68’den çıkarımlar- 2

68’e değinmek benim için yazıklanıp durduğum bir süreç. Sonuçta dünyayı yönetenlerin yine paçayı kurtardığı ama yinelemekten bıkıp usanmadığım, benim için dünyanın merkezine düşsel bir yolculuk sanki…

68’e yolculuğu geçen hafta kaldığımız yerden sürdürelim…

Hippi’lerin insancıl ve barışçıl bir yaşam biçimi vardı. Bu dönemin gençleri “make love, not war”(savaşma seviş) savsözünde kendini buldu. ‘68 dönemine müzik de damgasını vurmuştu. Rock ve folk olarak iki ana başlık altında toplanan, kökleri “insan hakları savaşımı”na dayanan protest müzik, siyasal içerikli bildirileri kitlelere ulaştırmada etkili bir rol oynamış ve bu günlere de ulaşan bir müzik kültürü yaratmıştı. Janis Joplin, Bob Dylan, Beatles, Rolling Stones, The Doors, Joan Baez, Peet Seager gibi müzisyenler özellikle şiddet ve ırkçılık karşıtlığı ile öne çıktı. Çeşitli şenlikler(festivaller) düzenlendi. 15 ağustos 1969’da yapılan Woodstock Şenliğine katılım şaşırtıcıydı. Bu; 2 gece 3 gün süren, 500.000 kişinin katıldığı sevgi ve dayanışmanın, paylaşımın, ırkçılık ve savaş karşıtlığının yaşandığı en büyük etkinliklerden biriydi. Unutulmaz anlarından biri de Jimi Hendrix’in ABD ulusal marşını gitarıyla savaş sesleri çıkararak çalması olmuştu.

1968 eylemleri kısa ve uzun erimli bir dizi gelişmelere yol açtı. Çevre bilincinin ortaya çıkmasına neden oldu. “Çekirdeksel(nükleer) karşıtlığı” ve “silahların artışına karşı silahsızlanma” gibi konularda toplumsal bilinç ve kültür yaratıldı… Seçenekli(alternatif) yaşam biçimleri geliştirildi. Ortak(Komün) evler kuruldu. Ayrımlı(farklı) olanların varlığı olurlanmaya başlandı.Cinsel özgürleşme, 68’in en önemli sonuçlarından biriydi. Okullarda dirimbilim(biyoloji) dersinde insan gövdebilimi(anatomisi) öğretilmeye başlandı. Daha önce pornografi, nü resimler, sanatta çıplaklık suç sayılırken, bunlar sergilenmeye başlandı. Eski kültür paramparça olmaya, bireyin özgürlüğünün önündeki en büyük engellerden biri olan cinsellik tabusu yıkılmaya başladı. Eşcinsellik, eşcinsel evlilik, seks işçiliği, bisexsüellerin ve lezbiyenlerin örgütlenme özgürlüğü gibi kazanımlar elde edildi. 68’in en büyük sonuçlarından biri kadın haklarında görüldü. Kadınlar evli olsun olmasın kürtaj olma, boşanma davası açma, kocalarının izni olmadan ehliyet alma ve yolculuk etme haklarını elde etti. Evlilik dışı cinsel yaşam özgürlüğü, seçme seçilme hakkı sağlandı. İnsanlar birlikte yaşamak için evlenme koşulunu, aile kurmayı istemediler. Geleneksel kadın rolü sayılan çocuk bakımı, mutfak işleri ve ev temizliği erkekler yanınca da yapılmaya başlandı. Eğitimde demokratik katılımcı yapı ve örgütlenme özgürlüğü gelişti. Savaşlara karşıtçılık(muhalefet) yükseldi. Üçüncü dünya ülkeleri ve ulusal bağımsızlık istemleriyle dayanışma yerleşti. Sırt çantası ile dış ülkelere gezi, çeşitli kültürler ve insanlarla tanışma eğilimi arttı. Giyim kuşamda tüketim yerine ikinci el ya da eskiler yeğ tutuldu. Askerlik yapmaya karşı duruş, sivil askerlik gibi açılımlar gerçekleşti.

68-den-cikarimlar-2-462869-1.

Toplumda köktenci görüşler geliştirmenin gücü, denilebilir ki bir yokluk sonucu, kendisi bir sınıf olmayan, zaman içinde sürekli olmayan bir tabakaya, öğrencilerin omuzuna düştü. Onlar demokrasinin anlamını genişletmek, doğrudan eylemle halkın gücünü arttırmak, yeni siyasi arayışlar-kuramlar geliştirmek, bireyi köktencileştirmek için savaşım verdiler. Ne var ki 68 devinimi(hareketi), son çözümlemesinde(tahlilde), toplumsal tabakaları eyleme geçiremedi, özellikle kurulu düzenin güçlü(iktidar) yapılarına tehdit yöneltebilecek işçi sınıfıyla bağ kuramadı…

Benim yetersiz özetlemelerim nereye kadar? Oysa çok değerli çalışmalar var; 1968 İsyancı Bir Öğrenci Kuşağı(Ronald Fraser/ Belge Yayınları, 1988) yanı sıra diğer bir kaçı: Küresel İsyan ‘68(Mete Kızık/ Günizi Yayıncılık, 2008), Bizim 68’liler(Şükran Soner/ Cumhuriyet Kitapları, 2009), 68 Kuşağı Gençlik Olaylarının Uluslararası Boyutu(Feryat Bulut, 2011), Türkiye ve Fransa’da 1968(Emine Öztürk/ Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi (2017), vd.

68 Kuşağı, yazmakla ve üzerinde düşünmekle bitmeyecek 50 yıllık bir destan…

İranlı kadınlar ne yapmak istiyor?

Türkiye’de hükümetin arayıp da bulamadığı bir girişim Fransa’dan geldi.

Fransa’da, aralarında eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, üç eski başbakan, Yahudi ve Hristiyan cemaati temsilcileriyle yazarların da bulunduğu 300 kişinin imzasıyla bir bildiri paylaşıldı. Bildiride Kuran’ı Kerim’de Anti Semitik olduğu iddia edilen bazı ayetlerin çıkarılması isteniyor. Bu saçma bildiri hükümete çok şahane pas verdi.

