Bakırköy Belediyesi önünde hayvan hakları eylemi

Bakırköy Belediyesi hayvan barınağındaki kötü koşullar ve sokak hayvanlarına sahip çıkılmaması hayvan hakları savunucuları tarafından belediye önünde protesto edildi. Bakırköy Belediye Başkanı Bülent Kerimoğlu’nun ‘param yok, olsa da hayvanlara harcamam’ dediğini dile getiren protestocular Kerimoğlu’na ‘Görevini yap’ diye seslendiler.

SoL’un haberine göre, Bakırköylü hayvan hakları savunucuları bugün belediye binası önünde toplanarak belediyeye ait barınaktaki kötü koşulları protesto etti.

Bakırköy Belediye Başkanı Bülent Kerimoğlu’nun sokak hayvanlarının durumuyla ilgili görüşmede “Benim param yok, olsa da hayvanlara harcamam” dediğini dile getiren hayvan hakları savunucuları “Ödenek yok demek ölüm demek”, “Hayvanların oyu da sesi de biziz”, “Hayvanları koruyun ya da defolun”, “Susma haykır, hayvanlar vardır” sloganlarıyla belediye önünde toplandı. Kitle, daha sonra Bakırköy Özgürlük Meydanı’na yürüyerek burada bir basın açıklaması yaptı.

“Bakırköy Belediyesi görevini yap, hayvanlara sahip çık”, “Dilsiz hayvanların sesi de oyu da biziz” yazılı pankartlar taşıyan Bakırköy Hayvan Hakları Savunucuları adına basın açıklamasını Leyla Üzümcü okudu.

Üzümcü, Bakırköy Belediye Başkanı Sayın Bülent Kerimoğlu’na, sokak hayvanlarının 5199 Sayılı Hayvan Hakları Kanunu maddelerince güvence altına alınmış haklarını ve belediyenin bu konudaki görev ve sorumluluklarını bir kez daha hatırlatmak için bir araya geldiklerini söyledi.

‘BARINAKTA YALNIZCA HAYVAN HAKLARI DEĞİL İNSAN VE ÇALIŞMA HAKLARI İHLALİ VAR’

Bakırköy Belediyesi Sokak Hayvanları Geçici Bakım Evi adı altında kurulmuş olan rehabilitasyon merkezinin 2015 yılından bu yana çalışmalarını ihmal ettiğini belirten Üzümcü, “Bu geriye gidiş sonucunda; sekiz merkez mahallenin dışında Ataköy, Yeşilyurt, Yeşilköy, Florya gibi büyük bir alana yayılmış olan ilçemizin sokak hayvanları ve dolayısıyla da hayvan hakları savunucuları 3 yıldır ciddi bir şekilde mağdur edilmiştir. Şu anda barınağımızda, 2 protokol veteriner hekim, 1 aktif çalışan hekim, 1 tekniker ve 13 işçi bulunmaktadır. Bu 3 veteriner hekimin yalnızca 1’i klinikte çalışmakta olup, şu anda sağlık sorunlarından ötürü istirahatlidir. Diğer iki hekimin ise bürokratik işlerde görevlendirilmesi anlamsız ve faydasızdır. Doğru olan, barınak bünyesindeki tüm hekimlerin, klinik kadrosunda yer almasıdır. İlçe sınırları ve yoğunluğu göz önünde bulundurulduğunda tek veteriner hekimin, sayısı süreç içerisinde değişiklik gösteren 350 civarında köpek ve kedinin tedavisine yetişmesi teknik olarak imkansızdır. Böylesi bir çalışma ortamı yalnızca hayvan hakları ihlaline değil insan ve çalışma hakları ihlaline de yol açmaktadır” dedi.

‘BELEDİYEDE DENETİM MEKANİZMASI ÇÖKMÜŞ DURUMDA’

Kendisi de bir hekim olan Kerimoğlu’nun konserlere, gezilere, etkinliklere bütçe ayırırken barınak için röntgen tetkik cihazı almaya ve sağlık personeli istihdam etmeye gelince “param yok” dediğini belirterek “Son yıllarda belediye birimlerinin işleyişi ve yetkililerin ehil durumlarına ilişkin ciddi sorunlar yaşandığına tanıklık ediyoruz. Katılımcılıktan ve sosyal demokrat yerel yönetim anlayışından uzak belediyecilik anlayışının vardığı son noktada denetim mekanizması da çökmüştür. Barınağa ilişkin eleştiri, öneri sunulması ya da bilgi edinme hakkının kullanılması adına yazılan dilekçeler ya dikkate alınmadan sümen altı edilmekte ya da hakkında şikayet edilen kişiye yönlendirilmektedir. Bakırköy Belediyesi’ni göreve ve sorumluluğa çağırıyoruz” diye konuştu.

Bakırköy Hayvan Hakları Savunucuları olarak, taleplerinin ciddiye alınıp çözüme dönük sahici bir adım atılana dek sokakta ve diğer tüm alanlarda mücadele etmeye devam edeceklerini belirten Üzümcü “Unutulmasın, dilsiz hayvanlarımızın sesi de oyu da biziz. Yeryüzündeki tüm canlıların yaşam hakkına saygı duyulana dek mücadelemizi büyüterek sürdüreceğiz” ifadelerini kullandı.

Erkan Baş, HDP’den adaylığını açıkladı

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Kurucu Meclis Üyesi Erkan Baş, HDP’den milletvekili adayı olduğunu duyurdu.

Twitter hesabından konuyla ilgili bir açıklama yapan Baş, şunları söyledi:

“HDP’den öneri geldi. Arkadaşlarım, dostlarım, yoldaşlarım destekledi, Partim görev verdi. Hazırız. #SözKardeşim , İşçilerin, gençlerin, devrimcilerin, sosyalizmin sesini meclise taşıyacak; düzenin çarkına çomak sokacağız.”

