Prof. Dr. Süleyman İrvan: ‘Tanık haberciliği’ tehdit değil fırsat

ANIL KARACA

Dijital teknolojinin hızla gelişmesi ve medyanın dijitalleşmesi, gazeteciliği de şüphesiz etkiliyor. Akıllı telefonlar sayesinde günümüzde her yurttaş, etrafında olup biteni kaydederek sosyal medyada paylaşıp çevresini bilgilendirebiliyor. Günümüzde sokakta olup biten, saniyesi saniyesine sosyal medyada yer alıyor; anında binlerce insan tarafından paylaşılıyor.

Hâl böyle olunca, kamuoyu bazı durumlarda basın kuruluşlarından önce, ‘yurttaş gazeteciler’den haber alabiliyor. Peki nedir/kimdir yurttaş gazeteciliği/gazetecisi? Üsküdar Üniversitesi Yeni Medya Bölüm Başkanı ve Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süleyman İrvan ile tartıştık.

Yurttaş gazeteciliğini “Asıl mesleği gazetecilik olmayan yurttaşların dijital iletişim teknolojileri yardımıyla haber üretim sürecine katılmalarını anlatan bir kavram.” ifadeleriyle tanımlayan İrvan’a, “Artık elinde telefonu olan herkes gazeteci mi?” diye soruyoruz.

İrvan, haber üretim sürecine dahil olmanın bir yurttaşı gazeteci yapıp yapamayacağı sorusuna vurgu yapıyor. Geleneksel anlamda gazeteciliğin profesyonel bir meslek olduğunun ve eğitimin önkoşul olmasa bile gazeteciliğin mesele özgü kuralları ve etik ilkeleri olduğunun altını çiziyor.

Demokratik toplumlarda gazeteciliğin dördüncü güç olarak tanımlandığını ve yurttaşların bilgi edinme hakkını gerçekleştirmelerinde önemli bir işlevi yerine getirdiğini kaydeden İrvan, bu noktada yurttaş gazeteciliği kavramının belirsiz olduğuna ve kullanımının yanlış olduğunu düşündüğünü ifade ediyor:

“Yaygın kabule göre, gördüğü herhangi bir olayı kaydedip sosyal medyada yayan herkes yurttaş gazeteci olarak nitelendiriliyor ve elinde akıllı cep telefonu olan herkes potansiyel gazeteci olarak görülüyor. Oysa, yurttaşların ellerindeki akıllı telefonlarla yaptıkları şey, bir olaya tanıklık etmek ve bu tanıklığı sosyal medyada aktarmaktan ibaret.”

‘GAZETECİLİK BİR MESLEK, HABERCİLİK BİR PRATİK’
Bu gerekçeyle bahsedilenin aslında “tanık haberciliği” olduğunu belirten İrvan, “Tanık gazeteciliği bile demiyorum, çünkü gazetecilik bir meslek, ama habercilik bir pratik,” diyerek tezini şöyle örneklendiriyor:

“Satın aldığınız bir ürünü sosyal medyada övdünüz diyelim. Bu bir reklam mıdır? Evet reklamdır. Peki bu sizi reklamcı yapar mı? Hayır yapmaz. Reklamcılık bir meslektir, tıpkı gazetecilik gibi. Bence tanımları doğru yapmak lazım.”

Mesleki pratiğe vurgu yapan ve “tanık haberciliği” tanımını anlatan İrvan, öte yandan yurttaş gazetecilik diye bir türün de olduğunu ifade ediyor ve geleneksel medyanın ağır baskı koşulları altında olduğu, sindirildiği, güdümlü halde olduğu, ülkede olan biteni özgürce haberleştiremediği toplumlarda, asıl mesleği gazetecilik olmadığı halde sosyal medya üzerinden gelişmeleri aktaran yurttaş gazetecilerden söz edilebileceğini belirtiyor.

Konuyla ilgili sözlerine Arap Baharı’ndan, 2009’da İran’da yapılan şaibeli seçimlere yönelik gösterilerden ve Gezi Parkı direnişinden örnek vererek devam eden İrvan, bu eylemlerin dünyaya yayılmasında yurttaş gazetecilerin rolüne vurgu yapıyor:

“Geleneksel medyada çalışan gazeteciler protestolar için sokağa çıkan halkı haber yapmaktan çekiniyorlardı. Suriye’deki iç savaşta da yurttaş gazeteciler önemli rol oynadılar ve halen de oynamaya devam ediyorlar. Türkiye’de Gezi protestoları sırasında da geleneksel medyanın önemli bir kısmının protestoları görmezden gelmesi nedeniyle yurttaş gazeteciliğinin ivme kazandığına tanık olduk.”

“Elinde cep telefonu olan herkes potansiyel bir yurttaş gazeteci değildir, o şekilde tanımlanmamalıdır,” diyerek bu tür tanımların geleneksel gazeteciliği değersizleştirmeye hizmet ettiğini söyleyen İrvan, “Öte yandan, geleneksel medyanın suskun kaldığı, ağır sansüre uğradığı durumlarda, dönemlerde, ülkelerde yurttaş gazeteciliği değerli bir alternatif olarak karşımıza çıkmaktadır.” diyor.

prof-dr-suleyman-irvan-tanik-haberciligi-tehdit-degil-firsat-470769-1.

‘TANIK HABERCİLİĞİNİN YÜKSELİŞİ İNTERNETLE MÜMKÜN OLDU’
İrvan ile görüşmemizin devamında ‘yurttaş gazeteciliği’nin kökenini irdeliyoruz.

Tanık haberciliğinin ilk kez Kennedy suikastıyla ismini duyurduğunu belirten İrvan, olayı şöyle özetliyor:

“Abraham Zapruder isimli terzi, 22 Kasım 1963 tarihinde eşiyle birlikte Dallas’a gelen ABD Başkanı John F. Kennedy’yi elindeki amatör kamerayla çekerken birkaç el silah sesi duyuldu. Olayı baştan sona kaydeden Zapruder, böylece tarihe tanıklık etmiş oldu. Zaten yurttaş gazeteciliği tarihinde de Zapruder ilk yurttaş gazeteci olarak kabul edilir. Kuşkusuz Zapruder’in tamamen rastlantısal biçimde olay yerinde bulunduğunu ve gerçekleştirdiği haberciliğin tanıklıktan ibaret olduğunu söylemeye gerek yok. Yine benzer biçimde, 3 Mart 1991 tarihinde Los Angeles’ta Rodney King isimli siyah gence yönelik polis şiddetine kamerasıyla tanıklık eden George Holiday de tanık haberciliği yapmıştı.”