Ne var ki meselenin Fransa menşeili olması hükümet açısından kötü oldu. Malum Macron dünyada kim var kim yok, hepsiyle arayı iyi tutmayı amaçlayan, detaylara takılmayalım işimize bakalımcı bir lider. Avrupalı pek çok lider Erdoğan ile görüşmeyi tercih etmezken, Erdoğan’ı Elysee’de mart ayı sonunda ağırlayan isim Fransa Cumhurbaşkanı oldu. Bu bildiri Fransa’dan değil de Hollanda’dan gelseydi hükümet muhtemelen meseleyi daha da dallandırıp budaklandırabilir, tepe tepe kullanabilirdi.

Fransa bildirisi konuşulurken İslamcıların asıl atladığı hareket İran’dan geliyor. İran’da kadınlar sosyal medyada “Kuran’ı Kerim yakma” düellosu başlattı. Kadınlar Kuran’ı Kerim’i yaktıkları videoları sosyal medyada #Burning_Quran_Challenge etiketini İngilizce ve Farsça, “چالش_آتش_زدن_قرآن” paylaşıyor. Kadınlar videolarda önce yakmak üzere oldukları kitabı sayfa sayfa kameralara gösteriyorlar, yaktıkları kitabın gerçekten Kuran’ı Kerim olduğunu teşhir ediyorlar. Sonra da kendilerince bu eylemi gerçekleştiriyorlar.

Kutsal Kitabı banyosunda yakan bir kadın “bu hurafelerle dolu bir kitap. Bu kitabı herkes gerçekten okusa ve anlasa İslam Cumhuriyeti bir dakika bile ayakta kalmazdı” diyor. Kuran’ı devrim öncesi döneme ait İran sanat müziği eşliğinde yakan bir kişiye ait video var. Bazı kadınlar bu eylemi yaparken yüzlerini göstermekten de çekinmiyor. Sarışın bir İranlı kadın paylaştığı videoda, “Bu Kuran’ı yakıyorum çünkü beni 20 yıl boyunca kandırdılar ve bu kitabı bana zorla kabul ettirdiler. Bu eylemi daha iyi bir İran için ve gelecek nesillerin baskı altında olmaması için yapıyorum” diyor. Bir başka kadın “hurafeler yakılmalı artık 21. yüzyıldayız” diyor.

Bir avuç kadının Kuran’ı Kerim’i yakmasıyla dünya değişmeyecek, İran’da rejim falan düşmeyecek. Hatta muhtemelen rejim toplum üzerindeki baskıyı arttırmak için bu videoları kullanacak. Rejimi en katı haliyle uygulamak isteyen muhafazakarlar, “Bakın ılımlı Ruhani iktidara geldi özgürlüklerden bahsetti, dinsizlik, fitne, islam düşmanlığı aldı yürüdü” diyecekler. Sopayı şiddeti savunacaklar. Fakat bu da öte yandan, gördükleri baskıdan dolayı İslam’dan nefret etmiş kadınlara İslamı sevdirmeyecek, fikirlerini değiştirmeyecek. Sopayla, silah zoruyla, hapis tehdidiyle hiç bir rejim kimseye bir şeyi sevdiremez. Ancak bir süreliğine susturabilir.

Ancak baskıcı rejimlerin bir açmazı da bu. Halk üzerine sürekli uygulanan korku, bir zaman sonra olağan hale geliyor ve korku yıldırıcı olmaktan çıkıyor. İran İslam Cumhuriyeti’nde Kuran’ı Kerim yakma eylemi gerçekleştirirken yüzünü göstermekten çekinmeyen kadın korkunun yıldırıcılığının kırılma anının simgesi adeta mesela.

Velhasılı kelam, sopayla, korkuyla, tehditle kimseye bir şeyi sevdiremezsiniz, sevdirmek istediğiniz şey, size göre dünyanın en temiz mesajı, en ulu ülküsü, en şerefli amacı olsa da.

Dolunay Soysert: Çok istiyorum, dolsun şu salon erkeklerle

Tiyatro oyuncusu Dolunay Soysert, yazar Seray Şahiner’in Kul romanından tiyatroya uyarlanan oyunda ‘Mercan’ isimli karakteri canlandırıyor.

Habertürk’ten Ekin Türkantos’a konuşan Soysert, tiyatroda kadının yerinin sağlamlaşmasından yana mutluluğunu ifade ederek, “Şununla ilgili olabilir, sesinizin kısıldığı yerde sesinizi daha çok çıkarasınız gelir. Üstümüze basıldıkça “Bir dakika buradayım” deme ihtiyacı geldi herkese. Yazarına da geldi, yönetmenine de oyuncusuna da geldi. Varız yani. Hikâyelerimizle varız. Erkek hikâyelerinin bu kadar çok olduğu bir düzende bu kadar görmezden gelmek, yok saymak bir isyan hareketini başlattı. Bu hikâyeler anlatılacak, bizler anlatacağız. Hoş Hollywood da bu sendromu yaşıyor. Bu yıl Oscar törenine baktığınızda kadınlar yine isyan ederek aynı şeyi söylediler. Kadın hikâyesi demek bile beni rahatsız etmeye başladı. O kadar ayrıştırıldık ki… Bu hikâyeler hepimize dair. Senin de annen, ablan, kardeşin var” dedi.

Kul oyununda erkek seyirciyi görmemesinden dert yanan Soysert, “Geçen hafta oyunumda kadınlar matinesi gibiydik, 3 tane erkek vardı. Oyundan sonra onları tek tek tebrik ettim. Çok istiyorum, dolsun şu salon erkeklerle” dedi.

Söyleşinin tamamı şöyle:

Hayat nasıl gidiyor, mutlu musunuz?
Mutluyum, gayet güzel gidiyor. Zaten bahar geldi, mutlu olmamak mümkün değil. Zor bir kış geçirmemiş olsak da baharın gelişi insanın içinde bir sürü şeyi hareketlendiriyor. Sabah mutsuz kalkmak için bir sebep bulamıyorum. Güneş, aman çok şükür ve hayattayız.