HDP’den öneri geldi.
Arkadaşlarım, dostlarım, yoldaşlarım destekledi, Partim görev verdi.
Hazırız.#SözKardeşim ,
İşçilerin, gençlerin, devrimcilerin, sosyalizmin sesini meclise taşıyacak; düzenin çarkına çomak sokacağız.

— Erkan BAŞ (@erkbas) May 20, 2018

İnce’den Bozdağ’a ‘Gülen’in iadesi’ yanıtı

CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, seçim çalışmalarına devam ediyor. Tekirdağ’da konuşan İnce’nin açıklamalarının öne çıkan bölümleri şöyle:

-Önümüzde bir seçim var ter akıtma seçimi. Sandık görtevlileri var ya bu memleketin geleceği onlara teslim onlara. O gün acıkmak, yorulmak yok.

“Bu ülkede en zor durumda olan basın, acıyorum hallerine”

-Bu ülkede en zor durumda olanlar kimler? Çiftçi mi, esnaf mı, işçi mi? Bunların hiçbiri değil. En zor durumda olan basın… Acıyorum hallerine. Bakın İngiliz, ABD, Japon, Alman gazetecileri röportaja geliyor. Gelip Türkiye’de bir değişim oluyor galiba deyip benimle konuşmak istiyorlar. Türk medyasına bakıyorum “CHP Muharrem İnce’yi yalnız bıraktı” yazıyor. İnsafsızlar, vizdansızlar… Şu anda burada 20 civarında milletvekili arkadaşım var. Partinin Grup Başkanvekili arabanın içinde yatıyor. Bana getirilen suya sıcak mı soğuk mu diye bakıyorlar. Partinin genel başkanıyla her akşam durum değerlendirmesi yapıyoruz.

Bekir Bozdağ’a: Senden mi korkacağım!

-Şimdi biz dedik ki biz seçildiğimiz takdirde yargıyı 3 ay içinde düzelteceğiz. 3 ay sonra ABD’ye diyeceğiz ki ‘Bak benim ülkemde artık adaletli bir yargı var.’ Mahkemelerim bağımsız. FETÖ’yu iade et. Etmiyorum derse. ABD askerleri Noel’i, 24 Aralık’ta Washington’da kutlar. ABD’lilerden cevap geldi: Bizden Türkiye Cumhuriyeti olarak FETÖ’yü isteyen düzgün bir talep yok. Yani bizden usulüne uygun bir şekilde istenmedi. Bugün Bekir Bozdağ açıklama yapmış. Demişki, “Muharrem İnce’ye birileri yalan söylüyor. Türk mü yabancı mı söyleyen… Bekir Bozdağ beni dinliyorsundur sen zaten kim olduğunu biliyorsundur. Senden mi korkacağım. Ama bir şey söyliyeyim mademki usulüne uygun olarak iadesini istediniz ben bu ülkenin milletvekiliyim. Bana bunun belgesini göster. Ben sana benim ekibimdeki hukukçulardan bir heyet göndereceğim. Bu heyete o belgeleri bir göster bakalım. Bugün ABD’liler tekrar beni aradılar dediler ki, ‘120 koli gönderdiler bize’ çoğunluğu gazete küpürü. Hatta diyorlar İngilizce tercümesi bile yapılmamış baştan sağma. Yani iade edilmesini istemiyorlar. Niye istemiyorlar. Ortaklık var. Yani ey aziz milletim istiyormuş gibi yapıyorlar. Madem istedin ben şimdi bunun belgesini istiyorum.

-Arkadaş dünya lideri. 1 yıldır Türkiye’de Amerikan Büyükelçisi yok. Katip düzeyinde idare ediyoruz.

“Senin derdin Filistin değil; insanlar inim inim inliyor, sen seçim derdine girmişsin”

-Bugün Filistin’le ilgili seçim yapıyor. Acaba Filistin mi, seçim mitingi mi? Hangisi? İsrail’e dik durmak istiyorsan Mavi Marmara’dan aldığın parayı iade et, büyükelçiyi geri çek, boykot et. Yok bunları yapamam. Ne yaparsın, miting. Senin derdin Filistin değil. İnsanlar inim inim inliyor, sen seçim derdine girmişsin.

-Dolar 4.5 lira oldu ama Erdoğan ağzına bir kez almıyor. Hemen dönüyor dış güçler diyor. Bizi dolarla terbiye edemezsin diyor. Köprülerde dolar üzerinden anlaşmayı ben mi yaptım, sen mi yaptın. Bir yandan bizi dolar üzerinden terbiye ediyorlar diyorsun, dönüyorsun kumpas kuruyorlar diyorsun. Demek ki sen de onun ortağısın, beraber yapıyorsun.

“İkinci tura oynuyordum; vazgeçtim, birinci turdan çıkacağım”

-Genel başkan beni aday gösterdiğinde ikinci tura oynuyordum. Şimdi vazgeçtim, birinci turdan çıkacağım. Zayıf olduğumuz yerler var, orayı Tekirdağ’dan dengelememiz lazım. Yüzde 75 mesela, olur mu? Belediye başkanımız çık diyor. 80 o zaman. Fazla da atmayalım 80’e razıyım.

-Dediler ki milli gelirin yüzde 1’ini tarımı desteklemeye ayıracağız, yarımı geçmediler. 30 milyar vereceklerdi, 12.7 milyar verdiler. Türkiye devleti çiftçisine borçludur. Bu köylü çocuğu bu borcu ilk fırsatta ödeyecektir. Söz veriyorum size.