Tanık haberciliğinin asıl yükselişe geçmesinin internetle birlikte mümkün olduğunu söylüyor Süleyman İrvan ve kendi tanımladığı anlamda yurttaş gazeteciliğinin Arap Baharı, İran’daki gösteriler ve sokak hareketleriyle önem kazandığını vurguluyor. İrvan, yurttaş gazeteciliği girişimlerini şöyle özetliyor:

“2000 yılında Güney Kore’de kurulan OhMyNews isimli internet sitesi “Her yurttaş muhabirdir” sloganıyla yayın hayatına başladı, ancak haber doğrulamada yaşadığı sıkıntılardan dolayı 2010 yılında yurttaşlardan gelen haberleri yayımlamayı durdurma kararı aldı. Global Voices ve IndyMedia gibi başka yurttaş gazeteciliği siteleri de mevcut.”

Türkiye’de de yurttaş gazeteciliği iddiasıyla yayın hayatına başlayan haber siteleri olduğunu, fakat birçoğunun ya format değiştirdiğini ya da ömrünü doldurduğunu söyleyen İrvan, “Dokuz8Haber, Journo ve VivaHiba gibi siteler bu iddiayla yayına başladılar, ancak bugün içeriklerine bakıldığında, Dokuz8Haber ile Journo’nun geleneksel habercilik formatına döndüğü, ‘Medya sensin, paylaş’ sloganını kullanan VivaHiba’nın ise başarısız bir girişim olarak ömrünü doldurduğu görülüyor.” diyor.

‘MEDYA YÖNETİCİLERİ MUHABİR İSTİHDAMI YERİNE SOSYAL MEDYA TAKİBİNDE’
Yurttaş gazeteciler gerçeği önümüzde dururken, bunun basın kuruluşlarındaki yansımalarıyla devam ediyoruz Süleyman İrvan ile konuşmaya ve bir basın kuruluşu için yurttaş gazetecinin ne anlam ifade ettiğini soruyoruz kendisine.

Türkiye’de son yıllarda geleneksel medyayı yönetenlerde, “Nasılsa insanlar yaşadıkları, gördükleri her olayı sosyal medyada paylaşıyor, öyleyse biz niye muhabir istihdam edelim, merkezden sosyal medya hesaplarını takip edelim, oralardan haber çıkaralım” mantığının egemen hale geldiğini söylüyor İrvan ve bunun neden yanlış olduğunu şu ifadelerle anlatıyor:

“Çünkü gazetecilik kaliteli içerik üretimi yapmayı gerektiren bir meslek. Kaliteli içerik de muhabirin, sadece olay yerinde bulunmasını değil, taraflarla görüşmesini, olayın arka planını araştırmasını gerektiriyor. Masa başında, sosyal medya paylaşımlarını peş peşe koyarak haber üretmek, gazeteciliği hafife almak anlamına geliyor. Bir de elbette haber yapılacak görüntülerin, paylaşımların gerçek olup olmadığı sorusu var. Gazetecilik etiği, tanık haberciliğinin en başta ‘haber doğrulama’ süzgecinden geçirilmesini gerektiriyor. Bir yalan haber bir sitede haberleştirildikten dakikalar sonra onlarca farklı sitede kopyalanabiliyor. Sosyal medyada yalanların hızla yayıldığına ilişkin ciddi araştırmalar var. Aslında yalan haberler haber sitelerinde de hızla yayılıyor, bu da sonuçta gazeteciliğe duyulan güveni aşındırmaya devam ediyor.”

“TANIK HABERCİLİĞİ BİR TEHDİT DEĞİL, FIRSATTIR”
Bu tartışmanın ışığında, yurttaş gazeteciliğinin profesyonel gazeteciliğe bir tehdit olup olamayacağı sorusunu görüşmenin gündemine getiriyoruz.

Prof. Dr. İrvan, yurttaş gazeteciliğinin bir tehdit değil, fırsat olduğu kanısında.

Tanık haberciliğinin haber konusu bulmada profesyonel gazetecilere yol göstereceğini, önemli olayları kolayca takip edebilmesi, görüntülerle kanıt oluşturabilmesi için malzeme sunacağını belirten İrvan, tezinin gerekçesini şu örnekle sunuyor:

“2009 yılında Guardian gazetesi adına Londra’daki G20 protestolarını izleyen gazeteci Paul Lewis, evine giderken düşüp ölen İngiliz yurttaşı Ian Tomlinson’un nasıl öldüğünü araştırmaya başladı. Resmi açıklamaya göre Tomlinson kalp krizi geçirmişti. Paul Lewis diğer gazetelerin aksine resmi açıklamayla yetinmeyip twitter’da takipçilerine çağrı yaptı ve olay yerinde olan görgü tanıklarından varsa ellerindeki görüntüleri kendisiyle paylaşmalarını istedi. Olay yerinde kamerasıyla çekim yapan bir kişi Lewis’e çektiği görüntüleri gönderdi ve sonuçta Tomlinson’un polis tarafından itildiğini, yere düşerek kafasını çarptığını ve öldüğünü kanıtladı.”

İrvan, tanık haberciliğine, geleneksel gazeteciliğin alternatifi değil, destekleyicisi olarak görüldüğü takdirde daha doğru bir yerden bakılabileceğinin altını çiziyor.

Görüşmemizin sonunda, yurttaş gazeteciliğinin gelecek için yol haritasını tartışıyoruz İrvan ile. Yurttaş gazeteciliğinin, gazeteciliğin dijital dönüşümüyle eş zamanlı olarak nasıl bir role bürüneceğini ve bu pratiğin sosyal medya üzerinden geçilen fotoğraf ve bilgiden daha geniş bir perspektif bulup bulamayacağını soruyoruz kendisine.

‘GAZETECİLİĞE BASKILAR ARTARSA YURTTAŞ GAZETECİLİĞİ ÖN PLANA ÇIKAR’
İrvan, bu konuda belirleyicinin geleneksel medya düzeni olacağını söylüyor ve gazeteciliğin üzerindeki baskı ortamı faktörüne değinerek, sözlerini şöyle sonlandırıyor:

“Tanık haberciliğinin dijital medya ile daha fazla görünürlük kazandığına kuşku yok. Ancak gelecekte nasıl bir yöne doğru gideceğini belirleyecek olan teknoloji değil, geleneksel medya düzeni olacaktır bana göre. Eğer geleneksel gazetecilik üzerindeki baskılar artar ve gazetecilik yapmak imkânsız hale gelirse yurttaş gazeteciliği olarak tanımladığımız gazetecilik ön plana çıkacaktır. Medya özgürlüğü arttıkça da tanık haberciliği olarak tanımladığımız, fotoğraf, görüntü ve bilgi geçmekle sınırlı habercilik anlayışı yardımcı bir unsur olarak varlığını sürdürecektir.”

İngiltere, Almanya ve Fransa’dan ABD’ye İran mektubu

İngiltere, Almanya ve Fransa’nın ABD’ye resmi bir mektup yollayarak İran’a karşı uygulanacak yaptırımlarda Avrupalı şirketlere muafiyet uygulanmasını talep etti.