Bir süredir Mercan sizinle yaşıyor. Kul, bir kadın hikâyesi. Hepimizin kendimizden bir şeyler bulabileceği noktalar var oyunda. Oyunu çıkarırken kaygılandığınız ya da öne çıkarmak istediğiniz neler vardı?
Önce romanı okumuştum. Seray’ı uzun süredir takip ediyordum, çok sevdiğim bir yazar. Her yerde söylemekten büyük mutluluk duyuyorum, Seray’ı tanımayan kalmasın. Özellikle kadınları çok iyi anlatan, erkeklerin çok okuması gereken bir yazar olduğunu düşünüyorum. Hani biz bizi biliyoruz. Ama o çözülmeyen, karmakarışık karakterimizin içinde bir sürü ipucu var. “Buyurun, alın okuyun Seray Şahiner” diyesim geliyor. Romanı okuduğumda çok etkilenmiştim. ‘Antabus’tan beri, “Sahne üzerinde bu kadınları canlandırmak istiyorum” gibi düşüncem vardı. Nitekim tatlı ilişkiler zinciriyle Seray ile görüştük, oyunu aldım. Mert Öner yönetmen olarak kafamdaki tek isimdi. Fazla insan araştırmadan ekibimizi kurmuş olduk.

İzlemeyenler için oyunu nasıl anlatırsınız?
Yalnızlığı, umutları, çaresizliği, insanın kaç yola gidebileceğini, şehirleşmenin kimi hayatları ne kadar sıkıştırıp yok ettiğini anlatan bir hikâye. Esas durmak istediğimiz yer yalnızlığın içinde umuda tutunma duygusuydu. Yalnız bir kadının İstanbul gibi bir şehirde çalışarak ayakları üzerinde durma çabasının yanında, çocuk ve eş özlemine aradığı çareleri çok iyi hesaplıyor. Bana da o noktadan sonra oynamak düştü.

Aslında çok yeni bir oyun, nisan itibarıyla oynamaya başladınız…
Biraz geç kalmış bir oyun olduğumuz bile söylenebilir ama ben artık sezonlara inanmıyorum. İnşallah yazları daha çok oynayalım. Eskiden sezonlar keskindi. Yazın seyirciyi salona sokmak zor oluyordu. Şimdi klimalarla seyirciyi alabiliyoruz. Beyaz yakalıların 2 hafta tatili var. Herkes şehirlerin içerisinde, sosyal hayat akıyor.

Oyunu izlerken “Mercan bu hayata mahkûm değilsin” diye düşünüp elinizden tutarak sizi o kareden çıkarmak istedim. Sıkışmışlık hissi, çaresizliği, yalnızlığı çok dokunaklı. Nasıl tepkiler aldınız?
Genelde bu yönde. Başarıya ulaştığını düşünüyorum. O fark etmediğimiz insanların hayatlarını önemsemeden kendi hayatımıza devam ediyoruz ama birileri bir yerde tıkanmış vaziyette. İşin enteresan tarafı, siz elinizi uzatsanız da Mercan’ları çıkarmanız mümkün olmuyor. Harekete başlamak için eğitim şart. Onun eğitim olarak adlandırdığı tek yer televizyon. Onunla eğleniyor, oradan öğreniyor, onunla kurduğu bir ilişki var. Televizyonun oraya ulaşılabileceğini net bir şekilde oyunla birlikte biliyorum. O hayatları görmezden gelen biri değilim ama hayatın içinde bazen farkındalığınız kendinize fokus olduğu için kaçabiliyor. Şimdi diyorum ki, ben de televizyon işi yapıyorum, buradan daha çok insana ulaşmak gerekiyor. Böyle bir mantaliteye ulaştım.

Yalnızken insanın kendini motive etmesi çok zor. Sanırım yanında birini arıyor herkes…
Bence anlatmak, paylaşmak çok önemli. Oyunda geçen en sevdiğim cümlelerden biri “Dünyanın geri kalanı, dönüp birilerine anlatmak için lazım”. Mercan’ın çevresinde kimse kalmamış, çalıştığı yerdekiler sınıfı itibarıyla onu görmezden geliyor. Evinde bir adam yaşıyormuş, o da terk edip gitmiş. Ama ne olursa olsun bir ‘can’mış. İşten geldiğinde sokakta gördüğünü anlatıyormuş. Adam esrarkeş biri, belki de hafif uyuklayarak onu onaylıyormuş. O bile onun için bir ses. O da gidince kendiyle baş başa kalıyor, o noktada sıkışıyor. Keşke doğru bir eğitim ve gerçek bir el uzatmayla Mercan’a şunu diyebilsek biz: “Sen kendi mutluluğunu ilk önce yaratacaksın.” Çünkü Mercan gibi kadınlar hep birilerini mutlu etmek üzerine eğitim almışlar, onların kodunda bu var. “Ben kimim, nasıl mutlu oluyorum?”u bilmiyorlar.

Mercan’ın yüzleştiği şey bu…
Dilekleri kendine değil, topluma ya da eşine dair. Eş, çocuk ve bir kadından oluşan fotoğraflara bir türlü giremiyor. Birilerinin koyduğu prototiplere oturmuyor. Oysa parasını kazanan bir kadın. Sosyal hayatta tek başına durabilmeyi eğer doğru eğitilseydi başarabilirdi. Ama öyle bir eğitim şansı yakalayamadığı için mutluluğu dışarıda bir eşte zannetti.

Sizin el uzatmak istediğiniz bu tip insanlar oldu mu?
Çalışma şartlarım itibarıyla çok farklı çevrelerden insanlarla ilişki kurmak zorunda kaldım. Belki bu, bana sistemin verdiği güzel bir hediye… Birine “Derdin var mı?” diye sorduğumda cevap gelir. Elimi uzatabildiğim yere uzanmaya çalışmışımdır. Yıllardır hayatıma eşlik eden, evimde çalışan bir ablam var, o benim için bir hayat arkadaşı. Kendimce, verebildiğimce bir kadın olarak fark ettiğim şeyleri onun da fark etmesini sağladım. Onun muhatap olduğu şeylerle benimkiler farklı ama ikimiz de çalışan, İstanbul’da yaşayan yalnız iki kadınız. Aslında uğraştıklarımız temel duyguda birleşiyor. Her alana yayılmış olan ötekileştirmeyi yapmamamız gerekiyor. Bir kadın olarak görevim, öncelikle hemcinslerime her yerden ulaşmaya çabalamak.