“İneği almışsın Arjantin’den, samanı almışsın Bulgaristan’dan; ayran nasıl milli oluyor!”

-Meydanlarda diyor ki, ben milli bir adamım. Ayran da diyor milli bir içecektir. İneği almışsın Arjantin’den, samanı almışsın Bulgaristan’dan; ayran nasıl milli oluyor!

-Ey Hollanda diyor portakal bıçaklıyor, sonra gidiyor Petrol Ofisi’ni satıyor. Kime ey dediyse sonunda paralarımız gitti.

“Onlar çay toplayan yargı, onların cüppelerine çıtçıt yaptıracağım”

-Erdoğan’ı yargılayacak mısın diyorlar, benim öyle bir görevim yok. Ama şunu yapacağız, bağımsız bir yargı kuracağız. Şu anda mevcut yüksek yargıdakiler bu işi yapabilir mi, asla yapamazlar. Onlar çay toplayan yargı, onların cüppelerine çıtçıt yaptıracağım. Rahat açıp kapayacaklar.

“Marka patenti her sene aşağıladığı ODTÜ’lüler yapar. Senin buna kafan basmaz!”

-Benim insanım bir Alman’a göre daha mı az zeki, Fransız’a göre daha az mı çalışıyor? Peki neden daha az kazanıyor? Bir televizyondan Türkiye 10 Euro kazanıyor, 50 lira. Bir otomobilden 100 Euro kazanıyor, çerez parası. Peki nereye gidiyor bu para? Tasarıma, patente, markaya gidiyor. Açık açık konuşayım, sen BMW, Mercedes yapıyorsun; para sende kalmıyor. 100 marka arasında tek Türkiye markası yok. Bizim marka üretmemiz, patentimiz, teknolojimiz olması lazım. Bu markayı patenti kindar nesiller yapamaz, bunu özgüveni yüksek, eleştirel bakabilen zeki çocuklar yapar. Kimler yapar biliyor musunuz? Her sene aşağıladığı ODTÜ’lüler yapar. Senin buna kafan basmaz, ben onlara fizik anlattım. O çocuklar yapacak. 5 bin polisle ODTÜ’ye girdin, o zaman sana dedim ki 5 bin polis değil 500 puanla girilir.

-Soruyor diyor ki, sen bu paraları nereden bulacaksın. Türkiye’de Muharrem İnce’nin cumhurbaşkanlığında hiç fabrika açılmasa, üretim artmasa, her şey olduğu gibi kalsa, sadece geliri adaletli dağıtsam maaşlarınız iki katına çıkar.

“Bakanın adı Fakıbaba, milletin adı fakir baba”

-Önümüz bayram. Bayram deyince aklınıza baklava gelir. Baklavacılar fıstıklı yapamıyor, çünkü pahalı. Tarım Bakanı ithal ederim diyor. Fıstığın adı ne, Antep fıstığı. İnsan Antep fıstığını ithal edeceğim demeye utanır. Bakanın adı Fakıbaba, milletin adı fakir baba. Bize diyor ki, bayramda kursağında baklava değil, sırtında oklava olacak diyor. O zaman bizim hep birlikte bir şey yapmamız lazım. Ne yapacağız? Sandıkta görevimizi yapacağız.

-Türkiye’de her emekli olanın maaşı düşüyor. 840 liraya emekli maaşı var. En yüksekle arasındaki fark 9 kat. Finlandiya’da bu 2 kat. Büyük dengesizliklerden biri bu. 1990’lı yıllarda ücretlile milli gelirden yüzde 37 pay alıyorlardı, şimdi yüzde 17. Dolar 4.5 lira, Euro 5.5 lira, yüzde 12 enflasyon, 53 milyar dolar cari açık, gençlerin yüzde 20’si eksik. Yani kamyon duvara çarpmaya doğru gidiyor. 16 senedir yapamamış, şimdi manifesto hazırlamış. Ya senin geleceğe dair söz söylemeye hakkın yok ki. Muharrem İnce yarın gelecek bildirgesini, manifestosunu açıklayacak. Yarın 19 Mayıs, Gazi Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak bastığı gün. Böyle anlamlı bir günde İnce’nin gelecek bildirgesini Samsun’dan açıklayacağım. Samsun’da miting yapıp Sinop’a gideceğim, sonra Adana’ya geçeceğim.

-Herkesin güvenmesini istiyorum. Canınızı sıkmayın, moralinizi bozmayın, umutsuz olmayın. Umutlarınızı yeşertin.

68’den çıkarımlar- 2

68’e değinmek benim için yazıklanıp durduğum bir süreç. Sonuçta dünyayı yönetenlerin yine paçayı kurtardığı ama yinelemekten bıkıp usanmadığım, benim için dünyanın merkezine düşsel bir yolculuk sanki…

68’e yolculuğu geçen hafta kaldığımız yerden sürdürelim…

Hippi’lerin insancıl ve barışçıl bir yaşam biçimi vardı. Bu dönemin gençleri “make love, not war”(savaşma seviş) savsözünde kendini buldu. ‘68 dönemine müzik de damgasını vurmuştu. Rock ve folk olarak iki ana başlık altında toplanan, kökleri “insan hakları savaşımı”na dayanan protest müzik, siyasal içerikli bildirileri kitlelere ulaştırmada etkili bir rol oynamış ve bu günlere de ulaşan bir müzik kültürü yaratmıştı. Janis Joplin, Bob Dylan, Beatles, Rolling Stones, The Doors, Joan Baez, Peet Seager gibi müzisyenler özellikle şiddet ve ırkçılık karşıtlığı ile öne çıktı. Çeşitli şenlikler(festivaller) düzenlendi. 15 ağustos 1969’da yapılan Woodstock Şenliğine katılım şaşırtıcıydı. Bu; 2 gece 3 gün süren, 500.000 kişinin katıldığı sevgi ve dayanışmanın, paylaşımın, ırkçılık ve savaş karşıtlığının yaşandığı en büyük etkinliklerden biriydi. Unutulmaz anlarından biri de Jimi Hendrix’in ABD ulusal marşını gitarıyla savaş sesleri çıkararak çalması olmuştu.

