Evrensel 24 yaşında

Evrensel gazetesi, bugün 24 yaşına girdi. Gazete ilk sayısını 7 Haziran 1995’te çıkardı.

8 Ocak 1996’da gazetenin muhabiri Metin Göktepe gözaltında öldürüldü. Gazete, 1999 ve 2000 yıllarında çeşitli kapatma davalarıyla mücadele etti.

Gazetenin 24. yaş gününde bir yazı kaleme alan Evrensel Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fatih Polat, “Bize hiçbir egemen, “Alo Fatih” diye telefon açarak işimizi nasıl yapmamız gerektiğini anlatamaz. Bunu aklından bile geçiremez. Ama bir işçi, “Yahu bizim çilemizi başka gazeteler görmüyor da, siz neden görmüyorsunuz?” diyebilir,” ifadelerini kullandı.

Fatih Polat’ın yeni yaş yazısı şöyle:

“Evrensel’in 24 yaşına girdiği bugün Türkiye, gazetecilik mesleğinin en heyecan verici yönünün de fazlasıyla baskılandığı bir ülke durumunda: Keşif.

Bir süre öncesine kadar, gazetecilerin okurlara göre dünyayı bir gün öncesinden yaşadığını söylerdik. Okurların gazeteyi ellerine alıp, ‘Bakalım bugün neler olmuş?” diye anlamaya çalıştıkları gelişmeler sonuçta bir gün önce yaşanmıştır ve gazeteciler de o gelişmeleri bir gün sonrasının gazetesi için okurlara hazırlamıştır. Tabii ki, tüm bunlar gazete deyince akla sadece basılı gazetelerin geldiği zamanlardaydı.

Şimdi artık online gazetecilik zamanı. Yani okur ile gazeteci arasındaki bu zamansal fark artık bir tuş mesafesine indi. Gazetecinin okura daha hızlı ulaşmasına imkan veren bu gelişme, okur diye tanımladığımız, gazeteciler dışındaki herkesin sıcak bilgiye ulaşım sürecini de 24 saat öne çekmiş oldu.

Bu 24 saatlik harika, Evrensel’in 24 yaşına girene kadar ki serüveninin de zamansal ifadesi aslında. Bu hikayenin içinde yer alan bizler için de, o ilk gün dün gibi.

Evrensel’in bugüne kadarki her sayısı, o günkü dünyayı tarif ederken, aslında kendi gazetecilik anlayışının, o anlayış içinde işini ne kadar iyi yapıp yapmadığının, durduğu yerin, o yerin hakkını verip veremediğinin de tarifidir. Tam da bu nedenle, çeyrek asrın kapısına dayandıktan sonra, Evrensel’in yayın politikası, gazetecilik anlayışı gibi temel konuları böyle bir yazının içine sığdırmamız beklenmesin. Yani beklenmese iyi olur(!)

Tam da bu nedenle bu yazı, salına salına yazılmış bir yazı sayılsın.

Geçen yıl, aynı konudaki yazıda, Evrensel’in tarihini bütünlüklü anlamak için sözleri Murat Ertel’e ait olan Baba Zula’nın efsane şarkısı “Özgür Ruh”un fikir verici olabileceğini yazmıştım.

Şimdi bu yazıyı yazarken de, saçma sapan gerekçelerle tutuklanmış olan, müziğin genç yeteneklerinden Ezhel’in, hip hop ile tanışmasından müziği ile yapmak istediklerini anlatırken dile getirdiği şu cümleye atıf yapmak anlamlı olabilir: “Çekinmeden, korkmadan, ne söylemek istiyorsam söyleyebilmeliyim.”*

Bizimkisi de aynı hesap. Çekinmeden, korkmadan, ne söylemek istiyorsak söylemeye çalıştık bugüne kadar. Sözün bu kısmında saygıyla anmak istediklerimiz var elbette. Çekinmeden, korkmadan haber yaparken aramızdan alınan sevgili arkadaşım Metin Göktepe, kendisinden çok şey öğrendiğimiz Sennur Ablamız (Sennur Sezer), 7 Haziran 1995 günü bayide okurla buluşan Evrensel’in birinci sayfa karikatürünü çizen ve daha sonra kaybettiğimiz, usta karikatürist İsmail Gülgeç, yakın bir zamanda kaybettiğimiz çizerlerimizden, özgün çizgisiyle hep dikkat çekmeyi başaran Ertan Aydın, bir seçim sürecindeki kazada yitirdiğimiz Hasan İşler, uzun yıllar bize şefkatli bir yol arkadaşlığı yapan Çaycımız İbrahim Dayı’ya selam olsun!

Bugün Türkiye, iktidarın medya üzerindeki yoğunlaşan tekeli nedeniyle ve tutuklu gazeteci sayısıyla bir gazeteci hapishanesine dönüştürülmüş olması özelliğiyle, bu mesleğin en heyecan verici yönünün de fazlasıyla baskılandığı bir ülke durumunda: Keşif.

Gazetecilik her şeyden önce bitmeyen bir keşiftir. Biz gazeteciler olarak, her gün yeniden kurulan dünyanın her yeni anını keşfederek okura aktarmak zorundayız. Keşfederken gördüğünüz şeyler içinde, savaş, sömürü, bir katliama dönüşen ‘iş kazaları’, kadın cinayetleri, kâr hırsıyla yapılan çevre katliamları, düşünen insanlar cezaevlerine tıkılırken, taciz ve tecavüzcüleri koruyan bir yargı ahlakı gibi bir dizi olumsuz şey var kuşkusuz. Ancak tüm bunlara rağmen, görünen ile gerçek arasındaki ilişkinin açığa çıkarılmasına dayalı gazetecilik keşfinin insana heyecan veren yanı hiçbir şeye değişilmez.

Yaptığınız bu keşif sonrası okurun önüne koyduğunuz şey protesto ile karşılaşmak yerine, yorgun bir işçinin çay molasında okuduğu ve bazen de beğenisini ifade etmek üzere size mektup yazdığı bir keşifse bunun tabii ayrı bir keyfi oluyor.

Bize hiçbir egemen, “Alo Fatih” diye telefon açarak işimizi nasıl yapmamız gerektiğini anlatamaz. Bunu aklından bile geçiremez. Ama bir işçi, “Yahu bizim çilemizi başka gazeteler görmüyor da, siz neden görmüyorsunuz?” diyebilir.

Bu aradaki fark bile ne kadar zor bir dönemden geçiyor olursak olalım, Evrensel’de emeği olan her birimize kendimizi iyi hissettiriyor.

Okurlarımız bu gazetenin sahibi, bizim de başımızın tacıdır. Bundan sonra da, çekinmeden, korkmadan, ne söylemek istiyorsak söyleyemeye devam edeceğiz.

Bu da okura sözümüzdür.

Saygıyla…”

İspanya’da Sosyalist Parti hükümetinin 17’i bakanının 11’i kadın

İspanya’da Sosyalist Başbakan Pedro Sanchez, kabinesindeki 17 bakanlığın 11’ini kadınlara vererek, Avrupa’da bu alandaki rekoru kırdı.