Aksi halde çok yalnızlaşıyoruz zaten…
Evet. Farklı yerlerde akan hayatlar, başka bakış açısı getirip meselenizi basitleştirebiliyor. Dertlendiğiniz şeylerin hiç uğraşılmaması gereken şeyler olduğunu fark ettiriyorlar. Her kanaldan öğrenmeye de açık olmak lazım. Dinlediğim hikâyelerle eğittiğim kadar eğitiliyorum da.

Kadın hikâyelerinin tiyatroda ilgi görmesini neye bağlıyorsunuz?
Çok şükür. Eskiden böyle değildi. Ben meslekte 25’inci yılımı dolduruyorum, kadınların oynadığı o kadar çok metin yoktu. Şimdi son dönemde bir hareket başladı, çok mutluyum. Şununla ilgili olabilir, sesinizin kısıldığı yerde sesinizi daha çok çıkarasınız gelir. Üstümüze basıldıkça “Bir dakika buradayım” deme ihtiyacı geldi herkese. Yazarına da geldi, yönetmenine de oyuncusuna da geldi. Varız yani. Hikâyelerimizle varız. Erkek hikâyelerinin bu kadar çok olduğu bir düzende bu kadar görmezden gelmek, yok saymak bir isyan hareketini başlattı. Bu hikâyeler anlatılacak, bizler anlatacağız. Hoş Hollywood da bu sendromu yaşıyor. Bu yıl Oscar törenine baktığınızda kadınlar yine isyan ederek aynı şeyi söylediler. Kadın hikâyesi demek bile beni rahatsız etmeye başladı. O kadar ayrıştırıldık ki… Bu hikâyeler hepimize dair. Senin de annen, ablan, kardeşin var. Geçen hafta oyunumda kadınlar matinesi gibiydik, 3 tane erkek vardı. Oyundan sonra onları tek tek tebrik ettim. Çok istiyorum, dolsun şu salon erkeklerle.

“Ben apartman görevlisiyim, oyununuzu izledim” diyen biri oldu mu?
Hayır, çok istiyorum. Tiyatromuzda yardımcı olarak çalışan bir ablamız var, onu zorluyorum. “Senin oynadığın saatte ben eve gitmek zorundayım, vasıta zorluğu yaşıyorum” diyor. “Oyundan sonra ben götüreceğim, ne olur bir kere izle” diyorum. Çünkü ne hissettiğini merak ediyorum. Gördüğü şeyi dinlemeyi istiyorum. Biriz, eşitiz, hepimiziz.

Mercan içinize çok işlemiş ki, mercan kolyeniz dikkatimi çekti. Bir uğuru var sanırım…
Evet. O promiyerden önce Dolunay’ın Mercan’a aldığı bir hediye.

“O ‘GİT’LERİN HEPSİ ‘GİTME’DİR ASLINDA”
Sizin de Mercan gibi, kabuğunuza çekilip yeni şeyler denediğiniz dönemler oldu mu, yalnızlığınızla nasıl başa çıkıyorsunuz?

Yalnızlığımla başa çıkmayı 40’ımdan sonra öğrendim. Çok meşgul bir hayatım vardı. Küçük yaştan beri kamera önünde, sahne üzerinde muazzam bir temponun içindeyim. Oradan oraya koşarken sadece dinlenmek ve uyumak için vakitlerim varmış. O zaman da çok dövüşmüyorsunuz kendinizle, bir akışın içerisindesiniz. Ne zaman yaş kemale eriyor, “Ben neden mutlu oluyorum, benim zevklerim ne?” diyorsunuz. Ayrıca çevreniz çok kalabalık olabilir yalnızlığınızı keşfederken. Benim iyi bir ailem ve çok iyi dostlarım oldu, çok şükür. Çok güzel bir dönemden geçtiğimi düşünüyorum. Belki de oynadığım, seçtiğim ve okumaya başladığım şeylerle “Bu yalnızlık o kadar da kötü bir şey değilmiş gözünde büyütmezsen, kendini eyleyebilmek de güzelmiş” diyorum. Eskiden beri kendi başıma seyahat eder, sevdiğim restorana tek başıma otururum. Yalnız olmayı da seçilmiş yalnızlığı da seviyorum. Biraz ufak tefek tadilatlar mı gerekiyor, heyecan mı gerekiyor, bunları sormak zorundayız. Uzun bir ömür var, öylesine yaşamaktan yana değilim. Bir şeylerin kıymeti olsun istiyorum.

Mercan kocası için “Git dedim, gitti” diyor. Biz kadınlar bunu yapar ama adamdan içten içe bir mesaj bekleriz, değil mi?
Cümlenin devamında “Yüzüne karşı ‘Git’ dedim, nikâhlı kocam neticede eve dönecek” diyor. Dönmeyince şaşırıyor. Evet, kolay “Git” diyebiliyoruz ama o ‘git’lerin altında git mi var yoksa havamızdan mı yapıyoruz? Mercan’ın çıkışını kendimde çok gördüm, ben de “Gitme” demişimdir. O “Git”lerin hepsi “Gitme”dir aslında.

Erkekler de bu yüzden kadınları hiç anlayamadıklarından yakınır ya…
Evet, aslında tersine bakmakta fayda var. (Gülüyor.)

Zeynep Delav ilk öykü kitabı Kemik Tozu’yla okurların karşısına

Daha önce birçok edebiyat dergisinde öyküleri yayımlanan Zeynep Delav’ın ilk öykü kitabı Kemik Tozu, hep kitap etiketiyle 11 Mayıs’ta kitapseverlerle buluşuyor! Delav, kalıpların dışına çıkarak farklı bir üslupla kaleme aldığı öykülerinde anlaşılmamayı, yalnızlığı, terk edilmişliği ince ince işlerken insana ve var olmaya dair umudunu da okurlarla paylaşıyor.

11 öykü ve bir novelladan oluşanKemik Tozubaskı altına alınmış, görmezden gelinen insanları eksenine alıyor: Romanının yayımlanması hayat memat meselesi olan içekapanık bir adam… Kocasından sürekli şiddet gören bir kadın… Aile baskısından yılmış iki kız kardeş… Öldükten sonra eşyaları eşe dosta dağıtılan bir genç… Evlenip sınıf atladıktan sonra kazandıklarını kaybetmemek için her şeyi göze alan bir kadın… Geçmişlerinden, çevrelerinden kaçmak zorunda olan bir çift…

Kemik Tozu, 11 Mayıs’ta hep kitap logosuyla raflardaki yerini alacak.