1968 eylemleri kısa ve uzun erimli bir dizi gelişmelere yol açtı. Çevre bilincinin ortaya çıkmasına neden oldu. “Çekirdeksel(nükleer) karşıtlığı” ve “silahların artışına karşı silahsızlanma” gibi konularda toplumsal bilinç ve kültür yaratıldı… Seçenekli(alternatif) yaşam biçimleri geliştirildi. Ortak(Komün) evler kuruldu. Ayrımlı(farklı) olanların varlığı olurlanmaya başlandı.Cinsel özgürleşme, 68’in en önemli sonuçlarından biriydi. Okullarda dirimbilim(biyoloji) dersinde insan gövdebilimi(anatomisi) öğretilmeye başlandı. Daha önce pornografi, nü resimler, sanatta çıplaklık suç sayılırken, bunlar sergilenmeye başlandı. Eski kültür paramparça olmaya, bireyin özgürlüğünün önündeki en büyük engellerden biri olan cinsellik tabusu yıkılmaya başladı. Eşcinsellik, eşcinsel evlilik, seks işçiliği, bisexsüellerin ve lezbiyenlerin örgütlenme özgürlüğü gibi kazanımlar elde edildi. 68’in en büyük sonuçlarından biri kadın haklarında görüldü. Kadınlar evli olsun olmasın kürtaj olma, boşanma davası açma, kocalarının izni olmadan ehliyet alma ve yolculuk etme haklarını elde etti. Evlilik dışı cinsel yaşam özgürlüğü, seçme seçilme hakkı sağlandı. İnsanlar birlikte yaşamak için evlenme koşulunu, aile kurmayı istemediler. Geleneksel kadın rolü sayılan çocuk bakımı, mutfak işleri ve ev temizliği erkekler yanınca da yapılmaya başlandı. Eğitimde demokratik katılımcı yapı ve örgütlenme özgürlüğü gelişti. Savaşlara karşıtçılık(muhalefet) yükseldi. Üçüncü dünya ülkeleri ve ulusal bağımsızlık istemleriyle dayanışma yerleşti. Sırt çantası ile dış ülkelere gezi, çeşitli kültürler ve insanlarla tanışma eğilimi arttı. Giyim kuşamda tüketim yerine ikinci el ya da eskiler yeğ tutuldu. Askerlik yapmaya karşı duruş, sivil askerlik gibi açılımlar gerçekleşti.

68-den-cikarimlar-2-462869-1.

Toplumda köktenci görüşler geliştirmenin gücü, denilebilir ki bir yokluk sonucu, kendisi bir sınıf olmayan, zaman içinde sürekli olmayan bir tabakaya, öğrencilerin omuzuna düştü. Onlar demokrasinin anlamını genişletmek, doğrudan eylemle halkın gücünü arttırmak, yeni siyasi arayışlar-kuramlar geliştirmek, bireyi köktencileştirmek için savaşım verdiler. Ne var ki 68 devinimi(hareketi), son çözümlemesinde(tahlilde), toplumsal tabakaları eyleme geçiremedi, özellikle kurulu düzenin güçlü(iktidar) yapılarına tehdit yöneltebilecek işçi sınıfıyla bağ kuramadı…

Benim yetersiz özetlemelerim nereye kadar? Oysa çok değerli çalışmalar var; 1968 İsyancı Bir Öğrenci Kuşağı(Ronald Fraser/ Belge Yayınları, 1988) yanı sıra diğer bir kaçı: Küresel İsyan ‘68(Mete Kızık/ Günizi Yayıncılık, 2008), Bizim 68’liler(Şükran Soner/ Cumhuriyet Kitapları, 2009), 68 Kuşağı Gençlik Olaylarının Uluslararası Boyutu(Feryat Bulut, 2011), Türkiye ve Fransa’da 1968(Emine Öztürk/ Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi (2017), vd.

68 Kuşağı, yazmakla ve üzerinde düşünmekle bitmeyecek 50 yıllık bir destan…

Oyuncu Pervin Bağdat: Bu yumruğu sette bir kazada yemiştim…

Oyuncular Sendikası, 1 Mayıs’ta TRT’de yayınlanan “Bir Hadis Bir Film” dizisinin Konya’daki setinde meydana gelen ve bir çocuğun ağır yaralandığı kazaya ilişkin yaptığı açıklama sonrasında bugün de sosyal medya kampanyası başlattı.

Filhakika Yapım tarafından TRT için çekilen “Bir Hadis Bir Film” dizisinin setinde küçük bir çocuğun yanarak ağır yaralanması, set işçilerinin çalışma koşullarını tekrar gündeme getirdi. Oyuncular Sendikası tarafından yapılan açıklamada, Konya’daki sette güvenlik önlemi alınmadığını söyleyen sendika başkanı Demet Akbağ, “Can güvenliğimiz yok” diyerek isyan etmişti. Konuya ilişkin başlatılan sosyal medya kampanyasında ise çok sayıda paylaşım yapıldı.

Set işçileri #öncecangüvenliği etiketiyle başlattıkları kampanyayla set ortamlarında işçi güvenliğinin oluşturulmasını talep ediyor.