Bir süre önce ABD Başkanı Donald Trump, ülkesinin nükleer anlaşmadan çekildiğini duyurmuş ve İran’la ticaret yapan şirketlere ABD tarafından yaptırım uygulanmasının önünü açmıştı.

ABD Hazine Bakanı Steve Mnuchin ve ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’ya gönderildiği belirtilen mektupta, İran’ın uluslararası para transferi yapılmasına olanak tanıyan SWIFT sisteminden çıkarılmaması da istendi.

Avrupa’nın ‘ahlaksız teklifi’

Barack Obama’nın İran ile yaptığı nükleer anlaşmayı iptal ettikten sonra Donald Trump’ın kararına direnen AB ülkelerinin bu kadar kısa sürede havlu atacaklarını beklemiyordum doğrusu. AB ile birlikte eski AB üyesi İngiltere’nin yanı sıra Fransa ve Almanya’nın ABD’ye yolladıkları bir mektupla İran’a uygulanan yaptırımlardan kendilerinin muaf tutulmaalarını istemeleri, kelimenin tam anlamıyla ikiyüzlülük.

İran’la ticari ilişkilerin AB ile İngiltere, Fransa ve Almanya tarafından sürdürülecek olmasının İran’a da yararlı olacağı elbette doğru. Ama AB ile bu üç ülkenin haksız olduklarını daha önce kabul ettikleri bir uygulamaya boyun eğerek, şimdi kendileri için ayrıcalık istemelerinin ahlaki bir tarafı yok. AB, ABD’ye bu konuda direnebilirdi.

AB, ABD’ye Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun yapılan anlaşma gereği yükümlükülerini yerine getirdiğini tam on bir kez açıkladıklarını da anımsatıyor mektupta. Yani Trump’a “anlaşmayı bozman için hiç bir gerekçen yoktu” demek istiyorlar. Daha anlaşma iptalinin üzerinden çok da uzun zaman geçmeden şimdi yaptırımları kabul etme noktasına gelmiş oldular.

Gerçekten çok trajik bir gelişme bu. Bulgaristan’ın başkenti Sofya’da geçen ay toplanan AB Zirvesi’nde, ABD vazgeçse bile İran’la anlaşmayı sürdürecekleri konusunda görüş birliğine varılmıştı. AB Başkanı Donald Tusk, ABD’den İran’a uyguladığı yaptırımlardan vazgeçmesini de istemişti.

Yazılan mektupta “müttefikler olarak ABD’nin çıkarlarımıza zarar vermekten kaçınacağını umuyoruz” deniyor, aynı zamanda İran’la yapılan (Trump’ın bozduğu) anlaşmanın nükleer bir İran’ı engellemenin en iyi yolu olduğu da vurgulanıyor. Mektupta doğru olan en çarpıcı ifade ise bence, “yapılan anlaşmanın İran’ın ekonomik fayda sağlamasıyla hayatta kalabileceği” ifadesi. AB buna inanıyorsa tümüyle yaptırımlar konusunda ABD’ye, İran’la ticari ilişkisi olan tüm ülkeleri de arkasına alarak karşı çıkmalıydı. Ne var ki AB ülkeleri, ABD’nin kendilerini İran’la ticaret yapmama konusunda üstü kapalı tehdit eden ABD’ye boyun eğmekle kalmayıp ayrıcalık talep edebildiler.

Ayrıcalık istenen alanlar özellikle otomobil, enerji, sivil havacılık gibi önemli sektörler. Bu konuda İran’la ticari ilişkileri sürdürmek istiyor AB ve söz konusu üç ülke. Fransızların ünlü otomobil üretici firmaları Peugeot ve Citroen, İran’la ortak üretimden vazgeçmişlerdi. Yine Fransız Total ile Engie SA, İran’daki faaliyetlerine son vermişlerdi.

ABD’nin istenen ayrıcalığı talep sahiplerine tanıyacağını sanmam. Eğer tanırsa, İran’ın, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu komşuları hiçbir ticari ilişki kuramayacakken, AB ülkelerinin böyle bir derdi olmayacak demektir bu. Yani AB, “biz işimizi sürdürelim ama diğer ülkeler uygulanan yaptırım gereği İran’la ticari ilişki kurmasınlar” diyor.

İran’la ticaret yapmak, başta komşuları olmak üzere. Her ülkenin hakkı. ABD’nin sadece kendisinin inandığı gerekçelerle bir ülkeyi cezalandırmasına başka ülkeleri de ortak etme hakkı elbette yok. AB, İran’a uygulanan yaptırımlara, kendilerine yasak yoksa “evet” demek durumuna gelmiştir. İran da AB’nin bu isteğine itiraz etmeyecektir aslında. Olan İran’la ticaret yapan ülkelere olacak.

Gerçekten ahlaksız bir teklif bu.

Dış politikadaki başarısız tablo: Fetihçi, saldırgan bir dış politika

MUSTAFA K. ERDEMOL [email protected]

16 yıllık AKP iktidarının dış politikası, Batılı ülkelerin de çıkarlarına uyumlu olduğu 2003 -2010 yılları arasında, Ortadoğu’da, Balkanlar’da denge sağlayan, hatta krizlerin çözümü için model kabul edilen bir politika olarak değerlendiriliyordu.

Ancak 2011’de patlak veren “Arap Baharı” süreci, Türk dış politikasında kırılmaya yol açtı. Bu, süreç öncesi Batı’nın çıkarlarına uygun olan politikadan vazgeçildiği anlamına gelmiyor tabii ki. Türkiye, Arap Baharı’nın yarattığı havaya erken kapılarak başta Suriye olmak üzere komşularına yönelik saldırgan politikalar uygulamaya başladı. Kırılma dediğim bu.

Özellikle Erdoğan’ın ünlü Davos çıkışı, Ortadoğu’da Türkiye’yi öne çıkaran bir etki de yapmıştı. Bu çıkış Türkiye’nin proaktif yani “gelişmelerde ön alan” bir politika izleyeceğinin de işareti olmuştu. Arap Baharı’nın başlaması AKP‘nin fetihçi, yayılmacı politikalarının bölgede öne çıkarılması için bir fırsattı da. Bu fırsat “Bahar”ın etkisi altındaki ülkelerde başta Mısır ile Suriye olmak üzere gelişen “muhalif” hareketlere destek verilmesine yol açtı. Özellikle Dışişleri Bakanlığı döneminde bölgeyi Osmanlı’nın bakiyesi olarak gören Ahmet Davutoğlu, Türk dış politikasını bölge gerçekleri ile bölgedeki diğer aktörlerin etkisini hesaba katmayan bu hayalci temele oturtmuştu.

