Prof. Dr. Süleyman İrvan: ‘Tanık haberciliği’ tehdit değil fırsat

ANIL KARACA

Dijital teknolojinin hızla gelişmesi ve medyanın dijitalleşmesi, gazeteciliği de şüphesiz etkiliyor. Akıllı telefonlar sayesinde günümüzde her yurttaş, etrafında olup biteni kaydederek sosyal medyada paylaşıp çevresini bilgilendirebiliyor. Günümüzde sokakta olup biten, saniyesi saniyesine sosyal medyada yer alıyor; anında binlerce insan tarafından paylaşılıyor.

Hâl böyle olunca, kamuoyu bazı durumlarda basın kuruluşlarından önce, ‘yurttaş gazeteciler’den haber alabiliyor. Peki nedir/kimdir yurttaş gazeteciliği/gazetecisi? Üsküdar Üniversitesi Yeni Medya Bölüm Başkanı ve Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süleyman İrvan ile tartıştık.

Yurttaş gazeteciliğini “Asıl mesleği gazetecilik olmayan yurttaşların dijital iletişim teknolojileri yardımıyla haber üretim sürecine katılmalarını anlatan bir kavram.” ifadeleriyle tanımlayan İrvan’a, “Artık elinde telefonu olan herkes gazeteci mi?” diye soruyoruz.

İrvan, haber üretim sürecine dahil olmanın bir yurttaşı gazeteci yapıp yapamayacağı sorusuna vurgu yapıyor. Geleneksel anlamda gazeteciliğin profesyonel bir meslek olduğunun ve eğitimin önkoşul olmasa bile gazeteciliğin mesele özgü kuralları ve etik ilkeleri olduğunun altını çiziyor.

Demokratik toplumlarda gazeteciliğin dördüncü güç olarak tanımlandığını ve yurttaşların bilgi edinme hakkını gerçekleştirmelerinde önemli bir işlevi yerine getirdiğini kaydeden İrvan, bu noktada yurttaş gazeteciliği kavramının belirsiz olduğuna ve kullanımının yanlış olduğunu düşündüğünü ifade ediyor:

“Yaygın kabule göre, gördüğü herhangi bir olayı kaydedip sosyal medyada yayan herkes yurttaş gazeteci olarak nitelendiriliyor ve elinde akıllı cep telefonu olan herkes potansiyel gazeteci olarak görülüyor. Oysa, yurttaşların ellerindeki akıllı telefonlarla yaptıkları şey, bir olaya tanıklık etmek ve bu tanıklığı sosyal medyada aktarmaktan ibaret.”

‘GAZETECİLİK BİR MESLEK, HABERCİLİK BİR PRATİK’
Bu gerekçeyle bahsedilenin aslında “tanık haberciliği” olduğunu belirten İrvan, “Tanık gazeteciliği bile demiyorum, çünkü gazetecilik bir meslek, ama habercilik bir pratik,” diyerek tezini şöyle örneklendiriyor:

“Satın aldığınız bir ürünü sosyal medyada övdünüz diyelim. Bu bir reklam mıdır? Evet reklamdır. Peki bu sizi reklamcı yapar mı? Hayır yapmaz. Reklamcılık bir meslektir, tıpkı gazetecilik gibi. Bence tanımları doğru yapmak lazım.”

Mesleki pratiğe vurgu yapan ve “tanık haberciliği” tanımını anlatan İrvan, öte yandan yurttaş gazetecilik diye bir türün de olduğunu ifade ediyor ve geleneksel medyanın ağır baskı koşulları altında olduğu, sindirildiği, güdümlü halde olduğu, ülkede olan biteni özgürce haberleştiremediği toplumlarda, asıl mesleği gazetecilik olmadığı halde sosyal medya üzerinden gelişmeleri aktaran yurttaş gazetecilerden söz edilebileceğini belirtiyor.