Oyuncu Pervin Bağdat #öncecangüvenliği etiketiyle yaptığı paylaşımda “Bakın bir sinema filmi çekimlerinde yaşanan kaZada yumruk yemiştim;malesef ne ambulans ne buz vardı sette..aaa buzluktan bezelye getirmişlerdi ama” ifadelerini kullandı.

Diğer paylaşımlardan ise bazıları şöyle:

Dünyanın ikinci dizi ihracatçısı olmakla övünebilmek için #öncecangüvenliğ[email protected]

— Janset Pacal (@PacalJanset) May 6, 2018

İzlediğiniz film, dizi ve reklam setlerinin çalışma bakanlığı tarafından TEHLİKELİ çalışma alanı sınıfına alındığını biliyor musunuz? #setlerdeölmekistemiyoruz#öncecangüvenliği

— Bülent ÖZER (@BlntOzr) May 6, 2018

Eğer üstte bulunan video neden setlerde #ÖnceCanGüvenliği istediğimizi anlatmaya yetmediyse bir de aşağıda bulunan videoyu izleyin!

Setler “tehlikeli” iş sınıfında yer almaktadır!

Gerekli önlemler alınmadığı takdirde iş cinayetlerine sebebiyet verilebilir! pic.twitter.com/4HWy6ZucTZ

— Müstehak (@GazeteMustehak) May 6, 2018

Çalışırken ölmek değil işçi olarak haklarımızla güvence içinde üretmek istiyoruz.#öncecangüvenliği#setlerdeölmekistemiyoruzpic.twitter.com/GDRGENvrII

— Oyuncular Sendikası (@oyuncusendika) May 6, 2018

***

Oyuncular Sendikası Başkanı Demet Akbağ, 4 Mayıs’ta yapılan basın açıklamasında bir çocuğun ağır yaralandığı kazanın nasıl meydana geldiğini şöyle anlatmıştı: “Olayın Konya TÜYAP Merkezi Platosu’nda yaşandığı, çekim için sete koyun getirildiği, koyunları getiren çobanın 10-12 yaşlarındaki oğlunu da yanında getirdiği bilgisine ulaşılmıştır. Çekim için kullanılan meşalelerin olduğu bölgede koyunların arasına giren çocuk, yaşanan hareketlilikten dolayı meşalelerin düşmesi sonucu yanmıştır. Sette ambulans ve itfaiye olmadığı, ateşin el yordamıyla söndürüldüğü belirlenmiştir. Ağır yaralanan M.Ç. isimli çocuğun tedavisine Ankara’daki bir hastanenin yanık yoğun bakım servisinde devam edilmektedir.”

Ozan Takış’ın yeni kısa filmi ‘Fotoğraf’ destek bekliyor

Yönetmen Ozan Takış’ın 2013 yılında pres makinesine sıkışarak hayatını kaybeden çocuk işçi Ahmet Yıldız’ın anısına çektiği kısa filmi ”Şekirê Pembû” ardından kapitalizm eleştirisi olarak ikinci filmi “Uyanış” ile Cannes Film Festivalinin Short Corner bölümünde katalogda yerini almıştı. 3. Kısa filmi “Fotoğraf” ile savaş ve mültecilik konusunu işlemeyi düşünen Yönetmen Ozan Takış fonlama hesabı açarak filmine destek bekliyor.

‘Mültecilerin sesini sinema ile duyurmak benim asli görevim’

Yönetmen Ozan Takış yeni kısa filmi için yaptığı açıklamada mültecilerin sorunlarına değinerek şunları söyledi:

Yönetmen Ozan Takış’ın 'Uyanış' filmi Cannes yolunda Yönetmen Ozan Takış’ın ‘Uyanış’ filmi Cannes yolunda

‘Savaşların bilançosu, genellikle can kaybının sayısıyla ifade edilir. Birinci Dünya Savaşı’nda yaklaşık 17 milyon asker ve sivil, İkinci Dünya Savaşı’nda ise -en kanlı savaş olarak bilinir- 60 ila 65 milyon arası asker ve sivil hayatını kaybetti. Hayatını kaybeden kişi sayısı, savaşın bilançosunu ifadede oldukça talep gören bir yöntem olsa da savaşın daha az dikkat çeken ama etkileri oldukça büyük olan başkaca bir sayısal sonucu daha bulunuyor. İstatistiklere göre son bir asırda 80 milyona yakın insan savaşlar yüzünden göçe zorlandı.

Dünya’da artan savaşlarla birlikte kitlesel göç hareketleri de artmaya başladı. Günümüzde özellikle Ortadoğu’da devam eden savaşlar, insanları göçe zorlamaya da devam ediyor. Göçe zorlanan insanlarda psikolojik travmaların görülmesi ve bu çoklu travmalarla birlikte gelinen ülkedeki yaşam koşulları, sığınma politikası ve insan haklarına verilen değer, mültecilerin kaderini belirlemede önemli unsurlar. Mültecilerin geldikleri ülkenin kültürüne yabancı olmaları, onların toplumdan da yabancılaşmasına sebep olmaktadır. Bu yabancılaşmanın da etkisiyle gelen mültecilerin kötü şartlarda barınmaları, oldukça düşük ücretlerle çalışmaları, sağlık sorunlarını giderememeleri ve ırkçılığa uğramaları kaçınılmaz.

Ülkesinden mülteci sıfatıyla göç etmek zorunda bırakılmış olan insanların başka bir ülkede hayatta kalmaları, hayatlarını refah içinde idame ettirebilmeleri bu konjonktürde oldukça zordur. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda toplam 100 milyona yakın insanın hayatını kaybettiği, bir asırda 80 milyon insanın göçe zorlandığı, çok yakınımızda Ortadoğu’da savaşların son hızla devam ettiği bir Dünya’da, savaşlarla göçe zorlanan mültecilerin sesini sinema ile duyurmak benim asli görevimdir.’