ZEYNEP DELAV HAKKINDA

1980 yılında Erzurum’da dünyaya geldi. Felsefe ve psikoloji eğitimi aldı. Sinema-psikoloji, edebiyat-psikoloji alanında yaptığı derinlikli araştırmaların yanında kitap ekleri ve dergilerde kitap tahlilleri, eleştirileri kaleme aldı. Çeşitli senaryo çalışmalarında yer aldı. TRT’de editörlük, danışmanlık ve metin yazarlığı yaptı. Kültür-sanat sitelerinde kültür ve kitap bölümleri hazırladı. Köşe yazarlığı yaptı. Hece Öykü, Varlık, 14 Şubat Dünyanın Öyküsü, Edebiyatist dergilerinin de aralarında bulunduğu pek çok edebiyat dergisinde öyküleri yayımlandı.

Oyuncu Salih Kalyon: İktidar gibi düşünmüyorsan vatan hainisin

24 Haziran’da gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı seçim öncesi sanat dünyasında özgürlük, demokrasi, basın özgürlüğü gibi konulara yönelik sesler yükselmeye başladı. İktidar gibi düşünmeyenlerin vatan haini ilan edildiğini belirten oyuncu Salih Kalyon, “Herkes korkuyor. Ama bu seçimde umudumuzu yitirmedik, bir şeyler olması gerekiyor” dedi.

Cumhuriyet’ten Öznur Oğraş Çolak’a konuşan Kalyon, geçen seçimde başından geçen bir olayı anlattı. Kayınvalidesinin yatalak olduğunu ve ambulansta oy kullandığını söyleyen Kalyon, “AKP’li milletvekilleri itiraz etti. Açık alanda oyunu kullandı diye. Onlar gibi düşünmüyorsan, yani iktidar gibi, vatan hainisin” dedi.

‘UMUDUMUZ DAHA BÜYÜK’

“Korku var tabii ama umudumuz daha büyük” diyen Kalyon, “100 bin talebe içeride bugün dünya kadar gazeteci neden ne için soru sordukları ve haber yaptıkları için hapisteler. 100 bine yakın öğrenci öğretim görevlisi tutuklu, rakamlar çok ciddi. Bugün İlhan Selçuk ve Uğur Mumcu’ları çok arıyoruz.

‘ONLAR İÇİN KADIN İKİNCİ SINIF’

Osmanlı’da kadınların tiyatro yapmasının yasak olduğunu hatırlatan Kalyon, “Afife Jale örneğinde olduğu gibi. Bugün de Osmanlıcı oldukları için. Osmanlı özlemi içerisinde bir güruh. İstemiyorlar tabii kadın onlar için ikinci sınıf bir insan. İnsan yerine de koymuyorlar ki. Kadın yok onlar için. Arap kültüründe de yok. Kadın olmazsa insanlık olur mu? Bu ne kadar akıl dışı bir davranış biçimi.” şeklinde konuştu.

‘İKTİDAR TİYATROYU SEVMEZ’

Bu seçimde umudumuzu yitirmedik, bir şeyler olması gerekiyor. Ya herkes düşüncelerini anayasamızda da belirtildiği gibi sözle yazıyla açıklayabilecek ya da… Atatürk’ün “Mualimler Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister…” dediği gibi ya fikri vicdanı hür nesiller yetiştireceğiz ya da iktidar gibi düşünmüyorsan vatan haini olacaksın. Bu ikisi arasında halk bir tercih yapmak zorunda. Yurttaş olmak çok zor iş bilinç, emek isteyen, güven isteyen bir iş. İnsanım ve benim de fikrim var. Onun için tiyatro da hep muhaliftir ve iktidarlar tarafından sevilmez.

‘Yüksek karbonhidratlı beslenme, erken menopoza yol açıyor’

İngiltere’de yapılan bir araştırmada, yüksek karbonhidratlı beslenme alışkanlığına sahip olan kadınların daha erken menopoza girdiği sonucuna varıldı.

Çalışmada, makarna, pirinç ve ekmek gibi yüksek karbonhidratlı besinleri yoğun bir şekilde tükeden kadınların, İngiltere’deki ortalama menopoza girme yaşı olan 51’den birbuçuk yıl önce bu süreci yaşadıkları görüldü.

BBC Türkçe’nin haberine göre, Leeds Üniversitesi’nde 914 kadın üzerinde yapılan araştırmada ayrıca, yağlı balık, bezelye ve fasulye gibi gıdaları bolca tüketen kadınların menopozu geciktirebileceği de saptandı.

Ancak uzmanlar, genetik miras gibi diğer birçok faktörün de menopozun zamanlamasını etkilediğini söyledi.

Uzmanlar, beslenme alışkanlıklarının menopozun zamanlamasına nasıl bir etkisi bulunduğunun net olmadığını ve bu araştırmanın sonuçlarına dayanarak gıda tercihlerini değiştirmemeleri gerektiğini de vurguladı.

Bir buçuk yıllık gecikme

Epidemiyoloji ve Kamu Sağlığı adlı bilimsel dergide yayımlanan araştırmaya katılan kadınlara beslenme alışkanlıkları soruldu.

Bezelye, fasulye, mercimek ve nohut gibi baklagilleri bolca tüketen kadınların menopoza girişi ortalama birbuçuk yıl geciktirdikleri görüldü.

Özellikle makarna ve pirinç gibi rafine karbonhidratlarla beslenen kadınları ise menopoza yine ortalama birbuçuk erken girdikleri tespit edildi.

Araştırmacılar, kadınların kilo, üreme sağlığı geçmişi ve hormon tedavisi görüp görmemeleri gibi faktörleri de hesaba katarken, menopozun zamanlamasında etkili olan genetik unsurları dikkate almadı.

Uzmanlar, baklagilerde kadınlarda yumurtlama süresini uzatabilecek antioksidanlar bulunduğunu ve yağlı balıklarda bulunan Omega 3 yağ asitlerinin antioksidanlar içerdiğini söylediler.

Rafine karbonhidratlarsa insülin direncini arttırarak, cinsellik hormonu üretimini bozuyor ve östrojen seviyelerini arttırıyor. Bu durum da yumurtlama sıklığını arttırıyor, ve yumurtaların daha hızlı tükenmesine yol açıyor.