Konuyla ilgili sözlerine Arap Baharı’ndan, 2009’da İran’da yapılan şaibeli seçimlere yönelik gösterilerden ve Gezi Parkı direnişinden örnek vererek devam eden İrvan, bu eylemlerin dünyaya yayılmasında yurttaş gazetecilerin rolüne vurgu yapıyor:

“Geleneksel medyada çalışan gazeteciler protestolar için sokağa çıkan halkı haber yapmaktan çekiniyorlardı. Suriye’deki iç savaşta da yurttaş gazeteciler önemli rol oynadılar ve halen de oynamaya devam ediyorlar. Türkiye’de Gezi protestoları sırasında da geleneksel medyanın önemli bir kısmının protestoları görmezden gelmesi nedeniyle yurttaş gazeteciliğinin ivme kazandığına tanık olduk.”

“Elinde cep telefonu olan herkes potansiyel bir yurttaş gazeteci değildir, o şekilde tanımlanmamalıdır,” diyerek bu tür tanımların geleneksel gazeteciliği değersizleştirmeye hizmet ettiğini söyleyen İrvan, “Öte yandan, geleneksel medyanın suskun kaldığı, ağır sansüre uğradığı durumlarda, dönemlerde, ülkelerde yurttaş gazeteciliği değerli bir alternatif olarak karşımıza çıkmaktadır.” diyor.

prof-dr-suleyman-irvan-tanik-haberciligi-tehdit-degil-firsat-470769-1.

‘TANIK HABERCİLİĞİNİN YÜKSELİŞİ İNTERNETLE MÜMKÜN OLDU’
İrvan ile görüşmemizin devamında ‘yurttaş gazeteciliği’nin kökenini irdeliyoruz.

Tanık haberciliğinin ilk kez Kennedy suikastıyla ismini duyurduğunu belirten İrvan, olayı şöyle özetliyor:

“Abraham Zapruder isimli terzi, 22 Kasım 1963 tarihinde eşiyle birlikte Dallas’a gelen ABD Başkanı John F. Kennedy’yi elindeki amatör kamerayla çekerken birkaç el silah sesi duyuldu. Olayı baştan sona kaydeden Zapruder, böylece tarihe tanıklık etmiş oldu. Zaten yurttaş gazeteciliği tarihinde de Zapruder ilk yurttaş gazeteci olarak kabul edilir. Kuşkusuz Zapruder’in tamamen rastlantısal biçimde olay yerinde bulunduğunu ve gerçekleştirdiği haberciliğin tanıklıktan ibaret olduğunu söylemeye gerek yok. Yine benzer biçimde, 3 Mart 1991 tarihinde Los Angeles’ta Rodney King isimli siyah gence yönelik polis şiddetine kamerasıyla tanıklık eden George Holiday de tanık haberciliği yapmıştı.”

Tanık haberciliğinin asıl yükselişe geçmesinin internetle birlikte mümkün olduğunu söylüyor Süleyman İrvan ve kendi tanımladığı anlamda yurttaş gazeteciliğinin Arap Baharı, İran’daki gösteriler ve sokak hareketleriyle önem kazandığını vurguluyor. İrvan, yurttaş gazeteciliği girişimlerini şöyle özetliyor:

“2000 yılında Güney Kore’de kurulan OhMyNews isimli internet sitesi “Her yurttaş muhabirdir” sloganıyla yayın hayatına başladı, ancak haber doğrulamada yaşadığı sıkıntılardan dolayı 2010 yılında yurttaşlardan gelen haberleri yayımlamayı durdurma kararı aldı. Global Voices ve IndyMedia gibi başka yurttaş gazeteciliği siteleri de mevcut.”

Türkiye’de de yurttaş gazeteciliği iddiasıyla yayın hayatına başlayan haber siteleri olduğunu, fakat birçoğunun ya format değiştirdiğini ya da ömrünü doldurduğunu söyleyen İrvan, “Dokuz8Haber, Journo ve VivaHiba gibi siteler bu iddiayla yayına başladılar, ancak bugün içeriklerine bakıldığında, Dokuz8Haber ile Journo’nun geleneksel habercilik formatına döndüğü, ‘Medya sensin, paylaş’ sloganını kullanan VivaHiba’nın ise başarısız bir girişim olarak ömrünü doldurduğu görülüyor.” diyor.