Ancak Arap Baharı sürecinde özellikle Suriye’nin destanlaşan direnişi, krizin başından beri İran ile Rusya’nın Suriye’ye güçlü desteği, süreci yaratanlarda da kırılmalara yol açtı. Bu sürecin Mısır’da işbaşına getirdiği İslamcı Muhammed Mursi yönetiminin kontrolden çıkması “Arap Baharı”na verilen Batı desteğinin azalmasını da beraberinde getirdi. Bu, Türkiye’yi de zor duruma bırakan bir dönemi başlatmış oldu. 2013’te Mursi’yi deviren General Abdülfettah el Sisi ile ilişkilerin bozulması Türkiye’ye çok şey kaybettirdi.

2002-2007 arasında AKP iktidarının dış politikası, uluslararası gelişmeler tarafından şekillendi. Irak Krizi bunlardan en önemlisiydi. Bu krizle bağlı olarak ABD ile Türkiye arasında ciddi bir gerginlik de yaşandı. AKP iktidarının zaman zaman özellikle ABD’nin kimi isteklerine karşı çıktığının sanıldığı dönemlerden biri de bu Irak Krizi dönemidir. 1 Mart 2003 Tezkeresi’nin reddi önemli bir durumdu. Ancak burada kamuoyunda yaygın bir yanlış kanı var. AKP iktidarı tezkereyi reddetmiş değildi. Oylamaya 533 milletvekili katılmış, 250 ret, 264 kabul, 19 çekimser oyu kullanılmıştı. Ancak, Anayasa’nın 96. maddesinde öngörülen 267 salt çoğunluğa ulaşılamadı. Bu durumda, tezkere kabul edilmemiş sayıldı. Kabul oyları çoktu, hemen hepsi de AKP milletvekillerine aitti. Ret oyu verenler ise CHP milletvekilleriydi. Erdoğan, ABD’nin işine yarayacak tezkerenin geçmesi için çok çaba göstermişti.

Kıbrıs’ta şovenizm…
AB’ye, özellikle iktidarının ilk yıllarında, “ne olursa olsun” girmeye kararlı AKP hükümeti, bu konuda da, özellikle Kuzey Kıbrıs’ın Türk sakinlerinin zararına tutumlar almaktan çekinmedi. Ada’daki iki halkın bir arada yaşamasını daha da zorlaştıran Rum şovenizminin diplomatik olarak güçlenmesine yol açtı, Türk tarafının taksimci milliyetçi kesimlerinin de Türkiye’ye bağlanma arzularını derinleştirdi. Her iki tarafın milliyetçilerinin işine gelecek kozlar türetti.

Stratejik Derinlik adlı kitabında “Kıbrıs adası ihlal edilemez” diyen Davutoğlu, Kıbrıs’ta bir çözüm için hazırlanan Annan Planı’na Kuzey Kıbrıs Türkleri’nin “evet” demesi için çabaladı. Türkler barış konusundaki isteklerini plana “evet” diyerek gösterdiler. Ama Rum tarafından “hayır” sonucu çıktı. Ada bir kez daha “bölünmüş” oldu. Bu duruma rağmen, AB kendi kurallarını da çiğneyerek Kıbrıs Cumhuriyeti’ni, adadaki bölünmüşlüğe aldırmadan AB’ye kabul etti. Bundan Kıbrıslı Türkler de yararlanacaklardı elbette ama önce Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlığını kabul etmeleri gerekecekti bunun için. Doğal olarak zaten ortak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin vatandaşı durumundaydı Türkler ancak bu pratikte bir anlam ifade etmedi Türklerin çoğunluğu için. Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında sadece Rumlar AB’ye alınmış oldu. Bunun en vahim sonucu Rum tarafının mevcut statükonun iki halkın yararına düzeltilmesi konusunda çaba göstermekten vazgeçmesiydi. Çünkü AB üyeliği, kendilerini güçlü hissetmelerine yol açmıştı. Dolayısıyla Kıbrıs Türkleri için gerekli olan şartları kabul etmek zorunda kalmama avantajına kavuşmuşlardı.

Kıbrıs Cumhuriyeti AB üyesi olunca, Türkiye, yıllarca tanımadığı Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ticari gemilerine limanlarını açmak zorunda kaldı. Ada’daki bölünmüşlüğü ortadan kaldıracak bir fırsat elden kaçmış oldu. Ciddi güvenlik kaygıları taşıyan Kıbrıslı Türkler, bu kaygıları giderilmeden ortada bırakılmış oldular.

Türkiye ile Rusya arasında zaman zaman baş gösteren yakınlaşmanın Türkiye hükümetlerinin batıya karşı alternatif arama çabasıyla da bir ilgisi var. Çünkü ne zaman Türkiye Batı ya da ABD ile gerginlik yaşasa bu tür çabalar içine giriyor.

Bugün Rusya ile Türkiye arasında, yakın zamanda sanki hiç ciddi krizler yaşanmamış gibi (her an bozulabilecek kırılganlıkta) bir “dostluk” rüzgârı esiyor. Türkiye ABD’de Donald Trump’ın seçilmesi henüz kesin değilken, Rusya’yla ilişkileri yeniden sıcaklaştırdı. Nedeni Erdoğan ile yönetiminin “yakın yol arkadaşı” Cemaatle düştüğü kavganın bir sonucu olarak yapılan darbe girişiminde Batı’nın parmağı olduğunu düşünmesi, darbe girişiminin atlatılması sonrası desteğini hemen vermediği için Obama başkanlığındaki ABD‘ye güvenini yitirmesi.

Irak yönetimi, Türkiye’yi Başika’daki askeri varlığı nedeniyle “işgalci” güç olarak değerlendiriyordu. Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye’nin Başika’da Irak’ın toprak bütünlüğü için bulunduğunu, oradan çıkılmasının söz konusu olmadığını birçok kez açıklamasına rağmen Irak Başbakanı Haydar el İbadi, Irak tarafının talebi olan Başika’daki Türk askerinin bölgeden çekilmesi konusunda Türkiye ile anlaşmaya varıldığını söyledi. Anlaşmanın ayrıntılarının ne olduğu halen bilinmiyor.

Eşbaşkanlıktan kan davasına
Recep Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetinin son dönemde ABD ile yaşadığı“ kriz” Erdoğan’ın “eşbaşkan” olduğu BOP içindeki en büyük yol ayrımlarından biri haline geldi. ABD’nin 1997’de projelendirdiği, bölgede “Ilımlı İslami” rejimleri oluşturmayı amaçladığı BOP’ta Türkiye’ye de “görev” verilmişti. Erdoğan, birçok kez BOP’un bir alt birimi olan Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin (GOP) eşbaşkanı olduğunu açıklamıştı.

Kısaca BOP dediğimiz projenin tam adı “Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Müşterek Bir Gelecek ve İlerleme İçin Ortaklık İnisiyatifi.” Malum, bir ABD projesi bu. Uygulanması için çaba gösterilen Ortadoğu da dünyanın en önemli bölgesi. Dinler bu coğrafyada ortaya çıktı, petrol başta olmak üzere zengin doğal kaynakların vatanı burası, neredeyse her yöne giden yolların kavşak noktası durumunda aynı zamanda. Öyle doğalgaz rezervlerine sahip ki dünyadaki rezervlerin yüzde 40’ı burada. Çıkarılacak olan günlük petrol varilinin değerinin 2020’de 119 milyonu bulacağı söyleniyor.