Kendini feminist olarak tanımlayan Sanchez, güvensizlik oyuyla devrilen eski Başbakan Mariano Rajoy’un erkek ağırlıklı kabinesinin tersine, kadın bakanlarla çalışmayı tercih etti.

Kadın bakanlara, savunma, ekonomi, maliye, ve eğitim gibi başlıca görevler verildi.

Eski astronot Pedro Duque de Bilim Bakanı oldu.

Sanchez’in kapinesindeki partili çalışma arkadaşları ve siyaset dışından gelen uzman isimler İspanya’da “feminist kabine” diye tanımlandı.

Sanchez televizyonda yaptığı açıklamada kabinesinin “çağdaşlaştırıcı ve Avrupa yanlısı ilerici bir toplum vizyonunu benimseyen insanlardan” kurulduğunu söyledi.

Avrupa’dan “yeni memleketimiz” diye bahseden Sanchez yeni kabinesinin 8 Mart’ta İspanya’da ortaya çıkan değişimin yansıması olduğunu belirtti.

8 Mart’ta beş milyon kadın ücret eşitsizliği ve şiddeti protesto etmek için “feminist grev” yapmıştı.

Sanchez bu grevin İspanyol toplumunda bir dönüm noktası olduğunu vurguladı.

Pedro Sanchez kendisi dahil 18 kişiden oluşan kabinenin yüzde 61,1’i kadınlardan oluşuyor. Kabinesinin en az yarısı kadınlardan oluşan ülkelerse sadece Fransa, İsveç ve Kanada.

Astronot Bilim Bakanı

Havacılık mühendisi Duque, Avrupa Uzay Ajansı’nın astronot heyetine 1992 yılında seçildi ve 1998 yılında uzaya giden ilk İspanyol oldu.

Üç çocuğu olan Duque, Discovery Uzay Mekiği’nin 9 günlük seferinde uzman olarak yer aldı.

NASA’nın STS-95 misyonunda yer alan ekibe, 1999 yılında “evrenin barışçıl amaçlarla keşfinin mimarları” oldukları için Asturias Prensliği Ödülü verildi.

Duque 2003 yılında da Uluslararası Uzay Üssü’nün 10 günlük Cervantes misyonuna uçuş mühendisi olarak katıldı.

2011 yılından itibaren Avrupa Uzay Ajansı’nın Almanya’nın Münih kentindeki Uçuş Operasyonları Ofisi’nin başkanlığını üstlendi.

Avrupa Uzay Ajansı’nın internet sitesine göre, 2015 yılında “astronotluk görevine ve uçuşlarına” geri döndü.

2011’den beri görev başında olan İspanya Başbakanı Mariano Rajoy, geçen hafta parlamentoda yapılan güven oylamasını kaybetmişti.

Sosyalist Parti lideri Sanchez, altı partinin desteğini alarak, yolsuzluk skandalına adı karışan Rajoy’u düşürmüştü.

Sosyalist Parti’nin 350 üyeli parlamentoda sadece 84 sandalyesi bulunuyor.

İspanya Anayasası’na göre gensoru ile hükümeti deviren parti hükümeti kuruyor.

63 yaşındaki Rajoy Çarşamba günü yaptığı açıklamada, “Hayatta kendini siyasete adamaktan başka yapılacak şeyler var” sözleriyle siyaseti bırakmayı düşündüğünü açıkladı.

Rajoy, “Çok yoğun bir siyasi yaşamım oldu ve bence burada daha fazla durmanın bir anlamı yok” dedi. BBC Türkçe

Muharrem İnce, Kırıkkale’de konuşuyor

CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, seçim çalışmalarına devam ediyor.

Kırıkkale’de konuşan İnce’nin konuşmalarının öne çıkan bölümleri şöyle:

  • Amerika’nın nüfusu 300 milyon, Türkiye’ninki 80 milyon; onların iki katı kadar milletvekilimiz var. İlk işimiz milletvekili sayısını indirmek olacak. Biz Amerika’dan daha mı büyüğüz, daha mı zenginiz! İlk önce buradan başlayacağız.
  • Kırıkkale bir Anadolu şehri ama son dönemlerde hep kaybediyor. MKE’ye bak, işçi sayısı kaça düşmüş, taşeronun hakkı verilmemiş. Bunu değiştireceğiz.
  • Türkiye’yi barıştıracağız, ekonomik olarak büyüyeceğiz, adil bölüşeceğiz.
  • Emekli arkadaşlarım, Ramazan ve Kurban bayramlarında birer maaş dedik; hükümet de biner lira dedi. Yetmez ama tamam! O bin lira birkaç senede enflasyonda erir. Bir de hükümetlerin tercihine bırakılmamalıdır, kanunu olmalı kanunu. Size sözüm şu; bayramlarda birer asgari ücret alacaksınız.
  • Devlet fakir fukaraya yardım ettiğinde Erdoğan mı veriyor, Ak Parti mi veriyor? Benim cumhurbaşkanlığımda da TC verecek, devlet verecek. Bir tartışmadır gidiyor, ben meydanlarda iş, ekmek, aş diyorum; kadınlara sesleniyorum. Ne diyor Neşet Ertaş, “Kadın insandır, biz insanoğluyuz”. Kadının iş gücüne katılım oranı yüzde 32, bunu yüzde 50 yapmamız lazım. O yüzden de her mahalleye bir kreş açacağız. Çalışmak isteyen kadının çocukla ilgili problemi olmayacak. Çocuk kreşe, kadın işe! Her aileye bir ev, her eve bir maaş!
  • Nereden bulacaksın diyor parayı, 4 milyon Suriyeliye 40 milyar lirayı nereden bulduysan oradan, sarayına parayı nereden bulduysan oradan. Çiftçiye mazotu 3 liradan vereceğiz. Asgari ücret 2200 lira olacak. Polislere, öğretmenlere, hemşirelere, din görevlilerine sesleniyorum, eski bir devlet memuru olarak; ne zaman siz 3600’ü vereceğim dedi, ben konuştuktan sonra. 16 yıldır neden vermedin? Ona teklifim var; devleti o yönetiyor, bir KHK çıkarsın bugün, 3600’ü versin. Samimiyse gelsin yapsın.
  • Memleketi 16 senenin sonunda duvara çarptırmak üzere. Dolar, Euro nasıl düşer? Bir yabancı yatırımcı Türkiye’ye güvenmiyor, çünkü mahkemelere güvenmiyor. OHAL var, yargısı bağımsız değil diye güvenmiyor. O yüzden de yatırım yapmıyor. Cumhurbaşkanı seçildiğimde ayrımcılığı sona erdireceğiz, sen, ben, o yok, biz var biz. Tek adam değil, ortak aklı kullanacağız. Türkiye’yi bir hukuk devleti haline getirince döviz düşecek, faizler inecek.
  • 16 yıldır aynı doktor, iyileştiremiyor. Hasta kanser oldu, kangren oldu. Doktoru gönderme zamanı. Dün, “Çıraklık, kalfalık, ustalık dönemim geçti, şimdi büyük ustalık dönemi” diyor. “Bana” diyor; “Büyük ustalık diploması verin.” Millet oy verir, diploma vermez. Diplomayı üniversite verir, o da varsa verir. 2016’da “Eyy” dedi “Marmara Üniversitesi Rektörü, çıkar diplomayı” dedi. 2 senedir çıkmadı. Ben telefon ettim, rica ettim hazırlar mısınız diye. 1 saat içinde hazırladılar. O 2 senedir bekliyor, üniversite vermeyince milletten istiyor
  • Ben dedim ki, 12 sene FETÖ’yle ortaklık yaptın. Şimdi gariban biri senin açtığın, izin verdiğin bankaya para yatırdı diye onu açlığa mahkum ediyorsun. Ben sordum, dedim ki, AK Parti’yi kurmadan önce konuşup onayını aldın mı? Dedi ki, almadım. Ben de dedim ki, hayır aldın, kimle gittiğini biliyorum çünkü en yakınındaki kişi aradı beni, beraber gittik ama bana zarar verir dedi. Senin cumhurbaşkanı seçileceğini biliyorum, seçilince açıkla dedi. Şimdi elimde bir kitap var, Nasuhi Güngör. Erdoğan’ın resmi var, dostu arkadaşı onun. Bunu aldı, TRT Haber Dairesi’ne başkan yaptı. Şimdi kitabın 89. sayfasını okuyorum: “Erdoğan 200 yılı Mayıs ayında ABD’ye yaptığı gezide, uzun süre orada yaşayan Fethullah Gülen’le de bir araya geldi. Erdoğan-Gülen görüşmesi muhtevasından çok, uzun yıllardır birbirine hayli mesafeli olan iki ekolün bir araya gelmesi açısından dikkat çekiciydi”.
  • Sayın Erdoğan, bana dava açmışsın 100 bin lira. Doymuyorsun paraya, illa para istiyorsun. E arkadaşına niye dava açmadın, onu niye tekzip etmedin. Gazete manşetlerinden devam edelim. Demiş ki, okullar için Putin’i aradı, ne için, FETÖ okulları için! Erdoğan: Cemaat ne istedi de geri çevirdik! Sıkı durun, 67 CHP milletvekili bir önerge verdi, 3’ünü görüyorum
  • Değerli Kırıkkaleli kardeşim, Cumhurbaşkanlığı’nın bütçesi 2007’den bu yana tam 25 kat artmış. Ey benim fakir, garip kardeşim, Ak Partili kardeşim; senin gelirin 25 kat arttı mı! Onunki niye artıyor biliyor musun; senin yüzünden. Sen ona sorgusuz sualsiz oy verdikçe onun bütçesi 50 kat artacak.