Araştırma ekibinden Beslenme Epidomiyolojisi Profesörü Janet Cade, menopoza giriş yaşının bazı kadınların sağlığında “ciddi etkilerinin olabileceğini” söyledi.

Erken menopoza giren kadınlarda kemik erimesi ve kalp hastalıkları riski artıyor, geç girenlerdeyse gögüs, rahim ve yumurtalık kanseri riskleri artıyor.

UnutaMamak kitabının kahramanı kadınlar: Adaletsizliğe karşı

BirGün ANKARA

Bir yıl önce raflarda yerini alan UnutaMamak kitabının ikinci baskısı dokuz yeni öykü ile toplam 50 kadın tutsağın anılarından oluştu.

14 Mayıs’ta ikinci kez okurla buluşacak kitabın serüvenini anıların sahipleri anlattı: “12 Eylül zindanlarında tanıştığımız zaman kimimiz daha çocuk yaşta gencecik kadınlardık. Birbirimizi tanıdık, çok sevdik. Bizi teslim alıp, “hizaya sokmaya” çalışan, bize asker muamelesi yapan zulme karşı birlik olduk. O karanlık günleri insan kalabilmek için, birbirimize tutunarak, dayanışarak atlattık.

Yazdıklarımız, anlattıklarımız soyut birer güzelleme değildir. Adaletsizliğe, eşitsizliğe karşı, bugün de bir araya gelmek, tıpkı o eski günlerde olduğu gibi, haksızlıklara, zulme karşı yan yana durmak güzeldir, bağımsız ve demokratik bir ülke, eşit özgür ve farklı bir dünya için, sosyalizm için yeniden mücadele etmek güzeldir.

Ve daha çok sayıda devrimci kadın siyasi tutuklunun anılarıyla zenginleşen kitabın ikinci baskısını ellerimize almak, yaşadıklarımızı daha çok insanla paylaşmak, kavuştuğunuz kitabımız için bir araya gelmek, kendini içinde bulmak güzeldir…”

***

unutamamak-kitabinin-kahramani-kadinlar-adaletsizlige-karsi-bugun-yine-bir-araya-gelinmeli-458146-1.

İlk baskıya okur notları
»Harika bir kaynak. Her bir yazı yüreğime dokunuyor zevkle okuyorum. Sadece duygusal olarak çok güçlü. Çok içten ve samimi çünkü. Hani böyle öfke slogan falan hissetmedim kalpten geldiği gibi doğal yazılmış. İyi iş yapmışsınız tebrik ediyorum.

»O günleri yaşamış insanların baskılar karşısındaki direncini gördük. Aradan yıllar geçmesine rağmen hafızalardan hâlâ silinmediğini, nelere katlanıldığını okuduk. Biz nelerin yaşandığını az çok biliyorduk ama direkt yaşayanların anlattıkları daha etkili. Gençler yaşananları bilmiyor, onlara aktarımı açısından önemli buluyoruz. Geç kalmış fakat başarılı bir çalışma.

»Duygu yelpazesi çok geniş kitabınızın. Hemen her duygu var. Korku, üzüntü, utanç, şefkat, öfke, kırgınlık… Bir tek pişmanlık göremedim.

»UnutaMAMAK” Kitabı’nı satır satır okudum, bitirdim. Okuduktan sonra kapıldığım SUÇLULUK DUYGUSU, ‘Niye ben de orada değildim?’ sorgusu…

Maltepe Belediyesi’nden yurttaşlara ücretsiz sağlık hizmeti

Maltepe Belediyesi’ne bağlı olarak faaliyetlerine sürdüren Küçükyalı Tıp Merkezi, 2018 yılında doktor ve poliklinik sayısını arttırarak, çalışmalarına hız verdi. Çalışmalar kapsamında 2018’in ilk 4 ayında, 37 bin hastaya ücretsiz sağlık hizmeti sunuldu.

Maltepe’de, belediye tarafından hizmete açılan Küçükyalı Tıp Merkezi, başarılı ve ücretsiz çalışmalarını, doktor ve poliklinik sayısını arttırarak sürdürüyor. Tam donanımlı olma noktasında hızla ilerleyen tıp merkezi, 2018’in ilk 4 ayında dahiliye, genel cerrahi, lokal cerrahi, kadın, çocuk, göz ve göğüs hastalıkları, ağız ve diş sağlığı, uzman aile hekimliği, pratisyen hekim ve psikolojik danışmanlık hizmeti alanlarında toplamda 37 bin hastaya sağlık hizmeti sundu. Ağız ve diş sağlığı polikliniğinde 826 kişiye hizmet veren tıp merkezi, radyoloji ve biyokimya hizmetleri alanında da 11 bin 379 vatandaşa laboratuvar hizmeti verdi. 2018’in ilk çeyreğinde 774’ü evlilik raporu, 35’i kan tahlili, 935’i sağlık raporu olmak üzere toplamda bin 752 kişiye ulaşılırken; kan alma, kan şekeri ölçümü, serum takılması, EKG, müşahede, pansuman, tansiyon ölçümü, enjeksiyon ve dikiş alımı gibi hemşirelik hizmetlerindeyse, 12 bin 648 vatandaşının derdine deva olundu.

“DOKTOR SAYIMIZ ARTACAK”

Hastane Müdürlüğü’ne bağlı Küçükyalı Tıp Merkezi’nin çalışmalarıyla ilgili olarak Maltepe Belediye Başkanı Ali Kılıç, şunları söyledi:

“Bu merkezi, tam da Türkiye’de hemen hemen neredeyse tüm sağlık hizmetleri ücreti hale getirilirken, vatandaşlarımıza yönelik, özellikle temel sağlık ihtiyaçlarının ücretsiz olduğunu kabul eden bir sosyal belediyecilik anlayışıyla hizmete açmıştık. Geçen aylar, bu kararımızın ne denli isabetli olduğunu gösteriyor. 2018’in ilk yarısında 37 bin kişiye ücretsiz sağlık hizmeti sunduk. Yine sene sona ermeden hem doktor, hem hemşire, hem tıbbi malzeme, hem de poliklinik sayımızı arttırarak, daha donanımlı hizmetleri sunmaya devam edeceğiz.”