Türkiye’yi ise doğrudan ilgilendiren bir proje BOP. Ne de olsa eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. 2004’te bir ABD ziyareti dönüşü açıklama yaparken BOP üzerinde ABD ile “mutabık” kaldıklarını söylemiş, Türkiye’nin BOP mimarlarınca hem Müslüman hem de demokrasiyle yönetilen bir ülke olarak tanımlandığını belirtmişti. Bir cümlesi vardı ki pek bir açıktı: “Türkiye üzerinden atılacak adımlar olumlu neticeler getirecek.”

Erdoğan, Suriye için eşbaşkanlığının gereğini fazlasıyla yaptı. Sınırları açarak adı geçen ülkeye dünyanın tüm cihatçılarını doldurdu. BOP’un adı, hedefleri ve amaçları da genişletilerek 2004 yılında Türkiye’de düzenlenen NATO Zirvesi öncesinde Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi’ne (GOKAP) dönüştürüldü.

ABD, GOKAP’ı Körfez Harekâtı ile hayata geçirip, 2001’de Afganistan’ı, 2003’te Irak’ı işgal etti. “Arap Baharı” adı verilen süreçle de Libya, Suriye, Yemen istikrarsızlığa itildi. Bu ülkelerde devlet otoritesi sıfırlandı, üçünün de toprak bütünlüğü tehlikeye girdi. İşte Erdoğan’ın 7 Haziran 2005 tarihinde Fethullah Gülen’in gazetesi Zaman’a verdiği söyleşide “Biliyorsunuz GOP, bir alt biriminin eşbaşkanlığını üstlendiğimiz bu proje. Olay sadece Ortadoğu’yu kapsamıyor… Bu konuda yapacağımız çalışmalara komşu ülkelerden başladık. Suriye, Lübnan, Fas, Tunus gibi ülkelere geziler düzenliyoruz. Yakında Cezayir’e gideceğiz, Ürdün’e gideceğiz” sözleriyle anlattığı proje budur.

Erdoğan duası
GOKAP aracılığıyla işgal edilen, 1 milyondan fazla Iraklının ölümüne yol açan, 3 milyonunu göçmen durumuna düşüren Irak İşgali sonrası adı geçen ülkede operasyonlarına devam eden ABD askerleri için Erdoğan’ın 31 Mart 2003’te, Wall Street Journal gazetesinde yayımlanan “makalesinde” ABD’li askerler için kaleme aldığı şu cümleler dikkat çekiyordu: “Cesur, genç erkek ve kadınların, en az kayıpla eve dönmeleri için; size, umutla dua ediyorum!”

***

Erdoğan destekliyordu!

dis-politikadaki-basarisiz-tablo-fetihci-saldirgan-bir-dis-politika-472144-1.

Özellikle, Beşir Atalay, Mehmet Aydın, Ertuğrul Yalçınbayır, Bülent Arınç, Zeki Ergezen, Azmi Ateş ve Kemalettin Göktaş gibi önemli isimler tezkereye karşıydı ve parti içinde açıkça bunun kulisini yapıyordu. Recep Tayyip Erdoğan ise, tezkerenin mutlaka Meclis’ten geçmesi gerektiğini vurguluyordu. Cüneyt Zapsu, Ömer Çelik ve Egemen Bağış tezkerenin kabulü için çırpınıyorlardı. Özellikle Zapsu, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ile telefonda sürekli temas halindeydi.

Tezkerenin reddi Türkiye’nin hem ABD’yle hem Irak Kürtleriyle ilişkilerini belirleyen bir etki yaptı. ABD tezkerenin kabul edilmemesinden sonra Türkiye dışı alternatif arayışına girdi. Bunlardan biri Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) ile geliştirdiği ilişkilerdi. Suriye krizinin son dönemlerinde, bölgede IŞİD’e karşı mücadelede Türkiye’nin tüm itirazlarına rağmen içinde Kürt güçlerinin büyük oranda yer aldığı Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile de ilişkilerini hep iyi tuttu.

İngiltere, Fransa ve Almanya’dan ABD’ye mektup: ‘İran’a yaptırımlardan bizi muaf tut’ dediler

İngiltere, Fransa ve Almanya’nın ABD’ye yolladıkları mektupta İran’a karşı uygulanacak yaptırımlardan Avrupalı şirketlerin muaf tutulmasını istedikleri belirtildi.

Bir süre önce ABD Başkanı Donald Trump, ülkesinin nükleer anlaşmadan çekildiğini duyurmuş ve İran’la ticaret yapan şirketlere ABD tarafından yaptırım uygulanmasının önünü açmıştı. ABD Hazine Bakanı Steve Mnuchin ve ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’ya gönderildiği belirtilen mektupta, İran’ın uluslararası para transferi yapılmasına olanak tanıyan SWIFT sisteminden çıkarılmaması da istendi.

Avrupa harekete geçiyor
Bu arada Avrupa Komisyonu, ABD’nin Avrupa çelik ve alüminyum ürünlerine getirdiği gümrük vergilerine misilleme olmak üzere, Avrupa Birliği’nin de temmuzdan itibaren belirli Amerikan mallarına ek vergi uygulamaya hazır olduğunu açıkladı.

AB üyeleri, Washington’un attığı adımın yasal olmadığı görüşünde olan Komisyon’un, karşılık olarak 2.8 milyar avro (3.3 milyar dolar) değerinde Amerikan ihraç malına yeni vergi getirmesine toplu destek veriyorlar.

Komisyon üyesi Maros Sefcovic dün yaptığı basın toplantısında, “Komisyon gerekli prosedürü üye ülkeler ile eşgüdüm içinde haziran sonundan önce tamamlamayı ve böylece yeni vergilerin Temmuz’da uygulamaya girmesini öngörüyor” dedi.

Fransa’dan İran’a ‘kırmızı çizgi’ uyarısı
Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, ABD’nin İran ile imzalanan nükleer anlaşmadan çekilmesi sonrası uranyum zenginleştirme planlarını açıklayan Tahran’a, “kırmızı çizgiyi aşmak üzere” olduğu uyarısında bulundu.

Europe 1 radyosuna konuşan Le Drian, “Kırmızı çizgiye yaklaşmak her zaman tehlikelidir” diyerek, ABD Başkanı Donald Trump’ın nükleer anlaşmadan çekilmesi sonrası anlaşmayı kurtarma planlarının değişmediğini vurguladı.

Le Drian’ın değerlendirmeleri, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile önceki gün görüşen İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun nükleer anlaşmaya dair açıklamalarının ardından geldi.