‘MEDYA YÖNETİCİLERİ MUHABİR İSTİHDAMI YERİNE SOSYAL MEDYA TAKİBİNDE’
Yurttaş gazeteciler gerçeği önümüzde dururken, bunun basın kuruluşlarındaki yansımalarıyla devam ediyoruz Süleyman İrvan ile konuşmaya ve bir basın kuruluşu için yurttaş gazetecinin ne anlam ifade ettiğini soruyoruz kendisine.

Türkiye’de son yıllarda geleneksel medyayı yönetenlerde, “Nasılsa insanlar yaşadıkları, gördükleri her olayı sosyal medyada paylaşıyor, öyleyse biz niye muhabir istihdam edelim, merkezden sosyal medya hesaplarını takip edelim, oralardan haber çıkaralım” mantığının egemen hale geldiğini söylüyor İrvan ve bunun neden yanlış olduğunu şu ifadelerle anlatıyor:

“Çünkü gazetecilik kaliteli içerik üretimi yapmayı gerektiren bir meslek. Kaliteli içerik de muhabirin, sadece olay yerinde bulunmasını değil, taraflarla görüşmesini, olayın arka planını araştırmasını gerektiriyor. Masa başında, sosyal medya paylaşımlarını peş peşe koyarak haber üretmek, gazeteciliği hafife almak anlamına geliyor. Bir de elbette haber yapılacak görüntülerin, paylaşımların gerçek olup olmadığı sorusu var. Gazetecilik etiği, tanık haberciliğinin en başta ‘haber doğrulama’ süzgecinden geçirilmesini gerektiriyor. Bir yalan haber bir sitede haberleştirildikten dakikalar sonra onlarca farklı sitede kopyalanabiliyor. Sosyal medyada yalanların hızla yayıldığına ilişkin ciddi araştırmalar var. Aslında yalan haberler haber sitelerinde de hızla yayılıyor, bu da sonuçta gazeteciliğe duyulan güveni aşındırmaya devam ediyor.”

“TANIK HABERCİLİĞİ BİR TEHDİT DEĞİL, FIRSATTIR”
Bu tartışmanın ışığında, yurttaş gazeteciliğinin profesyonel gazeteciliğe bir tehdit olup olamayacağı sorusunu görüşmenin gündemine getiriyoruz.

Prof. Dr. İrvan, yurttaş gazeteciliğinin bir tehdit değil, fırsat olduğu kanısında.

Tanık haberciliğinin haber konusu bulmada profesyonel gazetecilere yol göstereceğini, önemli olayları kolayca takip edebilmesi, görüntülerle kanıt oluşturabilmesi için malzeme sunacağını belirten İrvan, tezinin gerekçesini şu örnekle sunuyor:

“2009 yılında Guardian gazetesi adına Londra’daki G20 protestolarını izleyen gazeteci Paul Lewis, evine giderken düşüp ölen İngiliz yurttaşı Ian Tomlinson’un nasıl öldüğünü araştırmaya başladı. Resmi açıklamaya göre Tomlinson kalp krizi geçirmişti. Paul Lewis diğer gazetelerin aksine resmi açıklamayla yetinmeyip twitter’da takipçilerine çağrı yaptı ve olay yerinde olan görgü tanıklarından varsa ellerindeki görüntüleri kendisiyle paylaşmalarını istedi. Olay yerinde kamerasıyla çekim yapan bir kişi Lewis’e çektiği görüntüleri gönderdi ve sonuçta Tomlinson’un polis tarafından itildiğini, yere düşerek kafasını çarptığını ve öldüğünü kanıtladı.”

İrvan, tanık haberciliğine, geleneksel gazeteciliğin alternatifi değil, destekleyicisi olarak görüldüğü takdirde daha doğru bir yerden bakılabileceğinin altını çiziyor.