Piyasalar panik içinde: Sanayide alarm sesleri

Ekonomide üst üste kötü veriler gelmesi, hükümetin ekonomideki bozulma nedeniyle erken seçim kararı aldığına dönük algıyı güçlendirdi. Türkiye İmalat Satın Alma Yöneticileri Endeksi’nin kritik eşik olan 50 seviyesinin altına inmesi, sanayide endişenin büyüdüğünü ve çarkların durma noktasına geldiğini gösterdi. İstanbul’un nisan enflasyonunun yüzde 1,66’ya ulaşması, bugün açıklanacak olan Türkiye’nin nisan enflasyonunun da yüksek çıkacağı endişesini güçlendirdi.

Bunun yanında, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu S&P’nin Türkiye’nin kredi notunu indirmesi de eklenince lirada erime hız kazandı. Dolar 4 lira 16 kuruşu geçerken, avro yine 5 liraya yükseldi. Borsada kayıplar yüzde 1’e dayandı.

Son 24 saat içinde piyasalarda şok dalgası yaşanmasına neden olan ekonomik gelişmeler şöyle sıralandı:

İstanbul’da fiyatlar yine yükseldi
» İstanbul Ticaret Odası verilerine göre, İstanbul’da nisan ayında perakende fiyatlar yüzde 1,66, toptan fiyatlar da yüzde 1,94 arttı. Nisan ayında giyim harcamaları kadın giyimi grubunda yer alan elbise, yüzde 32,98 ile fiyatı en fazla artış gösteren ürün oldu. İstanbul’un enflasyonunda yaşanan artış, bugün açıklanacak olan Türkiye’nin nisan ayı enflasyon verisinin yüksek geleceği beklentisini güçlendirdi.

Sanayi kritik eşiğin altına indi
» İstanbul Sanayi Odası verileri, Türkiye’de sanayinin alarm seviyesine geldiğini gösterdi. İSO’nun açıkladığı Türkiye İmalat Satın Alma Yöneticileri Endeksi (PMI) nisanda, mart ayındaki 51.8 düzeyinden 48.9 düzeyine geriledi ve sanayide beklentiler negatife düştü. Endeksteki düşüşte toplam yeni siparişler ve istihdamdaki gerileme etkili oldu. Anket verileri hakkında değerlendirmede bulunan ekonomist Gabriella Dickens, “Türkiye İmalat PMI, nisan ayında sektörün daha zorlu koşullarda faaliyet gösterdiğine işaret etti. Bu durum toplam yeni sipariş hacmi ve istihdamdaki yavaşlamadan kaynaklandı” dedi.

S&P not indirdi
» Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard&Poor’s (S&P), Türkiye’nin kredi notunu ‘BB’den ‘BB-‘ye, yerli para cinsinden notunu ‘BB+’dan ‘BB’ye düşürdü. Not görünümü ise durağan olarak belirlendi. Kurdaki değer kaybının ve oynaklığın finansal istikrara yönelik bir risk olduğu belirtilerek, Türkiye’deki yüksek enflasyon ile birlikte kötüleşen cari ve mali açık gibi “makro ekonomik dengesizliklere” işaret edildi. Kuruluş tarafından yapılan açıklamada, Türkiye’nin mali pozisyonunun zayıfladığına da dikkat çekilerek, ekonominin aşırı ısındığı vurgulandı. S&P Kıdemli Direktörü Frank Gill, Bloomberg HT’ye yaptığı açıklamada, not indirimi kararının seçimle ilgisi olmadığını söyledi.

Borsa ve lira dipte
Hükümetin erken seçim kararı almasının ardından piyasalarda oluşan geçici iyimserlik de, ekonomideki bozulmanın şiddetlendiğini gösteren verilerle birlikte yerini panik ortamına bıraktı. Yılın başında 120 bin seviyelerine kadar yükselen Borsa İstanbul dün itibariyle 104 binin de altına geriledi. Dolar 4,16 TL’ye çıkarak yeniden rekoruna yaklaştı. Piyasa faizleri de sert yükseldi. Yaşanan şok karşısında hükümet kanadı ise kamuoyuna ekonominin sağlam olduğunu söylemekle yetindi.

BirGün, özel, devlet ve kamu-özel ortaklığıyla işletilen şehir

MELTEM YILMAZ @meltemmmylmz

AKP iktidarının ‘sağlıkta dönüşüm’ programının neresinde tutsanız elinizde kalıyor. Acil sağlık sorunu olan yurttaşlar, devlet ve şehir hastanelerine gittiklerinde uzun kuyruklarla karşılaşırken, özel hastanelerin acil servislerinde ise başta fahiş faturalar olmak üzere, tüyler ürperten uygulamalara maruz kalıyorlar.

İlk durak Şişli Etfal: Acil servisin otogardan farkı yok
Devlet hastaneleri, şehir hastaneleri ve özel hastanelerin acil servislerini karşılaştırmak için çıktığım yolda ilk durağım İstanbul Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin acil servisi. Adımımı atar atmaz tam bir kaosla karşılaşıyorum. Zira hastanenin acil servisinin otogardan farkı yok. Onlarca insan ayakta dikilerek veya yere çökmüş halde sıra beklerken, kavgalar da kaçınılmaz oluyor.

“Bu koşullarda tedavi olmanın imkanı yok” diyen Gül Deniz, “İstanbul gibi bir metropolün ortasında dahi devlet sağlık hizmeti veremiyor. Kardeşim düştü ve kalçası kırıldı. Saat 18’de buraya geldik. Röntgen, tomografi çekildi, ağrı kesici yapıldı, hâlâ hiçbir müdahale yapılmadı. Şu anda saat 11 ve hâlâ bekliyor. Doktorla muhatap olmak zor, hiçbir bilgi alamıyoruz” ifadelerini kullanıyor.

Şişli Etfal’de eşini bekleyen Nuran Gökalp, bir ay önce aynı hastanenin acil servsine geldiğinde, kendisinin başına gelen bir olayı anlatıyor:

“Geçen ay, hiçbir neden yokken kusmaya başladım. Gün içerisinde 4- 5 kez kustum. Bu durum bir hafta kadar sürdü ve yataktan çıkamaz hale geldim. En sonunda çok kötü oldum ve acile gittim. Neyim olduğunu sorup kağıda yazdılar ve sıra aldım. Ardından sıra bana geldiğinde, doktor yüzüme bile bakmadan, benimle tek kelime etmeden bana ilaç yazdı. Böyle bir muayene ne kadar inandırıcı olabilir?”