AKP’den kadın hastaya kadın sağlıkçı uygulaması

BURCU CANSU

AKP iktidarının kadın düşmanı uygulamaları tüm hızıyla sürüyor. Kadınlara “pembe otobüs” uygulamasından sonra şimdi de “kadın hastalara kadın sağlıkçı” uygulaması yolda. SES Genel Sekreteri Dr. Pınar İçel, uygulamanın tıp etiğine uymadığını belirterek, “gericileşmenin bir adımı” diye konuştu.

Özgürlükmüş!
Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Eyüp Gümüş, kadın hastalara kadın sağlık personelinin hizmet vermesine ilişkin çalışmalarının sürdüğünü “müjde” diye duyurdu. Özellikle kadın doğum kliniklerinden “talep” olduğunu söyleyen Gümüş, “Bayan istiyorsa, elimizde imkânlar varsa bunu organize edeceğiz. Sonuçta bu tercihtir. ‘Teknisyenim bayan olsun, kadın doğum doktorum bayan olsun’ diyorsa onlara da bu imkânı sunmamız lazım. Hekim atamalarında da mesela 6 hekim varsa 3’ü bayan 3’ü erkek tarzında genelde oluyor. Her şekilde vatandaşın mutlu olacağı şekilde hizmet sunmamız gerekiyor” dedi.

Gümüş’ün açıklamalarını BirGün’e değerlendiren İçel, AKP’nin 16 yıldır “dini hassasiyetleri olan” vatandaşların mağduriyetini giderdiği ve “özgürlük” getirdiği iddiasında olduğuna dikkat çekti.

İçel, sözlerini şöyle sürdürdü: “AKP’de özgürlük, yalnızca kendi gibi düşünenler için var. Kin ve nefret saçmak, kadınları aşağılamak, etek giyeni tekmelemek özgürlük iken çocuklar ölmesin demek, ‘bir kadın olarak susmamak’, ‘fıtratına aykırı’ davranmak ise en büyük suç. Pembe metrobüs, kadınlara özel AVM gibi uygulamalar şimdi de en hassas alan olan sağlık alanına kadar uzandı. Elbette her vatandaşın hekimini seçme hakkı var ve hali hazırda bu hakkı kullanmasının önünde herhangi bir engel yok. AKP’li yıllardan çok daha önce bu halk, ‘tıpta ayıp olmaz’ diyerek sağlığını biz sağlık emekçilerine tereddütsüz emanet etti. Dini siyaset malzemesi yapanlardan bu halk artık SIKILDI, teşhis doğru, tedavi TAMAM’dır.”

‘Ben anlamakla ilgileniyorum’

Fasa Fiso’yu okumaya başlayınca Teoman’ın çocukken yazdığı günlüğü okuyormuşum gibi hissettim. Nefret ettiği şeyleri söylerken rahat olan ancak sevdiği şeyleri söylerken çekinen bir adam vardı. Özel hayatı hep merak edilen bir rock yıldızının, anılarını tüm çıplaklığı ile anlatması çok rastlanan bir şey değildir. Kitapta öne çıkan birçok konu var. Vazgeçmemek, başkalarının senin hakkın düşündüğü şeylerin önemi-önemsizliği gibi. Bir bölümde Teoman sahneye çıkmadan önceki heyecanından bahsediyor ki, muhtemelen okuyan herkes çok şaşırmıştır. Kariyerine tanıklık ederken, beni en çok etkileyen şey, başkaları için gereksiz görünen detayların, onun için ne kadar önemli olduğunu hissetiğim anlardı. Müziği bıraktığı dönemi anlattığı bölüme geldiğimizde ise zaten çoktan ikna oluyor ve “İyi ki bırakıyor” noktasına geliyoruz. Teoman, hiçbir röportajında ezberlenmiş cümleler kuran biri olmadı. Kitabı da aynı samimiyetle yazmış. Şarkı, anı, roman ya da araştırma… Keşke yeniden yazsa, yazmayı hiç bırakmasa. Teoman’la hep kitap etiketiyle yayımladığı Fasa Fiso hakkında konuştuk.

»Kitapta bir başarı hikâyesi ile karşılaşıyorum. Hayatında tesadüflere neredeyse hiç yer yok. Çok çalışıp ve vazgeçmemişsin.Endişelerin çok insani. Kendine haksızlık etmiyor musun?

Ben sizin anlattığınız gibi görmüyorum. Daha doğrusu başarıyı elde ettikten sonra, öyle görmüyorum. Zaten benim tatminsizliğimin, müzikteki başarımla pek ilgisi yok. Kendimi hedefler koyarken, motive ederken beğeniyorum ben, asıl dert ettiğim konu bu. Motive olamıyorum, heveslenemiyorum.