Görüşmemizin sonunda, yurttaş gazeteciliğinin gelecek için yol haritasını tartışıyoruz İrvan ile. Yurttaş gazeteciliğinin, gazeteciliğin dijital dönüşümüyle eş zamanlı olarak nasıl bir role bürüneceğini ve bu pratiğin sosyal medya üzerinden geçilen fotoğraf ve bilgiden daha geniş bir perspektif bulup bulamayacağını soruyoruz kendisine.

‘GAZETECİLİĞE BASKILAR ARTARSA YURTTAŞ GAZETECİLİĞİ ÖN PLANA ÇIKAR’
İrvan, bu konuda belirleyicinin geleneksel medya düzeni olacağını söylüyor ve gazeteciliğin üzerindeki baskı ortamı faktörüne değinerek, sözlerini şöyle sonlandırıyor:

“Tanık haberciliğinin dijital medya ile daha fazla görünürlük kazandığına kuşku yok. Ancak gelecekte nasıl bir yöne doğru gideceğini belirleyecek olan teknoloji değil, geleneksel medya düzeni olacaktır bana göre. Eğer geleneksel gazetecilik üzerindeki baskılar artar ve gazetecilik yapmak imkânsız hale gelirse yurttaş gazeteciliği olarak tanımladığımız gazetecilik ön plana çıkacaktır. Medya özgürlüğü arttıkça da tanık haberciliği olarak tanımladığımız, fotoğraf, görüntü ve bilgi geçmekle sınırlı habercilik anlayışı yardımcı bir unsur olarak varlığını sürdürecektir.”

David Almond’un öykü kitabı Küçük Koşucular Türkçede

Çağdaş İngiliz edebiyatının 2010 Hans Christian Andersen ödüllü yazarı David Almond‘un büyüleyici öykü kitabı KÜÇÜK KOŞUCULAR Türkçede Günışığı Kitaplığı etiketiyle yayımlandı.

Okuma serüveninin başındaki çocuklar için sokakları denize çıkaran bir öykü anlatan yazar, başarı kavramını tartışmaya açıyor.

Basın bülteninden;

Koşun çocuklar, hayallerinize koşun!

Tüm dünyanın okuduğu İngiliz yazar David Almond’dan, okuma serüveninin başındaki çocuklar için unutulmayacak bir öykü! Hayat koşusuna yeni çıkmış bir çocukla, koşunun sonuna yaklaşmış bir ihtiyarı aynı mahallede buluşturan yazar, başarının ipi göğüslemekten çok, mutlu anılar biriktirmekten geçtiğini hatırlatıyor. Kuşak farkını ortak hayallerle ortadan kaldıran öykü, çocuklara cesaret aşılıyor. Her yaştan okurda iz bırakacak güçteki kitap, ödüllü illüstratör Salvatore Rubbino’nun özgün desenleriyle renkleniyor.

Liam, yakın arkadaşıyla birlikte, geleneksel Büyük Kuzey Gençler Koşusu’na hazırlanmaktadır. Rıhtım boyunca nasıl fırtına gibi koşacağını düşünüp, bitiş çizgisini nasıl göğüsleyeceğini hayal etmektedir. O gün, antrenman yapmak yerine, annesinin zoruyla yaşlı komşularını ziyarete gider. Komşuda gördüğü eski fotoğraflar ve dinledikleri, Liam’ın koşusuna yepyeni bir anlam kazandıracaktır…

David Almond: 1951’de İngiltere’de doğan Almond, 1998’de Garajdaki Giz (2004) adlı çocuk romanıyla ödüller aldı. Sinema, tiyatro ve operaya uyarlanan bu kitabını, 1999’da yine üst üste ödül kazanan Dünya Büyülü Bir Yer (2001), 2003’te savaş karşıtı söylemiyle dikkati çeken ve ödüller kazanan Alevler Arasında (2011) izledi. 2008’de My Dad’s a Birdman(Babam Bir Kuşadam) ile, 2010’da Slog’s Dad (Slog’un Babası) ve Ay’a Tırmanan Çocuk (2011) ile resimli çocuk kitaplarına yönelen Almond, aynı yıl, dünya çocuk edebiyatının en önemli ödülü olan Hans Christian Andersen Ödülü’nü kazandı. 2012’de Piranalarla Yüzen Çocuk (2015) adlı çocuk romanının ardından, Half a Creature from the Sea (Denizden Gelen Kız, 2014) adlı kitabındaki bir öyküsü, 2015’te Küçük Koşucular(2018) adıyla desenli bir kitaba dönüştü. Almond, İngiltere’de çocukluğunun geçtiği kasabanın yakınındaki Newcastle-upon-Tyne’da ailesiyle birlikte yaşıyor.