Ozan Takış kimdir?

Ozan Takış 26/11/1985 Kayseri doğumludur. Anadolu Ünv. Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri bölümü mezunu olduktan sonra Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü hocalarından Yrd. Doç. Dr. Hakan Erkılıç’dan senaryo yazılımı ve yönetmenlik dersleri aldı. Mersin Olba Fotoğrafçılık Derneği kursiyeri olan Ozan Takış ayriyeten fotoğraf üzerine çalışmalar yapmış ve birkaç yerel sergide fotoğrafları yayınlandı. Felsefe üzerine okumalar yapmış özellikle; K. Marx, F. Nietzsche ve S. Freud’dan etkilenmiştir. Sinema kurgusu üzerinde çalışmalara devam etmiş ve ilk kısa filmi Şekirê Pembû’ün ardından ikinci filmi kısa filmi Uyanış’ın kurgusunu yapmıştır. Fotoğrafçı, senarist, yönetmen ve kurgucu olarak hayatına devam ediyor.

Filmleri:

Şekirê Pembû – Kurmaca Kısa Film (Kasım / 2017)
Pakistan International Film Festival – Offical Selection
Radio City International Short Film Festival – Offical Selection
Auckland International Film Festival – Offical Selection
Uyanış – Kurmaca Kısa Film (Şubat /2018)
Festival de Cannes Short Film Corner – 2018 Offical Selection

Dolar/TL 4,16’yı gördü!

Dolar/TL kuru, Standart & Poors’un (S&P) Türkiye’nin notunu düşürdüğünü açıklamasının ardından yükselişini sürdürüyor.

Güne yükselişle başlayan kur, saat 14.40 itibarıyla 4,1645 seviyesinden işlem görüyor.

S&P’NİN KARARI NEYDİ?

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard & Poors (S&P), Türkiye’nin yabancı para cinsi kredi notunu, bozulan mali disiplin ve yüksek seyreden enflasyonu gerekçe göstererek bir basamak düşürdü.

Türkiye’nin kredi notu BB seviyesinden BB- seviyesine çekildi ve notun görünümü durağan olarak belirlendi.

S&P’den yapılan açıklamada, “Notun düşürülmesi, krediye bağımlı biçimde büyüyen ve aşırı ısınan Türkiye ekonomisinde sert iniş riskine işaret ediyor” dendi.

2017’de %7,4 büyüyen Türkiye ekonomisi için S&P’den “Özel sektörden sıkıntı sinyalleri gelmeye başlamış durumda. Ülkeden sermaye çıkışı ve TL’nin değer kaybetmeye devam etmesi bu trendi hızlandırabilir” dendi.

CARİ AÇIK VE BÜTÇE AÇIĞI VURGUSU

Ülkenin toplam borç yükünde kısa vadeli borçların ağırlığının artması da risk unsuru olarak yorumlandı.

Cari açık ve bütçe açığında görünümün kötüye gittiğini ifade eden S&P, Merkez Bankası’nın siyasi baskılarla mücadele ettiğini de ifade ederek enflasyon hedefinin 2012’den bu yana tutturulamadığına dikkat çekti.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre enflasyon yüzde 10 seviyesinin üzerinde kalmaya devam ediyor. Merkez Bankası’nın yılsonu için belirlediği hedef ise yüzde 5.

İndi bahar Ankara’nın sisli yamaçlarına: Ankaragücü’nün dönüşü

2011-2012 sezonunun sonunda 34 maçta sadece iki galibiyet alarak Samsunspor ve Manisaspor ile birlikte küme düştü Ankaragücü, kökleri 1910 senesine kadar uzanan başkentin sarı lacivertli takımı. Onca sene araya rağmen ebedi puan cetvelinde 6. sıradalar, 1959 senesinde başlayan resmi futbol ligimizde 48 sezon ülke futbolunun en üst liginde mücadele vermişler, gelecek sezon altı sene aradan sonra yeniden Süper Lig’de yer alacaklar. Maç günleri tribünleri boş kalan belediye takımlarından değiller, hiç olmadılar zaten.

Bu sezon 1. Lig’de 17 bin 967 taraftar ortalamasıyla Süper Lig takımlarını geride bıraktılar, yer aldıkları her lige renk getirdiler. Ülke futbolunun dibe vurduğu zamanlarda kökleri, mazisi, taraftarı, şehir takımı olmaları bile yeter hatırlanmalarına. Dönüşlerini kutlayalım uzaklardan da olsa…

Onlarla ilk tanışmam 60’lı senelere denk gelir, şimdi çok eskide kalmış siyah beyaz zamanlara… Futbolun televizyon ekranları karşısında değil statlarda izlendiği, yaz akşamları parlak yıldızların altına salkım saçak kurulmuş çakıl taşlı açık hava sinemalarında Ayhan Işık, Sadri Alışık, Vahi Öz filmlerinin oynadığı zamanlara… Yazın simitçiler, kışın bozacılar geçerdi çocuk seslerinin yankılandığı sokaklardan, hemen her çocuk gibi ben de sevdalanmıştım o güzel oyuna. Evde futbol, hele de Ankaragücü dedin mi akan sular dururdu, adam sevdalanmış bir kere, maç günleri bağlasan durmaz, Ankara takımlarının maçı olduğu günlerde mutlaka soluğu alırdı o eski statta…

Bilmeyenler için 70’li yılların başları sarı-lacivertlilerin altın yıllarıydı. Ankaragücü 1971–1972 sezonunda Türkiye Kupası’nı kazandı. O sezon Türkiye futbol tarihinde, ilk defa Ankara’dan bir kupa şampiyonu çıktı. 70’li senelerin ortaları asansör takımların izlerini taşıyan düşmeler ve çıkmalarla geçen zamanlar. 1975–1976 sezonunda düştüler, ertesi sezon döndüler, 1977–1978 sezonunda yeniden düştüler…