»Elvis Presley ya da diğer tüm kahramanların, mutlu muydular?

Mutlusu vardır, mutsuzu vardır ama Elvis mutsuz gitti bence. Las Vegas’ta, ölmeden önce verdiği son konserlerinden birini seyrettim YouTube’da. Gereksiz yere telaş yapıyor, şarkının sözlerini yanlış söylüyor ve gözlerinden uzun uzun yaşlar dökülüyor. Görüntü çok acıklıydı.

»Yaşadığın bu coğrafyada olmasaydın sence bu kadar dikkat çeker miydin?

Bu coğrafyada doğup büyümüş olmasaydım da, benzer bir şeyler yapmaya çalışırdım herhalde. Sıradan şeylere özenmiyordum küçükken. Ama bende tüm dünyada geçerli olan, müzikal bir yetenek filan yok. Yine de kendime bir yol bulur, bir şeyler yaparmışım gibi geliyor. Hem hayalci hem de hırslı biriyim. Ya da eskiden öyleydim.

»Hakkında çok şey bildiğini düşünen insanlardan hoşlanmadığını yazmışsın. Bu kitapla seninle ilgili her şeyi bildiğini düşünen insanlar oluşturdun çevrende.

Bence ne kadar şey söylenirse söylensin, bir insan hakkında çok şey bilinemez. Kendi kendimizi bile zor tanıyoruz. Ama bu kitapta, birçok boyutumdan, birçok hikâye mevcut. Bana dair fikir verecektir okuyucuya.

»Deri ceketlerin duruyor mu?

Eskiden satın almak için çırpındığım deri ceketlerim durmuyor. Artık giymediğim kıyafetlerime karşı duygusal bağım kalmadığı için atmış olmalıyım. Ya da daha büyük ihtimal, birilerine vermişimdir.

»Kitabın ilk cümlesinden son cümlesine kadar, ilkokulun ilk günü fotoğraf çektiren Teoman vardı hep karşımda. Bu yüzden de film seyredince yönetmen olmak istemek, şiir okuyunca şair olmak istemek hiç kötü bir şey gibi gelmedi.

Bana da gelmiyor zaten. Hatta sevimli ve işlevli olduğunu da düşünüyorum bu özenme meselesinin. Zaten özenmek devreye girmese, kim, nasıl bir şey üretebilir ki? İnsanlar anasının karnından şarkıcı, yönetmen, doktor olmayı isteyerek çıkmıyor, bir yerlerde özenmesi gerekiyor.

»Siyasete girmeyi düşündün mü?

Hayır. Siyaset dünyası ve o dünyanın içindeki insanlarda benim hoşlandığım hiçbir şey yok. Kişiliğime de uygun değil, aşırı elastikiyet gerekiyor.

»Varlığını kanıtlamaya çalışan biri olduğunu söylüyorsun. Nasıl olabilir bu?

İnsanın kendi kendisiyle yaptığı bir çekişme olarak görüyorum bunu. Gençken ve kendini var ederken, insan aynı zamanda kendine var olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Yaptığı şeyleri, sadece sevdiği için değil, kendini yaratmak için de yapıyor.

»Bir sosyolog olarak, toplumu araştırıp, çözüm bulduğun, anlamlandırdığın şeyler var mı?

Ben genelde anlamakla ilgileniyorum . Okulda bize öyle öğrettiler! Ayrıca ben öyle göğsümü gere gere sosyoloğum diyebilecek bir öğrenci değildim, o yüzden de gerçek sosyologları okuyup toplumu, öğrendiklerimle tahlil ediyorum.

»Kadın araştırmaları bölümünde mastır yaptın. Toplumsal rolleri düşündüğünde nasıl bir değerlendirme yapabilirsin ?

Herkesin bildiği şeyleri söyleyebilirim. Kadının ikinci sınıflığı, ezilmişliğine dair şeyleri yani. Daha kötüye gidecek gibi duruyor. Muhafazakâr dünya, kadını dört duvar arasına doğru itiyor, iklim de ona uygun olunca kadının o duvarların arasına sıkışması kaçınılmaz.

»Ne demek zorunlu sadakatten ölmek? Sadakat senin için nedir? diye düzeltiyorum sorumu.

Aklın başkalarındayken, eşine karşı sadık olmanın ruhu derinden yaralamasından bahsetmişim hikâyemde! “Sadakat benim için şudur” demek istemiyorum. Hepimiz biliyoruz ne olduğunu. Başkalarına duyduğun erotik hisleri, huzur adına bastırmak, sadakat oluyor işte.

»Gelecekten neden korkuyorsun? Ne olacağını düşünüyorsun?

Valla geleceğe dair düşüncelere daldığımda, hiç pozitif bir şey görmüyorum ben. Gündelik hayatımda zaten bir çok şeyden çok sıkıldım, ileride daha da çok sıkılacakmışım gibi geliyor. Hayat kalitemizi artırdığımızı varsaysak bile, güzel günler beklemiyor kimseyi.

»Yakın tarihte bir seçime giriliyor. Beklentilerin nedir?

Beklentim olmamasına çalışıyorum. Daha doğrusu, benim gerçek beklentim hiç gerçekçi bir beklenti değil. Ufukta sosyal bir barış gözükmüyor. O barış olmadıktan sonra da, geri kalan her şey çok önemsizleşiyor. En azından benim için.

»Bir şeyleri değiştirebileceğine inanmıyor musun?

İnanmıyorum. Zaten benim konumum çok önemsiz bir konum, eninde sonunda, hiçbir şeyi değiştirme gücü olmayan bir meslek dalı benim mesleğim. Ama eskiden çok önemserdim bu konumu. Rock şarkıcıları, dünyanın tepesinde oturuyormuş gibi gelirdi bana. Gençleri etkilemek gibi bir fonksiyonları var tabii rock yıldızlarının, ama dünyanın gidişatında sadece tüketim alışkanlıkları gibi şeyleri etkileyebiliyorlar artık. Çok romantik değilim o konuda.

»Ütopyaların var mı?

Hayır yok. İnsanlık, 2018 yılında da, tarihin her anında olduğu gibi delilikler yapıyor. Dünyayı takip etmeye çalışıyorum, hemen hemen hiçbir yerde güzel şeyler olmuyor. Teknolojik gelişim bile başımıza bela oluyor.

»İmza gününde hayranlarınla buluşuyorsun. Senin için nasıl bir şey yakınlık kurmak?

Açıkçası okuyucularımı, hayranlarımı mutlu etmek için yaptığım bir etkinlik. Hayranlarımın gözündeki abartılı etkimi de görüyorum o buluşmalarda, hoşuma da gidiyor, ama asıl olarak onları mutlu etmeye çalışıyorum. Eskiden ben de onlar gibiydim, “bir hayran nasıl olur, neler hisseder?” biliyorum. Ben ergenlik çağımdayken çok severdim bu tip buluşmaları.

»Seninle konuşmak için uydurulmuş soruları anlar mısın?