Salvatore Rubbino: Londra’da büyüyen Rubbino, Kraliyet Sanat Koleji’nde (Royal College of Art) illüstrasyon dalında eğitim aldı. İlk çocuk kitabı A Walk in New York (New York’ta Bir Yürüyüş, 2009), Victoria ve Albert Müzesi İllüstrasyon Ödülleri’ne aday gösterilen bir dizi resmin ardından ortaya çıktı. İkinci kitabı A Walk in London(Londra’da Bir Yürüyüş, 2011) 2012’de Okul Kütüphaneleri Birliği’nin ödülünü aldı. Just Ducks (Yalnızca Ördekler, 2012) da 2013 Kate Greenaway Ödülü’ne aday gösterildi. Rubbino ailesiyle birlikte Londra’da yaşıyor.

İnce’den Bozdağ’a ‘Gülen’in iadesi’ yanıtı

CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, seçim çalışmalarına devam ediyor. Tekirdağ’da konuşan İnce’nin açıklamalarının öne çıkan bölümleri şöyle:

-Önümüzde bir seçim var ter akıtma seçimi. Sandık görtevlileri var ya bu memleketin geleceği onlara teslim onlara. O gün acıkmak, yorulmak yok.

“Bu ülkede en zor durumda olan basın, acıyorum hallerine”

-Bu ülkede en zor durumda olanlar kimler? Çiftçi mi, esnaf mı, işçi mi? Bunların hiçbiri değil. En zor durumda olan basın… Acıyorum hallerine. Bakın İngiliz, ABD, Japon, Alman gazetecileri röportaja geliyor. Gelip Türkiye’de bir değişim oluyor galiba deyip benimle konuşmak istiyorlar. Türk medyasına bakıyorum “CHP Muharrem İnce’yi yalnız bıraktı” yazıyor. İnsafsızlar, vizdansızlar… Şu anda burada 20 civarında milletvekili arkadaşım var. Partinin Grup Başkanvekili arabanın içinde yatıyor. Bana getirilen suya sıcak mı soğuk mu diye bakıyorlar. Partinin genel başkanıyla her akşam durum değerlendirmesi yapıyoruz.

Bekir Bozdağ’a: Senden mi korkacağım!

-Şimdi biz dedik ki biz seçildiğimiz takdirde yargıyı 3 ay içinde düzelteceğiz. 3 ay sonra ABD’ye diyeceğiz ki ‘Bak benim ülkemde artık adaletli bir yargı var.’ Mahkemelerim bağımsız. FETÖ’yu iade et. Etmiyorum derse. ABD askerleri Noel’i, 24 Aralık’ta Washington’da kutlar. ABD’lilerden cevap geldi: Bizden Türkiye Cumhuriyeti olarak FETÖ’yü isteyen düzgün bir talep yok. Yani bizden usulüne uygun bir şekilde istenmedi. Bugün Bekir Bozdağ açıklama yapmış. Demişki, “Muharrem İnce’ye birileri yalan söylüyor. Türk mü yabancı mı söyleyen… Bekir Bozdağ beni dinliyorsundur sen zaten kim olduğunu biliyorsundur. Senden mi korkacağım. Ama bir şey söyliyeyim mademki usulüne uygun olarak iadesini istediniz ben bu ülkenin milletvekiliyim. Bana bunun belgesini göster. Ben sana benim ekibimdeki hukukçulardan bir heyet göndereceğim. Bu heyete o belgeleri bir göster bakalım. Bugün ABD’liler tekrar beni aradılar dediler ki, ‘120 koli gönderdiler bize’ çoğunluğu gazete küpürü. Hatta diyorlar İngilizce tercümesi bile yapılmamış baştan sağma. Yani iade edilmesini istemiyorlar. Niye istemiyorlar. Ortaklık var. Yani ey aziz milletim istiyormuş gibi yapıyorlar. Madem istedin ben şimdi bunun belgesini istiyorum.

