıldığı söylenebilir. Kitaptaki son cümleler de şöyle: “Neden kör olduk, Bilmiyorum, belki bir gün nedenini öğreniriz, Ne düşündüğümü söyleyeyim mi sana, Söyle, Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük, Gören körler mi, gördüğü halde görmeyen körler.”

Saramago’nun dediği gibi, bugün insanlığı, gördüğü halde görmeyen kör olarak tanımlamak mümkün diye düşünüyorum. Ne bilmedim, duymadım diyebilecek, ne de yaşananları Tanrı’nın takdiri, talihsizlik gibi kolaya kaçmalarla açıklayabilecek durumdalar… Kuşkusuz, bu gördüğü halde görmeyişin arkasında insandan sisteme uzanan birçok neden var ve bunları konuşmak gerekiyor.

İnsan bilinci ve algılamasının yaşadığı çağ ve içinde bulunduğu toplum içinde biçimlendiği ortada. Bu çağın ise, bir yandan insanı doğaya ve kaderine hakim olacak biçimde güçlendirirken, öte yandan bencilliklerine ve çıkarlarına mahkum etmek gibi zayıflattığını söylemek mümkün diye düşünüyorum. Tabii, her iki açıdan da dünyadaki hegemonik ilişkilerin ve kapitalist sistemin payını hesaba katmak gerekmekte. Kısaca söylersek, bu dünyanın, sistemin dişlisi olacak kadar güçlü, sisteme razı olacak kadar zayıf insanlara ihtiyacı var. Bunun için de, “mışlı” dünyalar ve post-truthlar yarattığı gibi, korku ve tehditleri de kullanmakta. Kısacası, bencillikle korkuları, çıkarlarla düşmanlıkları bir araya getiren öyle bir harman yapmakta ki, hem kendini perdelemekte hem insanları pasifize ederek değirmenine su taşıması mümkün olmakta.

Böyle bir sistemde de, barışa değil savaşlara ve korkulara ihtiyaç olduğu ortada. İnsanlar biraz nefes almaya başlasalar, biraz korkularından kurtulsalar, dünyanın bu çılgın gidişatını da, bunun arkasında dönen dolapları da daha iyi anlayıp sorgulayabilecekler. O zaman da, kendilerini yiyip bitiren bu dünyaya dur demeye başlamayacaklarını düşünebiliriz. Ama ne mümkün!…

Bu nedenle, yaşadıklarımızı, aydınlıkla karanlığın savaşı olarak görmek gibi, asıl aydınlanma çağının bilgi, teknoloji ve gücün, insan ve insanlık için olumlu bir şeyler üretmesiyle başlayacağını düşünmek abartı olmaz. Bugün yaşanılanlar ise, bu aydınlanmayı engellemek üzerine kurulmuş durumda.

Cezaevindeki adayı seçmen temsil edecek: ‘Hepimiz Demirtaş’ız’

HÜSEYİN ŞİMŞEK [email protected] @simsekhuseyinn

HDP’de Cumhurbaşkanı Adayı olarak açıklanan Selahattin Demirtaş’ın tahliye edilmemesi durumunda izlenecek propaganda yönteminin ana çizgileri belirlendi.

Dokunulmazlıkların kaldırılmasına yönelik Anayasa değişikliği teklifinin TBMM’de kabul edilmesinin ardından 4 Kasım 2016’da tutuklanarak Edirne Cezaevi’ne gönderilen HDP eski Eş Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş, kısa ve gündemdeki gelişmeleri vurgulayan mesajlarla seçmenine seslenecek. Cumhurbaşkanı adaylarının serbest bırakılmaması durumunda ise parti yönetimi mitinglerde Demirtaş maskelerini seçmenlere dağıtacak.

Eş zamanlı mitingler
Edirne’den ve Kars’tan aynı anda Eş Genel Başkanlar Sezai Temelli ve Pervin Buldan’ın yapacağı mitinglerle seçim çalışmalarına başlamayı planlayan HDP’de seçmenlere dağıtılan maskelerin miting alanında takılmasıyla, “Hepimiz Demirtaş’ız” mesajı verilecek.

Paylaşımlar başladı
Avukatları aracılığıyla YSK’ye ve tutuklu yargılandığı mahkemeye tahliye talebinde bulunan Demirtaş’ta ve HDP’de tahliye beklentisinin düşük olduğu ve bu nedenle propaganda usullerinin netleştirildiği öğrenildi. CHP, Saadet Partisi ve İYİ Parti’den “tahliye edilmesi gerekiyor” yönünde açıklamalar yapılan Demirtaş, eski fotoğraflarının kullanılacağı mesajlarıyla sosyal medyadan seçmenine seslenmeye başladı.
Önceki gece, “Demirtaş’a Özgürlük Çünkü” ifadeleriyle paylaşılan mesajlarda, “Demokrasiye Acil Geçiş Programını hayata geçireceğiz”, “Evrensel hukuk ve insan hakları anlayışıyla güvence altına alınmış kuvvetler ayrılığından taviz vermeyeceğiz”, “İnançlara, yaşam tarzlarına, siyasi ve felsefi görüşlere eşit mesafede duracağız” ifadeleri yer aldı.

Mitinglerde kısa mesajlar
HDP’nin resmi sosyal medya hesaplarından da paylaşılan mesajlarla birlikte Demirtaş, mitingler için de mesaj hazırlamaya başladı. Edinilen bilgilere göre, her miting için Demirtaş, ortalama beş cümleyi geçmeyecek mesajları seçmenine gönderecek ve bu mesajlar Eş Genel Başkanlar tarafından okunacak.

Mesajların yanı sıra Demirtaş’ın fotoğraflarının da yer aldığı kartlar bastırılarak dağıtılacak.

Kürt ittifakı rafa kalktı
Öte yandan Kürdistan Sosyalist Partisi (PSK), Azadi Hareketi, Kürdistan Özgürlük Hareketi (PAK), Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi (PDK-T) ve Kürdistan Demokratlar Platformu’nun (KDP) 24 Haziran için aldığı ittifak kararının ardından HDP ile anlaşılamadığı açıklandı.

***

Malvarlığını açıkladı

Tutuklu bulunan HDP’nin eski Eş Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Adayı Selahattin Demirtaş, Twitter’dan mal varlığını ve diplomasını paylaştı. Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin adaylara yaptığı mal varlıklarını açıklama çağrısının kendisine de ulaştığını söyleyen Demirtaş, şu açıklamayı yaptı; “Mal varlığımı açıklıyorum: 300 bin TL değerinde bir konut, 55 bin TL değerinde, 2013 model bir otomobil. Yüzlerce kitap, binlerce mektup. Ve bir diploma.”

CHP’nin Cumhurbaşkanı Adayı Muharrem İnce de mal varlığını Hakkâri’de yaptığı mitingde paylaşmıştı.

***

‘Çalışmalarım dolayısıyla gelemiyorum’

Demirtaş’ın, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiği iddiasıyla yargılandığı davaya devam edildi. Bakırköy Adalet Sarayı’nda bulunan 38. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada savunmasını tam olarak hazırlayamadığını belirten Demirtaş, seçim çalışmalarını da gerekçe göstererek duruşmaya gelmedi. Duruşma Demirtaş’ın savunmasının alınması için ertelendi.