ABD, Batı ve Araplara çağrı: İran’a karşı askeri koalisyon kuralım

ABD’nin İran’la nükleer anlaşmadan çekilmesinde önemli rol oynayan İsrail, Tahran’ın anlaşmanın çökmesi halinde uranyum zenginleştirme hazırlığına karşı da ABD, Batılı ülkeler ve Araplarla birlikte uluslararası askeri müdahale tehdidinde bulundu.

İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu İran’la yapılan anlaşmaya bağlılık bildiren Almanya, Fransa ve İngiltere’yi turlarken İstihbarat Bakanı Yisrael Katz ‘askeri düzeyde’ uranyum zenginleştirmeye yeniden başlaması halinde İran’a karşı ABD ve Araplarla askeri koalisyon kurulması çağrısında bulundu.

Katz ‘’İranlılar derhal teslim olmaz ve uluslararası denetim bulunmaksızın uranyum zenginleştirmeye geri dönmeye çalışırsa ABD Başkanı ile tüm Batı koalisyonu net tavır koymalı. Araplarla İsrailliler de kesinliklen onların yanında olacaktır’’ dedi. İsrail İstihbarat Bakanı, ‘’İranlılar, uranyum zenginleştirmeye geri dönerse onlara karşı askeri koalisyon oluşturulacağı mesajı verilmelidir’’ vurgusu yaptı.

Savunma Bakanı Avigdor Liberman’dan ‘’Hamaney’in açıklaması, İran liderliğinde histeri ve toplu panik işareti’’ yorumu geldi. Öncesinde Netanyahu ‘’İki gün önce Hamaney İsrail’i yok etme niyetini dile getirdi. Dün de bunu nasıl yapmak istediğini açıkladı: Sınırsız uranyum zenginleştirmeyle nükleer cephanelik yaratarak’’ çıkışını yapmıştı.

4 Haziran’da ‘’İran Atom Enerjisi Kurumu uranyum zenginleştirme için 190 bin santrifüj üretmenin zemini oluşturmaya hazırlanmalıdır, ama şimdilik nükleer anlaşma kapsamında kalarak’’ açıklamasını yapan Ayetullah Ali Hamaney, İran Atom Enerjisi Kurumu’nun (İAEK) hazırlıklara başlandığını Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’na (UAEK) ileteceğini duyurdu.

İran UAEK’ye bildirdi
Öte yandan Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (UAEK) Viyana’daki toplantısı sırasında, İran Temsilcisi Rıza Necefi, anlaşmanın çökmesi senaryosu dahilinde nükleer faaliyetlere yeniden başlamaya yönelik hazırlık çalışmaları içinde olduklarını, İran’ın nükleer faaliyetlerine hiçbir sınırlama olmaksızın yeniden başlayabileceğini duyurdu. Necefi, uranyum zenginleştirme kapasitesini artırmak için yeni santrifüj üretimi ve İsfahan’daki uranyum dönüştürme tesisinde UF6 üretimi faaliyetlerini yeniden başlatma planlarını UAEK’ye bildirdiklerini belirtti. UAEK da Tahran’ın 4 Haziran tarihli mektubunda UF6 (Uranyum Heksaflorid) üretimini yeniden başlatmaya yönelik takvim hazırlığının bildirildiğini teyit etti.

Merkel: Türkiye ile mülteci mutabakatının dışında anlaşma yok

Almanya Başbakanı Angela Merkel, Alman meclisindeki yeni uygulamaya göre, Çarşamba günü ilk kez koalisyon ve muhafelet partilerinin güncel konulara ilişkin sorularına yanıt verdi.

DW Türkçe’nin aktardığına göre Başbakan Merkel’e yönelik sorularda Türkiye de gündeme geldi. Aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisinden milletvekili Beatrix von Storch, Merkel’e 7 Mart 2016 tarihinde Türkiye’nin Brüksel’deki Avrupa Birliği Daimi Temsilciliği’nde dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu ve Hollanda Başbakanı Mark Rutte ile bir araya gelip gelmediğini sordu. AfD’li milletvekili von Storch, Merkel’in bu görüşmede Türkiye’den her yıl 150 bin ile 200 bin arasında mültecinin Avrupa’ya getirilerek, yerleştirilmesi yönünde yazılı olmayan bir anlaşma yapıp yapmadığı sorusunu yöneltti.

Merkel ise Türkiye ile mültecilere ilişkin görüşmelerin yapıldığını ve sonunda bir mutabakata varıldığını hatırlattı. Merkel, bu anlaşmaya göre, “Ege Denizi üzerinden kaçak yollardan Avrupa’ya gelmek isteyen her Suriyeli mültecinin” Türkiye’ye geri gönderilmesi karşılığında Türkiye’den belirli bir kontenjan dahilinde ve yasal yollardan gelecek Suriyelileri kabul etmeye hazır olduklarını ifade etti. “Bu konuda yapılan başka bir anlaşma olmadığını” vurgulayan Merkel, Türkiye ile yapılan anlaşmanın da içeriğinin bilindiğini dile getirdi. Merkel, von Strock’un sözünü ettiği buluşmada da bu anlaşmanın görüşüldüğünü ifade etti.

MÜLTECİLERE YÖNELİK POLİTİKASINI SAVUNDU

Başbakan Merkel’e mültecilere yönelik izlediği politikaya ilişkin sorular da soruldu. Merkel, 2015-2016 yıllarında izlediği mülteci siyasetini de savundu. Almanya’nın “çok sorumlu” bir tutum izlediğini vurgulayan Merkel, aldığı siyasi kararların da doğru olduğunun altını çizdi. O dönemde “istisnai bir durum” yaşandığını kaydeden Merkel, o dönemden beri göç ve mülteci siyasetinde bir dizi değişlik yapıldığını ve yeni düzenlemeler üzerinde çalışıldığını söyledi.

Merkel’e yöneltilen sorular arasında Göç ve Mülteciler Dairesi’ndeki (BAMF) sorunlar ve usulsüzlükler de önemli bir yer tuttu. Merkel, BAMF’deki ağır sorunları dikkate almadığı yönündeki iddiaları reddetti.

G-7 ZİRVESİ

Başbakan Merkel, milletvekillerinin sorularını yanıtlamadan önce hafta sonu Kanada’nın Charlevoix kentinde yapılacak G-7 zirvesine ilişkin bilgi verdi. Merkel, G-7 üyesi ülkelerin devlet ve hükümet başkanlarının katılacağı zirvenin sonunda ortak bir sonuç bildirisi yayınlanıp yayınlanamayacağı sorusunun yanıtını açık bıraktı. ABD’nin Avrupa Birliği’den (AB) ithal edilen çelik ve alüminyum ürünlerine uyguladığı ek gümrük vergisi, İran’la anlaşmadan çekilmesi ve iklim politikasındaki görüş ayrılıkları nedeniyle zorluklar yaşandığına işaret eden Merkel, “Bunlar çok taraflı anlaşmalara ilişkin ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor” dedi.