-Arkadaş dünya lideri. 1 yıldır Türkiye’de Amerikan Büyükelçisi yok. Katip düzeyinde idare ediyoruz.

“Senin derdin Filistin değil; insanlar inim inim inliyor, sen seçim derdine girmişsin”

-Bugün Filistin’le ilgili seçim yapıyor. Acaba Filistin mi, seçim mitingi mi? Hangisi? İsrail’e dik durmak istiyorsan Mavi Marmara’dan aldığın parayı iade et, büyükelçiyi geri çek, boykot et. Yok bunları yapamam. Ne yaparsın, miting. Senin derdin Filistin değil. İnsanlar inim inim inliyor, sen seçim derdine girmişsin.

-Dolar 4.5 lira oldu ama Erdoğan ağzına bir kez almıyor. Hemen dönüyor dış güçler diyor. Bizi dolarla terbiye edemezsin diyor. Köprülerde dolar üzerinden anlaşmayı ben mi yaptım, sen mi yaptın. Bir yandan bizi dolar üzerinden terbiye ediyorlar diyorsun, dönüyorsun kumpas kuruyorlar diyorsun. Demek ki sen de onun ortağısın, beraber yapıyorsun.

“İkinci tura oynuyordum; vazgeçtim, birinci turdan çıkacağım”

-Genel başkan beni aday gösterdiğinde ikinci tura oynuyordum. Şimdi vazgeçtim, birinci turdan çıkacağım. Zayıf olduğumuz yerler var, orayı Tekirdağ’dan dengelememiz lazım. Yüzde 75 mesela, olur mu? Belediye başkanımız çık diyor. 80 o zaman. Fazla da atmayalım 80’e razıyım.

-Dediler ki milli gelirin yüzde 1’ini tarımı desteklemeye ayıracağız, yarımı geçmediler. 30 milyar vereceklerdi, 12.7 milyar verdiler. Türkiye devleti çiftçisine borçludur. Bu köylü çocuğu bu borcu ilk fırsatta ödeyecektir. Söz veriyorum size.

“İneği almışsın Arjantin’den, samanı almışsın Bulgaristan’dan; ayran nasıl milli oluyor!”

-Meydanlarda diyor ki, ben milli bir adamım. Ayran da diyor milli bir içecektir. İneği almışsın Arjantin’den, samanı almışsın Bulgaristan’dan; ayran nasıl milli oluyor!

-Ey Hollanda diyor portakal bıçaklıyor, sonra gidiyor Petrol Ofisi’ni satıyor. Kime ey dediyse sonunda paralarımız gitti.

“Onlar çay toplayan yargı, onların cüppelerine çıtçıt yaptıracağım”

-Erdoğan’ı yargılayacak mısın diyorlar, benim öyle bir görevim yok. Ama şunu yapacağız, bağımsız bir yargı kuracağız. Şu anda mevcut yüksek yargıdakiler bu işi yapabilir mi, asla yapamazlar. Onlar çay toplayan yargı, onların cüppelerine çıtçıt yaptıracağım. Rahat açıp kapayacaklar.

“Marka patenti her sene aşağıladığı ODTÜ’lüler yapar. Senin buna kafan basmaz!”