İkinci durak Adana: Hastane mi, AVM mi?
Ardından durağım şehir hastaneleri. Günün en tenha olması beklenen öğle saatlerinde gittiğim Adana Balcalı Şehir Hastanesi’nde, tıpkı devlet hastanelerinde olduğu gibi, acil servis kuyruğunun dışarı taştığını görüyorum. Kimi hastalar, yere serdikleri battaniyelerin üzerinde oturmuş beklerken, kimi hastalar da, içerdeki yoğunluk nedeniyle, sedyelerin üzerinde dışarıda bekletiliyor.

Burada konuştuğum Ülkü Mememenci adlı yurttaş, şehir hastanelerin devasa yapısının, özellikle acil servislerde ciddi sıkıntılar yarattığına dikkat çekiyor:

“Şehir hastaneleri çok büyük. Burada bir yerde bir yere gitmek çok zor oluyor. Biz zorlanıyorsak hastalar ne yapsın. Acil servislerde doktorun gelmesini beklerken hastamızın durumu giderek kötüleşiyor. Sağlık personelinin de suçu yok, burada iki nokta arası mesafe çok fazla. Böyle hastane mantığı olmaz. Neden böyle bir hastane yapılmış, kim için yapılmış anlayabilmiş değilim.”

Adana Şehir Hastanesi’nin acil servisinin hemen yanındaki bloğa geçtiğimde ise ilginç bir manzara ile karşı karşıya kalıyorum: Burası sanki bir hastane değil, alışveriş merkezi. Acil servislerin önünde kuyrukların oluştuğu, polikliniklerde insanların sıra için birbirleriyle kavga ettiği bu hastanede alışveriş merkezleri unutulmamış. Çeşitli giyim mağazaları ve yeme- içme şirketleri, bu hastanede şube açmış, müşterilerini bekliyor. Hastaların büyük bir çoğunluğunu dar gelirli yurttaşların oluşturduğu bu hastanede sözkonusu tablo, sağlık hizmetlerinden kar etmeye çalışan yönetim anlayışının vahşi yüzünü bir kez daha gözler önüne seriyor.

Diğer yandan hemen herkes, Adana’nın en önemli sağlık kuruluşu, Türkiye’nin en köklü eğitim araştırma hastanelerinden biri olan Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi ile bir kadın doğum ve çocuk hastanesinin, bu hastane için kapatılmış olmasının, çok ciddi bir yanlış olduğu fikrinde.

Üçüncü durak özel hastaneler: Özellerin vahşi yüzü
Buradan özel hastanelere geçiyorum. Ne var ki, özellerin acile servislerine gelen yurttaşların, tıpkı devlet hastanelerinde olduğu gibi, uzun kuyruklarda beklemek zorunda kaldıklarına tanık oluyorum. Ancak bu kadarla sınırlı değil. Hastaya acil durumunun sona erdiğine ilişkin taahhütname imzalatarak, hastadan fahiş ücretler talep eden özel hastaneler, olmayan hastanın yatışını göstermek, hastanın altındaki çarşafı almak, otopark ücreti için yurttaşı sıkboğaz etmek gibi uygulamalara da imza atıyor.

Hasta ve hasta yakınları açısından, özel hastanelerin acil servislerindeki en büyük sorun, kendilerine kesilen faturalar. 7 aylık bebeğini yüksek ateş sebebi ile Silivri’deki bu hastaneye getirilen Semra Çelik, acil girişli hastalardan para alınması yasak olmasına rağmen kendilerinden 200 lira alındığını, daha sonra başka bir özel hastaneye gittiğinde ise 4 gündür hastanede yatıyormuş gibi işlem görmüş olduğunu fark ettiğini anlatıyor. Bir başka değişle hastane, acil serviste hastadan para talep etmekle yetinmiyor, yatmayan hastaları yatmış gibi göstererek devletten para alıyor.

Bir başka hasta yakını, Engin Yağcı, hastasını Ulus’taki özel hastanenin acil servisine götürmüş ancak ücretsiz olması gereken acil servis kayıt elemanının, hastanın durumunu sormadan kendilerinden direkt olarak 330 lira ücret talep ettiğini söylüyor. Şenol Karakoç adlı hasta yakını da, “Eşim alamama şikayetiyle rahatsızlandı. Acil olarak 112’yi arayarak eşimi ambulans ile evimize en yakın özel hastaneye götürdüm. Yapılan muayenede acil serviste keyfe keder fark ücreti çıkarttılar. Sanırım oradaki acil doktorlarına acile gelen hastalara bir şekilde bir kulp bulup sarı alan yazın deniliyor” ifadelerini kullanıyor. Dahası, anlatılana göre, bazı özel hastanelerin acil servisleri kullandıkları ilaç ve enjektörün eczaneden tedarik edildiğini gerekçe göstererek acil servise başvuran hastadan para istiyor.
birgun-ozel-devlet-ve-kamu-ozel-ortakligiyla-isletilen-sehir-hastanelerini-gezdi-devlet-ozel-sehir-fark-etmiyor-aciller-acil-lik-449590-1.
Ancak özel hastanelerin acil servislerindeki hastaları bekleyen tek sorun kendilerinden haksız yere alınan ücretler değil. Gaziosmanpaşa’daki özel hastanenin acilindeki yakınını görmeye giden Osman Balcı adlı hasta yakını, arabasını park ettiği otoparktaki görevlinin, adeta yakasına yapışarak para istediğini, para vermeden hastaneye giremeyeceğini ifade ettiğini anlatıyor. Özel hastanelerin hastalara kestikleri faturaların yanında, otoparklarının da ücretli olmasına anlam veremediğini söyleyen Balcı, otopark ücreti için dahi rehin alındıklarını belirtiyor. Yağmur Engin adlı bir başka hasta yakını da, Vatan Hastanesi’ne sevk edilen hastasının, havanın bir hayli soğuk olmasına rağmen altından ambulansa bindirilirken altındaki çarşafın zorla alındığını anlatıyor. Engin, çarşaf ücretini ödeyeceğini söylemesine rağmen hastanın çıplak bir şekilde “prosedür gereği” sedyenin üzerinde bırakıldığına dikkat çekerek, insanların özel hastanelerde gördükleri insanlık dışı muameleye işaret ediyor.