Anladığımı iddia edemem. Ama hazır soru şablonları var, herkese soruluyor. Onları soranlar ya uyduruyorlar ya da hayal güçleri çok sınırlı bence.

»Cover’lardan oluşacak albüm ne zaman çıkacak? Şarkılar belli mi?

Daha şarkı seçme aşamasındayım. Ne zaman başlayacağımı bilmiyorum o albüme ama adını koydum bile; “Âşık Bir Adam.” Başka şarkı yazarlarının aşk şarkılarını söyleyeceğim o albümde.

Elçin Orçun & Birkan Nasuhoğlu’ndan tek şarkı: “Bi’ Fazla”

Hip Hop severlerin yakından tanıdığı, son dönemin ilgi çeken gruplarından BEATEN FAME ile müzik dünyasına yenlikçi bir soluk getiren Elçin Orçun ve Yedinci Ev grubundan yakından tanıdığımız Birkan Nasuhoğlu, kendi gruplarından bağımsız ikinci ortak çalışmaları ”Bi’ Fazla” ile tekrar müzikseverlerin karşısına çıkıyor.

Sony Music etiketiyle yayınlanan şarkı, ilişki çıkmazları üzerinde duru bir anlatıma sahip. Sözleri Elçin Orçun ve Birkan Nasuhoğlu, bestesi Elçin Orçun imzası taşıyan “Bi’ Fazla”, naif yapısıyla dikkat çekerken, bir yandan da hüznün yanağına öpücük kondurmayı ihmal etmiyor.

Klibiyle de dikkat çekecek

Düzenlemesi Elçin Orçun ve Birkan Nasuhoğlu imzası taşıyan şarkı, tüm dijital platformlarda dinleyiciyle buluşurken, klibi de Sony Music Youtube’ta ve tüm müzik kanallarında yayında. Yönetmenliğini Osman Moustafa’nın yaptığı, görüntü yönetmenliğini Cem Balaban’in üstlendiği klip, şarkının ruhunu estetik bir görsel dünya ile izleyiciye aktarıyor.

Klipte Elçin Orçun ve Birkan Nasuhoğlu’nun performans görüntülerinin yanı sıra, kadın erkek ilişkisi üzerinden, harikalar diyarında başlayan birlikteliklerin, zamanla sıradanlaşmasının metaforlu anlatımı dikkat çekiyor.

Morgan Freeman’a 8 kadından taciz suçlaması

ABD merkezli haber kanalı CNN’in Perşembe günü yayınladığı özel haberine göre en az 8 kadın Oscar ödüllü Hollywood yıldızı Morgan Freeman tarafından uygunsuz davranışlara veya tacize maruz kaldığını açıkladı. Deutsche Welle Türkçe’nin haberine göre; CNN muhabirleri tarafından yürütülen araştırma kapsamında 16 kadınla görüşüldü. Görüşülen kadınlardan 8’i aktör tarafından taciz ya da uygunsuz davranışa maruz kaldığını anlattı, diğer 8 kadın ise aktörün söz konusu davranışlarına tanık olduklarını iddia etti.

Haberde kadınların maruz kaldığı ya da tanık olduğu davranışların 80 yaşındaki aktörün sahibi olduğu prodüksiyon şirketi Revelations Entertainment’ta, film setlerinde ya da çeşitli film etkinliklerinde gerçekleştiği belirtildi.

Habere göre iddia sahibi 8 kadının bir kısmı yaşadıklarını “cinsel taciz”, bir kısmı da “uygunsuz davranış” olarak değerlendirdi. Freeman’ın bedenleri hakkında sık sık yorum yaptığını ve yakışıksız bakışlara maruz kaldığını söyleyen kadınlar kendilerini huzursuz hissettiklerini de ifade etti.

“Kasten yapmadım”
İddialar sonrasında açıklama yapan ünlü aktör ise özür diledi. Freeman açıklamasında “Beni tanıyan ya da birlikte çalıştığım herkes, insanları kasten incitmediğimi ya da onlara huzursuzluk vermediğimi bilir. Bu sebeple kendini huzursuz ya da saygısızlığa uğramış hisseden herkesten özür diliyorum, böyle bir şeyi asla amaçlamadım” dedi.

Freeman yaptığı açıklama dışında konuya ilişkin kendisine ve şirketine yöneltilen soruları yanıtlamadı. Reuters haber ajansı da CNN tarafından öne sürülen iddiaları diğer kaynaklardan henüz doğrulayamadıklarını duyurdu. “Milyonluk Bebek” filmiyle 2005 yılında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Oscar kazanan aktör 50 yıllık kariyerinde 100’den fazla filmde rol aldı.

68’den çıkarımlar- 2

68’e değinmek benim için yazıklanıp durduğum bir süreç. Sonuçta dünyayı yönetenlerin yine paçayı kurtardığı ama yinelemekten bıkıp usanmadığım, benim için dünyanın merkezine düşsel bir yolculuk sanki…

68’e yolculuğu geçen hafta kaldığımız yerden sürdürelim…

Hippi’lerin insancıl ve barışçıl bir yaşam biçimi vardı. Bu dönemin gençleri “make love, not war”(savaşma seviş) savsözünde kendini buldu. ‘68 dönemine müzik de damgasını vurmuştu. Rock ve folk olarak iki ana başlık altında toplanan, kökleri “insan hakları savaşımı”na dayanan protest müzik, siyasal içerikli bildirileri kitlelere ulaştırmada etkili bir rol oynamış ve bu günlere de ulaşan bir müzik kültürü yaratmıştı. Janis Joplin, Bob Dylan, Beatles, Rolling Stones, The Doors, Joan Baez, Peet Seager gibi müzisyenler özellikle şiddet ve ırkçılık karşıtlığı ile öne çıktı. Çeşitli şenlikler(festivaller) düzenlendi. 15 ağustos 1969’da yapılan Woodstock Şenliğine katılım şaşırtıcıydı. Bu; 2 gece 3 gün süren, 500.000 kişinin katıldığı sevgi ve dayanışmanın, paylaşımın, ırkçılık ve savaş karşıtlığının yaşandığı en büyük etkinliklerden biriydi. Unutulmaz anlarından biri de Jimi Hendrix’in ABD ulusal marşını gitarıyla savaş sesleri çıkararak çalması olmuştu.