1981 senesinde, 2. Ligde oynadıkları zamanlarda dünya futbol tarihinde çok önemli bir başarıya imza attılar. Bir 2. Lig takımı ülke futbolunun en önemli ikinci kupasını kazandı ve dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in desteğiyle ödülü 1. Lig oldu. Kenan Evren yıllarını, onun kararını tartışacak değilim, ne haddime! Keşke 12 Eylül Cuntası futbola hiç bulaşmasaydı, işçi sınıfının takımı o günlerle anılmasaydı. Yine de görüşüm, o yılların günümüzün belediye takımlarıyla donatılmış futbolundan daha iyi zamanlar olduğu yönünde. Daha naif zamanlardı en azından; düşünsenize, Aziz Yıldırım’ın değil Süleyman Saba’nın başkan olduğu, ülke futboluna Demirören’in değil Orhan Şeref Apak’ın yön verdiği, futbolun belediye takımlarıyla değil, Vefa, Şekerspor, PTT, Altay ile anıldığı zamanlardan bahsediyorum…

Hani, “Biz büyüdük ve kirlendi dünya” der ya şair şiirinde, büyümekle mi alakalı bilemem ama değişti her şey zamanla. Televizyonların yatak odalarımıza kadar girdiği, futbolun her daim üç İstanbulluyla endekslendiği zamanlarda ruhunu yitirdi Angaralıların takımı. 90’lı yılların ortalarından sonra her gelen sezon bir öncekini aratır oldu. Zamanla boşaldı tribünler; eskiyi bilen Ankara sevdalıları küstüler takımlarına. Haris bir belediye başkanı ve onca sene koltuğuna yapışmış kalmış kır saçlı bir kulüp başkanının didişmesinde lime lime oldu o köklü çınar. Maddi sıkıntılar, transfer yasaklarıyla geçen karanlık zamanlarda tutanın elinde kaldı… Sonra… Sonra düştüler, kötü giden bir hikâyenin beklenen sonu nihayet gelmişti, yoksulluk içinde kara akıbeti bekleyen hasta misali eridi gitti Ankaragücü…

Alt liglerde geçen onca zamandan sonra geçtiğimiz sezon başladı dönüşleri. 3. Ligde oynadıkları zamanlarda, futbolun görünmez köşelerinde ülkenin kırlarında çıktıkları deplasmanlarda taraftar rekorlarını kırarak devam ettiler yarım kalmış hikâyelerine. Onca yokluğa, parasızlığa, transfer yasaklarına, onca unutulmuşluğa, vefasızlığa rağmen unutulmuş bir hikâyeyi yeniden yazdılar. “Buralar hep köy kasaba, sığmıyoruz biz statlara” tezahüratını çoğunuz duymamışsınızdır sanırım. O müthiş tezahürat anlatır bilmeyenlere dönüşün hikâyesini. 1933 senesinde aramızdan ayrılmış Yunanlı şair Konstantinos Kavafis o enfes şiirinde, “Bu şehir arkandan gelecektir” der, muhtemel onların hikâyesini en güzel anlatan dizeler…

Nicedir gitmiyordum maçlarına, biraz kırgınlık, biraz uzaklarda olmanın verdiği kısıtlama. Yine de bu bir matem ya da eskiyle hesaplaşma yazısı olmasın, gönülden kutlayalım dönüşlerini. Süper Lig’den birlikte düştükleri Manisaspor bir küme daha düşerken onlar Manisa deplasmanında galip gelerek çıkmayı başardılar. Umarım düşüş yıllarından, kötü geçen sezonlardan ders almış, kişilerin değil şehrin takımı olmaları gerektiğini, birlik içinde oldukları zaman ayakta kalabileceklerini, yönetebilmenin de taraftarlığın da yolunun karşılıksız sevdadan geçtiğini, gruplaşmanın felaket getirdiğini anlamışlardır. Bu vesileyle başarının mimarı hocaları İsmail Kartal’a da selam çakalım, yokluktan var ettiği takımında uzun seneler kalsın, Ankaragücü’nün Wenger’i olsun…

Velhasıl dönüşün kutlu olsun Ankara’nın köklü çınarı, eskiden olduğu gibi tüm Ankara’nın, şehrini tribünden sevmişlerin takımı olmayı başarırsın umarım. Çocukken ilk maçıma götüren, ilk formamı alan, bu güzel oyuna ve renklere sevdalanmama vesile olan kahramanım babama ve artık aramızda olmayanların ruhuna gitsin dönüşün…

Grameçli Arnavut Antonio Gramsci

Çok mu sessiz geçiştirildi acaba? Büyük Marksist teorisyen Antonio Grasmci’nin ölüm yıldönümüydü 27 Nisan. Gözlerimiz sosyalizmin bu büyük fedakârı için yazılmış araştırma, analiz, yazı aradı doğrusunu isterseniz. Topu topu kırk altı yıl yaşamış, bu kısacık ömrün 11 yılını hapishanelerde geçirmiş, 27 Nisan 1937’de ölmüş olan bu büyük teorisyen her zaman okunmayı, anılmayı hak ediyor oysa.

İtalya’nın Sardunya bölgesindendir ama aslı Arnavut’tur. Soyadı da oradan gelme zaten, Arnavutluk’ta küçük bir kasabanın adı olan Grameç’ten. Çocukken geçirdiği, ayrıntısı da hâlâ bilinmeyen bir kaza sonucu hafif kambur kalmış biriydi ama küçük bir memur olan babasının zimmetine para geçirdiği için hapse atılmasıyla erken yaşta çalışmak zorunda kalmasına engel olmadı bu durumu. Okulu bırakmasının nedeni de babasının yokluğunda aileye katkıda bulunmak için çalışmak zorunda olmasındandır.