Merkel, Rusya’nın G-8 üyeliğinin askıya alınmış olmasına ilişkin bir soruya yanıtından da, Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmiş olması nedeniyle G-8 üyeliğinden çıkartılmış olmasını savundu.

Seçim beyannamelerinde dış politika vaatleri… AKP: Maceraya devam Muhalefet: Tamir edeceğiz

İBRAHİM VARLI [email protected] @ibrhmvarli

Siyasi partilerin izleyecekleri politikaları ve vaatleri içeren seçim beyannameleri ardı ardına açıklandı. AKP, CHP, HDP ve İyi Parti’nin seçim beyannamelerine yansıyan dış politika hedeflerinde ABD, NATO, AB, İran, Irak ile ilişkilerle, Suriye sorunun çözümüne yönelik hedefler öncelikli başlıklar olarak anlatıldı. On altı yıllık iktidarı döneminde uyguladığı dış politikayla ülkeyi maceradan maceraya sürükleyerek, savaş ce çatışma iklimine sokan AKP, iflas eden politikalarına rağmen proaktif dış politikaya devam kararı alırken, CHP’nin dış politika hedefleri “İstikrar ve İtibar” başlığıyla somutlaştırıldı.

AKP: İflas eden dış politikada ısrar
360 sayfalık seçim beyannamesinde dış politikayla ilgili hedefler sıralanırken Türkiye’nin AB’ye katılım hedefinin korunduğu bağımsız, pro-aktif siyaset ve perspektif üreten politikaya devam ediliciği vaat edildi. Beyannamede “ABD ile yaşanan sorunları aşmak istiyoruz” denilerek, ABD ile yakın işbirliğinin korunmasının esas olduğu vurgulandı. Suriye politikası için de “Meşru bir yönetime kavuşmuş yeni bir Suriye hedefi için çalışacağız, arzumuz yeni Suriye ile komşuluk ilişkilerimizi ve işbirliğimizi yeniden tesis etmek” denildi.

“Dış Politika ve Milli Güvenlik” başlığı altında şunlar yer aldı: “Türkiye’nin AB hedefini stratejik bir hedef olarak görüyoruz. ABD ile yaşanan sorunları aşmak istiyoruz. ABD ile yakın işbirliğinin korunması esas. Rusya ile ikili ilişkilerimizi geliştirmeye çalışacağız. Suriye ihtilafının nihai bir siyasi çözümle neticelenmesi için gayretlerimizi sürdüreceğiz. Meşru bir yönetime kavuşmuş yeni bir Suriye hedefi için çalışacağız. Dış politikamız vizyona dayalı çok boyutlu olmaya devam edecektir. Güvenlik ve savunma politikamızın merkezinde olan NATO’nun, gerek askeri gerek siyasi etkinliğinin daha da güçlendirilmesine ve ülkemizin dışarıdan kaynaklanan tehditlere karşı savunulmasına katkı sağlamasına yönelik çalışmaları bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da destekleyeceğiz.”

CHP: İstikrar ve itibar
240 sayfalık beyannamenin “Dış Politika: İstikrar ve İtibar” alt başlığında derlenen hedef ve amaçlarda Türkiye’nin hem komşuları nezdinde bölgesel bir aktör olarak, hem de müttefikleri gözünde tarafsızlığını, inanılırlık ve güvenilirliğini kaybetmiş, öngörülebilir bir uluslararası aktör olma özelliğini yitirdiğine dikkat çekildi.

Beyannamede “CHP’nin dış politika anlayışı, bir yandan Türkiye’nin dış politika uygulamalarında yeniden güvenilir ve iş birliği yapılabilir bir ortak haline gelmesi için gereken adımların atılmasını sağlayan, bir yandan da ülkeninyitirmiş olduğu imaj ve itibarını yeniden olumlu bir dönüşüme kavuşturan güçlü bir kamu diplomasisi faaliyeti bütünlüğü oluşturmaktadır” denildi.

Türkiye’nin dış politikası şu dört unsur üzerine oturtularak geliştirileceği kaydedildi: “Yurttaşlarımızın adalet, güvenlik, huzur ve refahını gözeten bir dış politika. Uluslararası hukuka saygılı ve değerlere dayalı bir dış politika. Tarihi birikim, coğrafi konum ve kültürel çeşitliliğin zenginliği ile donanmış çoğulculuğa dayalı bir dış politika. Tüm dünya ile bütünleşen, bölgesel ve küresel iş birliğini güçlendiren, katılımcı bir dış politika.”

Beyannamedeki vaatler:
»ABD ile ilişkiler karşılıklılık ve güven çerçevesinde yürütecek. »AB’nin yeni fasıl açmasını beklemeden, gereken reformlar yapılacak.

»Rusya ile ekonomik ve ticari ilişkileri tek taraflı olmayan ve şahsi çıkarlara dayanmayan şekilde geliştirilecek.

»Suriye halkının esenliğini ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamaya dönük bütün uluslararası barış girişimleri ve BM’nin çalışmaları destekleklenecek.

»TSK’nin Suriye’deki misyonunun gerekli diplomatik adımlarla desteklenerek, en kısa zamanda başarıyla sona erdirilmesi temin edilecek.

»İran’la uzun bir geleneğe dayanan iyi ilişkiler çok yönlü olarak geliştirilecek. İran’ın nükleer programı ile ilgili olarak yapılan anlaşmanın sürdürülmesi için gösterilen çabalar desteklenecek.

»Irak’ın toprak bütünlüğünün Irak Anayasası’nın çizdiği sınırlar içerisinde korunması için bölgede ve uluslararası alanda etkin girişimlerde bulunulacak.

HDP: Eşitlikçi, barışçıl dış politika
Beyannamede dış politika vaatleri “Dış ilişkilerde barışçıl bir dış politikayı uygulamaya geçireceğiz” başlığı altında yer alırken, “En güzel ülke, komşularıyla barış içinde yaşayan ülkedir” denilen bildirgede şunlar kaydedildi:

»AB’yle müzakere ve tam üyelik çalışmaları ilkeler çerçevesinde yeniden değerlendirecek.

»Başta Ortadoğu olmak üzere, tüm dünya halklarının kendi geleceklerini özgürce belirlemeleri ve halkların kendi kendilerini yönetecekleri demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü bir yönetim anlayışını geliştirmeleri için destek verilecek.

»Bölgede küresel ve bölgesel güçlerin savaştan, işgalden ve şiddetten yana politikalarına karşı durulacak. Kader olarak dayatılan bu savaş düzeni değiştirilecek. Ortadoğu’da mevcut iktidar tarafından yürütülen Kürt düşmanı politikaya derhal son verilecek ve Kürt halkıyla barış sağlanacak.