1968 eylemleri kısa ve uzun erimli bir dizi gelişmelere yol açtı. Çevre bilincinin ortaya çıkmasına neden oldu. “Çekirdeksel(nükleer) karşıtlığı” ve “silahların artışına karşı silahsızlanma” gibi konularda toplumsal bilinç ve kültür yaratıldı… Seçenekli(alternatif) yaşam biçimleri geliştirildi. Ortak(Komün) evler kuruldu. Ayrımlı(farklı) olanların varlığı olurlanmaya başlandı.Cinsel özgürleşme, 68’in en önemli sonuçlarından biriydi. Okullarda dirimbilim(biyoloji) dersinde insan gövdebilimi(anatomisi) öğretilmeye başlandı. Daha önce pornografi, nü resimler, sanatta çıplaklık suç sayılırken, bunlar sergilenmeye başlandı. Eski kültür paramparça olmaya, bireyin özgürlüğünün önündeki en büyük engellerden biri olan cinsellik tabusu yıkılmaya başladı. Eşcinsellik, eşcinsel evlilik, seks işçiliği, bisexsüellerin ve lezbiyenlerin örgütlenme özgürlüğü gibi kazanımlar elde edildi. 68’in en büyük sonuçlarından biri kadın haklarında görüldü. Kadınlar evli olsun olmasın kürtaj olma, boşanma davası açma, kocalarının izni olmadan ehliyet alma ve yolculuk etme haklarını elde etti. Evlilik dışı cinsel yaşam özgürlüğü, seçme seçilme hakkı sağlandı. İnsanlar birlikte yaşamak için evlenme koşulunu, aile kurmayı istemediler. Geleneksel kadın rolü sayılan çocuk bakımı, mutfak işleri ve ev temizliği erkekler yanınca da yapılmaya başlandı. Eğitimde demokratik katılımcı yapı ve örgütlenme özgürlüğü gelişti. Savaşlara karşıtçılık(muhalefet) yükseldi. Üçüncü dünya ülkeleri ve ulusal bağımsızlık istemleriyle dayanışma yerleşti. Sırt çantası ile dış ülkelere gezi, çeşitli kültürler ve insanlarla tanışma eğilimi arttı. Giyim kuşamda tüketim yerine ikinci el ya da eskiler yeğ tutuldu. Askerlik yapmaya karşı duruş, sivil askerlik gibi açılımlar gerçekleşti.

68-den-cikarimlar-2-462869-1.

Toplumda köktenci görüşler geliştirmenin gücü, denilebilir ki bir yokluk sonucu, kendisi bir sınıf olmayan, zaman içinde sürekli olmayan bir tabakaya, öğrencilerin omuzuna düştü. Onlar demokrasinin anlamını genişletmek, doğrudan eylemle halkın gücünü arttırmak, yeni siyasi arayışlar-kuramlar geliştirmek, bireyi köktencileştirmek için savaşım verdiler. Ne var ki 68 devinimi(hareketi), son çözümlemesinde(tahlilde), toplumsal tabakaları eyleme geçiremedi, özellikle kurulu düzenin güçlü(iktidar) yapılarına tehdit yöneltebilecek işçi sınıfıyla bağ kuramadı…

Benim yetersiz özetlemelerim nereye kadar? Oysa çok değerli çalışmalar var; 1968 İsyancı Bir Öğrenci Kuşağı(Ronald Fraser/ Belge Yayınları, 1988) yanı sıra diğer bir kaçı: Küresel İsyan ‘68(Mete Kızık/ Günizi Yayıncılık, 2008), Bizim 68’liler(Şükran Soner/ Cumhuriyet Kitapları, 2009), 68 Kuşağı Gençlik Olaylarının Uluslararası Boyutu(Feryat Bulut, 2011), Türkiye ve Fransa’da 1968(Emine Öztürk/ Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi (2017), vd.

68 Kuşağı, yazmakla ve üzerinde düşünmekle bitmeyecek 50 yıllık bir destan…

İranlı kadınlar ne yapmak istiyor?

Türkiye’de hükümetin arayıp da bulamadığı bir girişim Fransa’dan geldi.

Fransa’da, aralarında eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, üç eski başbakan, Yahudi ve Hristiyan cemaati temsilcileriyle yazarların da bulunduğu 300 kişinin imzasıyla bir bildiri paylaşıldı. Bildiride Kuran’ı Kerim’de Anti Semitik olduğu iddia edilen bazı ayetlerin çıkarılması isteniyor. Bu saçma bildiri hükümete çok şahane pas verdi.

Ne var ki meselenin Fransa menşeili olması hükümet açısından kötü oldu. Malum Macron dünyada kim var kim yok, hepsiyle arayı iyi tutmayı amaçlayan, detaylara takılmayalım işimize bakalımcı bir lider. Avrupalı pek çok lider Erdoğan ile görüşmeyi tercih etmezken, Erdoğan’ı Elysee’de mart ayı sonunda ağırlayan isim Fransa Cumhurbaşkanı oldu. Bu bildiri Fransa’dan değil de Hollanda’dan gelseydi hükümet muhtemelen meseleyi daha da dallandırıp budaklandırabilir, tepe tepe kullanabilirdi.

Fransa bildirisi konuşulurken İslamcıların asıl atladığı hareket İran’dan geliyor. İran’da kadınlar sosyal medyada “Kuran’ı Kerim yakma” düellosu başlattı. Kadınlar Kuran’ı Kerim’i yaktıkları videoları sosyal medyada #Burning_Quran_Challenge etiketini İngilizce ve Farsça, “چالش_آتش_زدن_قرآن” paylaşıyor. Kadınlar videolarda önce yakmak üzere oldukları kitabı sayfa sayfa kameralara gösteriyorlar, yaktıkları kitabın gerçekten Kuran’ı Kerim olduğunu teşhir ediyorlar. Sonra da kendilerince bu eylemi gerçekleştiriyorlar.

Kutsal Kitabı banyosunda yakan bir kadın “bu hurafelerle dolu bir kitap. Bu kitabı herkes gerçekten okusa ve anlasa İslam Cumhuriyeti bir dakika bile ayakta kalmazdı” diyor. Kuran’ı devrim öncesi döneme ait İran sanat müziği eşliğinde yakan bir kişiye ait video var. Bazı kadınlar bu eylemi yaparken yüzlerini göstermekten de çekinmiyor. Sarışın bir İranlı kadın paylaştığı videoda, “Bu Kuran’ı yakıyorum çünkü beni 20 yıl boyunca kandırdılar ve bu kitabı bana zorla kabul ettirdiler. Bu eylemi daha iyi bir İran için ve gelecek nesillerin baskı altında olmaması için yapıyorum” diyor. Bir başka kadın “hurafeler yakılmalı artık 21. yüzyıldayız” diyor.

Bir avuç kadının Kuran’ı Kerim’i yakmasıyla dünya değişmeyecek, İran’da rejim falan düşmeyecek. Hatta muhtemelen rejim toplum üzerindeki baskıyı arttırmak için bu videoları kullanacak. Rejimi en katı haliyle uygulamak isteyen muhafazakarlar, “Bakın ılımlı Ruhani iktidara geldi özgürlüklerden bahsetti, dinsizlik, fitne, islam düşmanlığı aldı yürüdü” diyecekler. Sopayı şiddeti savunacaklar. Fakat bu da öte yandan, gördükleri baskıdan dolayı İslam’dan nefret etmiş kadınlara İslamı sevdirmeyecek, fikirlerini değiştirmeyecek. Sopayla, silah zoruyla, hapis tehdidiyle hiç bir rejim kimseye bir şeyi sevdiremez. Ancak bir süreliğine susturabilir.

Ancak baskıcı rejimlerin bir açmazı da bu. Halk üzerine sürekli uygulanan korku, bir zaman sonra olağan hale geliyor ve korku yıldırıcı olmaktan çıkıyor. İran İslam Cumhuriyeti’nde Kuran’ı Kerim yakma eylemi gerçekleştirirken yüzünü göstermekten çekinmeyen kadın korkunun yıldırıcılığının kırılma anının simgesi adeta mesela.