Neden sonra yeniden okula dönüp bitirmiştir. Sosyalist düşüncelerle tanışması iş yaşamının zorluklarına tanık olduğu o proleterlik döneminde olmuştur sanılırsa bu yanılgı olur. Tam tersine, hep hayran olduğu sıkı mı sıkı bir sosyalist olan ağabeyi Gennaro Gramsci’ye ragmen solla, sosyalizmle ilgisi yoktur henüz o yıllarda. Bugün hâlâ İtalya’da bir sorun olarak var olan Kuzey İtalya’nın zenginliği meselesi o dönem de vardır, bu nedenle Kuzey İtalya’ya tüm zenginliği kendisinde topladığı için birçok insan gibi Gramsci de öfkelidir. Yani o dönemler adam akıllı bir Sardunya milliyetçisidir, büyük teorisyen.

Ama yaşam, fiziki olarak da zayıf, bu nedenle de içe kapanık olan genç adamın karşısına kendisi kadar parlak insanlar çıkarmıştır. Torino Üniversitesi sınavına girdiği arkadaşlarından biri, büyük sosyalist devrimci teorisyen Palmiro Togliatti’dir örneğin, ki sonradan dostlukları, yoldaşlıkları bozulacaktır. Torino’daki yaşamında karşılaştığı, muhteşem zekâsıyla da nedenlerini hemen kavradığı sınıfsal çelişkilerin Gramsci’yi sosyalizme itmemesi ne mümkün? 1913’te artık İtalya Sosyalist Partisi’nin bir üyesidir.

Bedeni güçsüz, parasızlık da hep var zaten, çok değil iki yıl sonra üniversiteden ayrılır. Ama o kadar bilgi edinmiştir ki, tarih de, felsefe de Gramsci için artık tüm yaşamında kendisine yetecek, başkalarını da etkileyecek muhteşem bir temel olmuştur. Bu iki alanın üzerine dilbilim çalışmalarını da ekleyin. Ortaya hâlâ hayranlık duyduğumuz, yazdıklarından hep yararlanacağımız muhteşem Gramsci çıkar.

Aşkı Rusya’da buldu
İtalya Komünist Partisi (İKP) 1921’de kurulduğunda başkan yardımcısı olmuştur. Partiyi temsilen ertesi yıl Rusya’a gider. Aşkı bulduğu ülkeye yani. Evlendiği kadın olan viyolonselist Giulia Schucth ile Rusya’da tanışır.

İtalya’da faşizm vardır. Bu koşullarda, 1924’te İKP’nin başkanıdır artık. İtalya’nın yeniden demokrasiye dönmesi için birleşik cephe çağrıları yapar. Parti içi sorunlar da vardır tabii, bunları eleştirdiği bir mektubu Komintern’e iletmesi amacıyla, İKP’nin Moskova temsilcisi olan Togliatti’ye yollar. Mektubu okuyup, içeriğine katılmadığı için Togliatti’nin Komintern’e iletmediği bir mektuptur bu. İki dostun arasını da açan bir mektup tabii.

Faşist Mussolini’ye yönelik bir saldırıyı bahane eden faşist İtalya hükümetinin 1926’da ilan ettiği olağanüstü hal uygulaması sonucu, o sırada milletvekili olan Gramsci de tutuklanır. Mussolini’nin, Gramsci’yi kastederek “yirmi yıl bu beynin işlemesini susturmalıyız” dediğini söylerler. Cümle doğrudur ama Mussolini’ye ait değildir. Tabii ki o da böyle bir niyete sahiptir kuşkusuz ancak bu ünlü cümle, Gramsci’yi yargılayan savcının uğursuz ağzından çıkmıştır. Tek kişilik hücrede hakkında verilen 20 yıl hapis cezasını çekmeye başlar. Zaten bozuk olan sağlığı iyice kötüleşir, üç cezaevi değiştirdikten sonra 1934’te şartlı tahliye edilir. Kısa süre sonra da Roma’da ölür. 46 yaşındayken.
Kısacık bir ömür. Hapisteyken 30’u aşkın defter dolmuştur. Neler yoktur ki bu defterlerde, tarih, felsefe neredeyse her şey. Marksistlerin, işçi sınıfının öncü rolüne vurgu yapmak için kullandığı “hegemonya” kavramına, kavramı sivil topluma dayandırmasıyla faklı bir bakış kazandırmıştır. Büyük bir katkıdır bu. Kapitalizmin sadece şiddetle değil, uzlaşma kültürüyle de egemenliğini koruduğunu söyleyen de Gramsci’dir.

Hapishane Defterleri
Çoğunu okuyabildiğim kitaplarını keşke iyi kavrayabilmiş olsam. Okuduklarım arasında Hapishane Defterleri adıyla yayımlanan kitabı da var. Batı’daki sivil toplum ile Doğu’daki sivil toplum arasındaki farkı bulursunuz bu kitapta. Marx’tan da söz edilir, Lenin’den de. Makyavel’i de okursunuz, Rosa Lüxemburg’u da. Ne zengin kitaptır.

27 Nisan’da hakkında, onu daha iyi anlayanlarca yazılmış yazılar okuyabilseydik ne iyi olurdu. Kırk altı yıllık sıkıntılı bir ömre bir saygı duruşu bizden de gitse fena olmazdı.

Sırtındaki kambur daha iyi bir dünya için yüklendiği her şeyin sembolü gibidir benim açımdan.