»Suriye’de iç savaşın sona erdirilmesi için çaba harcanacak. Halkların kardeşliğine ve eşitliğine dayalı demokratik bir çözümün ortaya çıkarılması için çaba harcanacak, Rojava halkının açığa çıkardığı demokratik yönetim iradesinin tanınması ve Demokratik Suriye yönetiminin yaşam bulması için mücadele edilecek.

»İsrail hükümetinin etnik temizliği esas alan işgalci politikalarına karşı duracak. Filistin işgaline son verilmesine ve Filistin halkının kendi geleceğini belirlemesine destek verilecek.

»Ortadoğu’da emperyalistler tarafından çizilmiş yapay sınırlarla kendini bağlamayacak, halklar arasındaki ekonomik, sosyal ve kültürel bağların güçlendirilmesi ve ilişkileri perdeleyen bürokratik engellerin ortadan kaldırılması için çalışılacak.

»Ermenistan üzerinde uygulanan ekonomik ambargoyu kaldıracak, gerekli ekonomik, politik ve diplomatik ilişkileri geliştirecek. Türkiye tarafından tek yanlı kapatılan Türkiye-Ermenistan sınırını koşulsuz olarak açılacak.

»Emperyalist müdahalelere, başka ülkelerin topraklarının işgal edilmesine, komşu ülkelere askeri veya iç savaşı kışkırtıcı müdahalede bulunmak gibi politikalara karşı çıkmaya devam edilecek.

İYİ Parti: Milli, itibarlı dış politika
138 sayfalık beyannamenin “Dünyada ve bölgemizde barışı hedefleyen güçlü dış politika, huzurlu Türkiye” başlıklı dış politika bölümünde şu vaatlere yer verildi:

»Milli, İtibarlı, Barış Odaklı ve Gerçekçi Bir Dış Politika Anlayışını Benimseyeceğiz. Türkiye’nin tarihten gelen kazanımları, coğrafyasının zenginlikleri, stratejik ve jeopolitik konumu, siyasal gerçekçilik zemininde değerlendirilerek hazırlanan dış politika anlayışı uygulanacak.

»Uluslararası hukuku esas alan, caydırıcı, dengeli, barışçı, etkin, akıllı, kararlı, saygın, güvenilir, istikrarlı, gerçekçi, sadece sorunların çözümünü değil krizlerin önlenmesini de hedefleyen, sonuç odaklı ve çok yönlü bir dış politika izleyeceğiz.

»Türkiye’yi dış politikada yalnızlıktan kurtaracağız. Ülkemizin son zamanlarda dini-mezhepsel ve toplum mühendisliği yaklaşımlarıyla içine çekildiği “Ortadoğululaşma” yanlışına son vereceğiz. Çevre komşularımızla, bölge ülkeleriyle dostluk, iyi komşuluk ve iş birliği ilişkileri oluşturacağız, bu suretle bölge ve dünya barışına katkı sağlayacağız.
» Dış politikanın iç politika malzemesi olarak kullanılmasına son vereceğiz. Dış politikada sadece milli çıkarları gözeteceğiz, iç politika malzemesi olarak kullanılmasına izin vermeyeceğiz.

»AB ile müzakere sürecini hızlandıracağız. Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin Türkiye için olduğu kadar Avrupa Birliği için de önemli olduğunu düşünmekteyiz. AB ile müzakere sürecini hızlandıracağız.

»Türk Dünyası ile ilişkileri güçlendireceğiz, Yurtdışında Yaşayan Türklerin sorunlarıyla yakından ilgileneceğiz. Avrasya coğrafyasına yayılmış olan Türk Dünyası’nı dış politikanın önemli bir boyutu haline getireceğiz.

»Bölgesel sorunların çözümünde komşularımızla yakın işbirliği yapacağız. Kıbrıs Milli Davamızdır.

»Türkiye’nin Ege’deki haklarının korunmasında ve ihlâllerin önlenmesinde kararlı davranacağız. İki devlet arasındaki sorunların diyalog ve müzakere yöntemleriyle çözümlenmesi için iyi niyetle ve samimiyetle çalışacağız. Küresel Terörle Mücadelede Uluslararası toplum ile işbirliği halinde hareket edeceğiz.

İran Dışişleri Bakanı: AB’nin nükleer anlaşma çabası yetersiz

İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, Avrupa Birliği’nin (AB) nükleer anlaşmanın İran’a getirdiği yararları korumak için yeterince çaba sarf etmediğini söyledi.

İran resmi haber ajansı IRNA’nın haberine göre, Zarif Avrupa Komisyonu’nun İklim ve Enerjiden Sorumlu Üyesi Miguel Arias Canete ile Pazar günü Tahran’da görüştü. Zarif’in Canete’ye, “ABD’nin anlaşmadan çekilmesiyle birlikte anlaşmanın kazanımlarını koruma noktasında İran’ın AB’den beklentileri arttı ve AB’nin anlaşmaya verdiği siyasi destek mevcut durumda yeterli değil” dediği bildirildi.

Zarif’in ayrıca “Avrupalı büyük şirketlerin İran ile işbirliklerini sona erdirdiklerini duyurmaları olasılığı, AB’nin nükleer anlaşmaya bağlılığıyla tutarlılık göstermiyor” dediği aktarıldı.

ABD Başkanı Donald Trump, 8 Mayıs tarihinde ABD’nin İran ile imzalanan nükleer anlaşmadan çekildiğini açıklamıştı. ABD’nin yeni Berlin Büyükelçisi Richard Grenell, Twitter üzerinden yaptığı açıklamada, “İran’da faaliyet gösteren Alman şirketleri operasyonlarını derhal azaltmalı” demişti.

Avrupa Komisyonu, 1996 yılında kabul edilen Blocking Statute (Engelleme Mevzuatı) adlı yasayı Cuma günü yeniden etkin hale getirmişti. Sözkonusu uygulamayla İran ile ticaret yapan Avrupalı firmaların ABD’nin yaptırımlarından korunması amaçlanıyor.

Avrupalı liderler ve Tahran ABD’nin kararına rağmen anlaşmanın sürdürülmesi taraftarı.

Doğubayazıt’ta askeri aracın geçişi sırasında patlama: 2 asker

Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinde, askeri aracın geçişi sırasında, PKK’lilerce yola döşenen el yapımı patlayıcının infilak etmesi sonucu 1 asteğmen yaşamını yitirdi, 1 er yaralandı. Ağır yaralanan er de kaldırıldığı Doğubayazıt Devlet Hastanesi’nde doktorların tüm çabasına karşın hayatını kaybetti.

Doğubayazıt ilçe merkezinden görev için İran hudut bölgesine giden askerlerin bulunduğu askeri aracın Ağrı Dağı kırsalından geçişi sırasında patlama meydana geldi.

Yola önceden döşenen el yapımı patlayıcının infilak etmesi sonucu 1 asteğmen yaşamını yitirdi, 1 er yaralandı. Ağır yaralanan er de kaldırıldığı Doğubayazıt Devlet Hastanesi’nde hayatını kaybetti.