Velhasılı kelam, sopayla, korkuyla, tehditle kimseye bir şeyi sevdiremezsiniz, sevdirmek istediğiniz şey, size göre dünyanın en temiz mesajı, en ulu ülküsü, en şerefli amacı olsa da.

Dolunay Soysert: Çok istiyorum, dolsun şu salon erkeklerle

Tiyatro oyuncusu Dolunay Soysert, yazar Seray Şahiner’in Kul romanından tiyatroya uyarlanan oyunda ‘Mercan’ isimli karakteri canlandırıyor.

Habertürk’ten Ekin Türkantos’a konuşan Soysert, tiyatroda kadının yerinin sağlamlaşmasından yana mutluluğunu ifade ederek, “Şununla ilgili olabilir, sesinizin kısıldığı yerde sesinizi daha çok çıkarasınız gelir. Üstümüze basıldıkça “Bir dakika buradayım” deme ihtiyacı geldi herkese. Yazarına da geldi, yönetmenine de oyuncusuna da geldi. Varız yani. Hikâyelerimizle varız. Erkek hikâyelerinin bu kadar çok olduğu bir düzende bu kadar görmezden gelmek, yok saymak bir isyan hareketini başlattı. Bu hikâyeler anlatılacak, bizler anlatacağız. Hoş Hollywood da bu sendromu yaşıyor. Bu yıl Oscar törenine baktığınızda kadınlar yine isyan ederek aynı şeyi söylediler. Kadın hikâyesi demek bile beni rahatsız etmeye başladı. O kadar ayrıştırıldık ki… Bu hikâyeler hepimize dair. Senin de annen, ablan, kardeşin var” dedi.

Kul oyununda erkek seyirciyi görmemesinden dert yanan Soysert, “Geçen hafta oyunumda kadınlar matinesi gibiydik, 3 tane erkek vardı. Oyundan sonra onları tek tek tebrik ettim. Çok istiyorum, dolsun şu salon erkeklerle” dedi.

Söyleşinin tamamı şöyle:

Hayat nasıl gidiyor, mutlu musunuz?
Mutluyum, gayet güzel gidiyor. Zaten bahar geldi, mutlu olmamak mümkün değil. Zor bir kış geçirmemiş olsak da baharın gelişi insanın içinde bir sürü şeyi hareketlendiriyor. Sabah mutsuz kalkmak için bir sebep bulamıyorum. Güneş, aman çok şükür ve hayattayız.

Bir süredir Mercan sizinle yaşıyor. Kul, bir kadın hikâyesi. Hepimizin kendimizden bir şeyler bulabileceği noktalar var oyunda. Oyunu çıkarırken kaygılandığınız ya da öne çıkarmak istediğiniz neler vardı?
Önce romanı okumuştum. Seray’ı uzun süredir takip ediyordum, çok sevdiğim bir yazar. Her yerde söylemekten büyük mutluluk duyuyorum, Seray’ı tanımayan kalmasın. Özellikle kadınları çok iyi anlatan, erkeklerin çok okuması gereken bir yazar olduğunu düşünüyorum. Hani biz bizi biliyoruz. Ama o çözülmeyen, karmakarışık karakterimizin içinde bir sürü ipucu var. “Buyurun, alın okuyun Seray Şahiner” diyesim geliyor. Romanı okuduğumda çok etkilenmiştim. ‘Antabus’tan beri, “Sahne üzerinde bu kadınları canlandırmak istiyorum” gibi düşüncem vardı. Nitekim tatlı ilişkiler zinciriyle Seray ile görüştük, oyunu aldım. Mert Öner yönetmen olarak kafamdaki tek isimdi. Fazla insan araştırmadan ekibimizi kurmuş olduk.

İzlemeyenler için oyunu nasıl anlatırsınız?
Yalnızlığı, umutları, çaresizliği, insanın kaç yola gidebileceğini, şehirleşmenin kimi hayatları ne kadar sıkıştırıp yok ettiğini anlatan bir hikâye. Esas durmak istediğimiz yer yalnızlığın içinde umuda tutunma duygusuydu. Yalnız bir kadının İstanbul gibi bir şehirde çalışarak ayakları üzerinde durma çabasının yanında, çocuk ve eş özlemine aradığı çareleri çok iyi hesaplıyor. Bana da o noktadan sonra oynamak düştü.

Aslında çok yeni bir oyun, nisan itibarıyla oynamaya başladınız…
Biraz geç kalmış bir oyun olduğumuz bile söylenebilir ama ben artık sezonlara inanmıyorum. İnşallah yazları daha çok oynayalım. Eskiden sezonlar keskindi. Yazın seyirciyi salona sokmak zor oluyordu. Şimdi klimalarla seyirciyi alabiliyoruz. Beyaz yakalıların 2 hafta tatili var. Herkes şehirlerin içerisinde, sosyal hayat akıyor.

Oyunu izlerken “Mercan bu hayata mahkûm değilsin” diye düşünüp elinizden tutarak sizi o kareden çıkarmak istedim. Sıkışmışlık hissi, çaresizliği, yalnızlığı çok dokunaklı. Nasıl tepkiler aldınız?
Genelde bu yönde. Başarıya ulaştığını düşünüyorum. O fark etmediğimiz insanların hayatlarını önemsemeden kendi hayatımıza devam ediyoruz ama birileri bir yerde tıkanmış vaziyette. İşin enteresan tarafı, siz elinizi uzatsanız da Mercan’ları çıkarmanız mümkün olmuyor. Harekete başlamak için eğitim şart. Onun eğitim olarak adlandırdığı tek yer televizyon. Onunla eğleniyor, oradan öğreniyor, onunla kurduğu bir ilişki var. Televizyonun oraya ulaşılabileceğini net bir şekilde oyunla birlikte biliyorum. O hayatları görmezden gelen biri değilim ama hayatın içinde bazen farkındalığınız kendinize fokus olduğu için kaçabiliyor. Şimdi diyorum ki, ben de televizyon işi yapıyorum, buradan daha çok insana ulaşmak gerekiyor. Böyle bir mantaliteye ulaştım.

Yalnızken insanın kendini motive etmesi çok zor. Sanırım yanında birini arıyor herkes…
Bence anlatmak, paylaşmak çok önemli. Oyunda geçen en sevdiğim cümlelerden biri “Dünyanın geri kalanı, dönüp birilerine anlatmak için lazım”. Mercan’ın çevresinde kimse kalmamış, çalıştığı yerdekiler sınıfı itibarıyla onu görmezden geliyor. Evinde bir adam yaşıyormuş, o da terk edip gitmiş. Ama ne olursa olsun bir ‘can’mış. İşten geldiğinde sokakta gördüğünü anlatıyormuş. Adam esrarkeş biri, belki de hafif uyuklayarak onu onaylıyormuş. O bile onun için bir ses. O da gidince kendiyle baş başa kalıyor, o noktada sıkışıyor. Keşke doğru bir eğitim ve gerçek bir el uzatmayla Mercan’a şunu diyebilsek biz: “Sen kendi mutluluğunu ilk önce yaratacaksın.” Çünkü Mercan gibi kadınlar hep birilerini mutlu etmek üzerine eğitim almışlar, onların kodunda bu var. “Ben kimim, nasıl mutlu oluyorum?”u bilmiyorlar.

Mercan’ın yüzleştiği şey bu…
Dilekleri kendine değil, topluma ya da eşine dair. Eş, çocuk ve bir kadından oluşan fotoğraflara bir türlü giremiyor. Birilerinin koyduğu prototiplere oturmuyor. Oysa parasını kazanan bir kadın. Sosyal hayatta tek başına durabilmeyi eğer doğru eğitilseydi başarabilirdi. Ama öyle bir eğitim şansı yakalayamadığı için mutluluğu dışarıda bir eşte zannetti.

Sizin el uzatmak istediğiniz bu tip insanlar oldu mu?
Çalışma şartlarım itibarıyla çok farklı çevrelerden insanlarla ilişki kurmak zorunda kaldım. Belki bu, bana sistemin verdiği güzel bir hediye… Birine “Derdin var mı?” diye sorduğumda cevap gelir. Elimi uzatabildiğim yere uzanmaya çalışmışımdır. Yıllardır hayatıma eşlik eden, evimde çalışan bir ablam var, o benim için bir hayat arkadaşı. Kendimce, verebildiğimce bir kadın olarak fark ettiğim şeyleri onun da fark etmesini sağladım. Onun muhatap olduğu şeylerle benimkiler farklı ama ikimiz de çalışan, İstanbul’da yaşayan yalnız iki kadınız. Aslında uğraştıklarımız temel duyguda birleşiyor. Her alana yayılmış olan ötekileştirmeyi yapmamamız gerekiyor. Bir kadın olarak görevim, öncelikle hemcinslerime her yerden ulaşmaya çabalamak.

Aksi halde çok yalnızlaşıyoruz zaten…
Evet. Farklı yerlerde akan hayatlar, başka bakış açısı getirip meselenizi basitleştirebiliyor. Dertlendiğiniz şeylerin hiç uğraşılmaması gereken şeyler olduğunu fark ettiriyorlar. Her kanaldan öğrenmeye de açık olmak lazım. Dinlediğim hikâyelerle eğittiğim kadar eğitiliyorum da.

Kadın hikâyelerinin tiyatroda ilgi görmesini neye bağlıyorsunuz?
Çok şükür. Eskiden böyle değildi. Ben meslekte 25’inci yılımı dolduruyorum, kadınların oynadığı o kadar çok metin yoktu. Şimdi son dönemde bir hareket başladı, çok mutluyum. Şununla ilgili olabilir, sesinizin kısıldığı yerde sesinizi daha çok çıkarasınız gelir. Üstümüze basıldıkça “Bir dakika buradayım” deme ihtiyacı geldi herkese. Yazarına da geldi, yönetmenine de oyuncusuna da geldi. Varız yani. Hikâyelerimizle varız. Erkek hikâyelerinin bu kadar çok olduğu bir düzende bu kadar görmezden gelmek, yok saymak bir isyan hareketini başlattı. Bu hikâyeler anlatılacak, bizler anlatacağız. Hoş Hollywood da bu sendromu yaşıyor. Bu yıl Oscar törenine baktığınızda kadınlar yine isyan ederek aynı şeyi söylediler. Kadın hikâyesi demek bile beni rahatsız etmeye başladı. O kadar ayrıştırıldık ki… Bu hikâyeler hepimize dair. Senin de annen, ablan, kardeşin var. Geçen hafta oyunumda kadınlar matinesi gibiydik, 3 tane erkek vardı. Oyundan sonra onları tek tek tebrik ettim. Çok istiyorum, dolsun şu salon erkeklerle.

“Ben apartman görevlisiyim, oyununuzu izledim” diyen biri oldu mu?
Hayır, çok istiyorum. Tiyatromuzda yardımcı olarak çalışan bir ablamız var, onu zorluyorum. “Senin oynadığın saatte ben eve gitmek zorundayım, vasıta zorluğu yaşıyorum” diyor. “Oyundan sonra ben götüreceğim, ne olur bir kere izle” diyorum. Çünkü ne hissettiğini merak ediyorum. Gördüğü şeyi dinlemeyi istiyorum. Biriz, eşitiz, hepimiziz.

Mercan içinize çok işlemiş ki, mercan kolyeniz dikkatimi çekti. Bir uğuru var sanırım…
Evet. O promiyerden önce Dolunay’ın Mercan’a aldığı bir hediye.

“O ‘GİT’LERİN HEPSİ ‘GİTME’DİR ASLINDA”
Sizin de Mercan gibi, kabuğunuza çekilip yeni şeyler denediğiniz dönemler oldu mu, yalnızlığınızla nasıl başa çıkıyorsunuz?

Yalnızlığımla başa çıkmayı 40’ımdan sonra öğrendim. Çok meşgul bir hayatım vardı. Küçük yaştan beri kamera önünde, sahne üzerinde muazzam bir temponun içindeyim. Oradan oraya koşarken sadece dinlenmek ve uyumak için vakitlerim varmış. O zaman da çok dövüşmüyorsunuz kendinizle, bir akışın içerisindesiniz. Ne zaman yaş kemale eriyor, “Ben neden mutlu oluyorum, benim zevklerim ne?” diyorsunuz. Ayrıca çevreniz çok kalabalık olabilir yalnızlığınızı keşfederken. Benim iyi bir ailem ve çok iyi dostlarım oldu, çok şükür. Çok güzel bir dönemden geçtiğimi düşünüyorum. Belki de oynadığım, seçtiğim ve okumaya başladığım şeylerle “Bu yalnızlık o kadar da kötü bir şey değilmiş gözünde büyütmezsen, kendini eyleyebilmek de güzelmiş” diyorum. Eskiden beri kendi başıma seyahat eder, sevdiğim restorana tek başıma otururum. Yalnız olmayı da seçilmiş yalnızlığı da seviyorum. Biraz ufak tefek tadilatlar mı gerekiyor, heyecan mı gerekiyor, bunları sormak zorundayız. Uzun bir ömür var, öylesine yaşamaktan yana değilim. Bir şeylerin kıymeti olsun istiyorum.

Mercan kocası için “Git dedim, gitti” diyor. Biz kadınlar bunu yapar ama adamdan içten içe bir mesaj bekleriz, değil mi?
Cümlenin devamında “Yüzüne karşı ‘Git’ dedim, nikâhlı kocam neticede eve dönecek” diyor. Dönmeyince şaşırıyor. Evet, kolay “Git” diyebiliyoruz ama o ‘git’lerin altında git mi var yoksa havamızdan mı yapıyoruz? Mercan’ın çıkışını kendimde çok gördüm, ben de “Gitme” demişimdir. O “Git”lerin hepsi “Gitme”dir aslında.

Erkekler de bu yüzden kadınları hiç anlayamadıklarından yakınır ya…
Evet, aslında tersine bakmakta fayda var. (Gülüyor.)