-Benim insanım bir Alman’a göre daha mı az zeki, Fransız’a göre daha az mı çalışıyor? Peki neden daha az kazanıyor? Bir televizyondan Türkiye 10 Euro kazanıyor, 50 lira. Bir otomobilden 100 Euro kazanıyor, çerez parası. Peki nereye gidiyor bu para? Tasarıma, patente, markaya gidiyor. Açık açık konuşayım, sen BMW, Mercedes yapıyorsun; para sende kalmıyor. 100 marka arasında tek Türkiye markası yok. Bizim marka üretmemiz, patentimiz, teknolojimiz olması lazım. Bu markayı patenti kindar nesiller yapamaz, bunu özgüveni yüksek, eleştirel bakabilen zeki çocuklar yapar. Kimler yapar biliyor musunuz? Her sene aşağıladığı ODTÜ’lüler yapar. Senin buna kafan basmaz, ben onlara fizik anlattım. O çocuklar yapacak. 5 bin polisle ODTÜ’ye girdin, o zaman sana dedim ki 5 bin polis değil 500 puanla girilir.

-Soruyor diyor ki, sen bu paraları nereden bulacaksın. Türkiye’de Muharrem İnce’nin cumhurbaşkanlığında hiç fabrika açılmasa, üretim artmasa, her şey olduğu gibi kalsa, sadece geliri adaletli dağıtsam maaşlarınız iki katına çıkar.

“Bakanın adı Fakıbaba, milletin adı fakir baba”

-Önümüz bayram. Bayram deyince aklınıza baklava gelir. Baklavacılar fıstıklı yapamıyor, çünkü pahalı. Tarım Bakanı ithal ederim diyor. Fıstığın adı ne, Antep fıstığı. İnsan Antep fıstığını ithal edeceğim demeye utanır. Bakanın adı Fakıbaba, milletin adı fakir baba. Bize diyor ki, bayramda kursağında baklava değil, sırtında oklava olacak diyor. O zaman bizim hep birlikte bir şey yapmamız lazım. Ne yapacağız? Sandıkta görevimizi yapacağız.

-Türkiye’de her emekli olanın maaşı düşüyor. 840 liraya emekli maaşı var. En yüksekle arasındaki fark 9 kat. Finlandiya’da bu 2 kat. Büyük dengesizliklerden biri bu. 1990’lı yıllarda ücretlile milli gelirden yüzde 37 pay alıyorlardı, şimdi yüzde 17. Dolar 4.5 lira, Euro 5.5 lira, yüzde 12 enflasyon, 53 milyar dolar cari açık, gençlerin yüzde 20’si eksik. Yani kamyon duvara çarpmaya doğru gidiyor. 16 senedir yapamamış, şimdi manifesto hazırlamış. Ya senin geleceğe dair söz söylemeye hakkın yok ki. Muharrem İnce yarın gelecek bildirgesini, manifestosunu açıklayacak. Yarın 19 Mayıs, Gazi Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak bastığı gün. Böyle anlamlı bir günde İnce’nin gelecek bildirgesini Samsun’dan açıklayacağım. Samsun’da miting yapıp Sinop’a gideceğim, sonra Adana’ya geçeceğim.

-Herkesin güvenmesini istiyorum. Canınızı sıkmayın, moralinizi bozmayın, umutsuz olmayın. Umutlarınızı yeşertin.

Dünyaca ünlü modeller çocuklar için yürüdü

Dünyaca ünlü modeller Cannes’da düzenlenen ‘Fashion For Relief’ defilesinde boy gösterdi.

Etkinliğe katılanlar arasında Carla Bruni-Sarkozy de vardı.

dunyaca-unlu-modeller-cocuklar-icin-yurudu-463651-1.

İngiliz model Naomi Campbell’in kurduğu yardım kuruluşu, organize ettiği defileden elde edilen geliri çocuklara yardım fonlarına aktarıyor.

dunyaca-unlu-modeller-cocuklar-icin-yurudu-463649-1.

dunyaca-unlu-modeller-cocuklar-icin-yurudu-463648-1.

Campbell’ın 13 yıl önce kurduğu ‘Fashion For Relief’’ daha önce de Ebola krizi ve Haiti depremleri mağdurları için yardım kampanyaları düzenlemişti.

dunyaca-unlu-modeller-cocuklar-icin-yurudu-463650-1.

Kaynak: euronews

Wenger’e veda: Adieu Le professeur…

Manchester City’nin geleceği parlak golcüsü Leroy Sane 1996 senesinin ocak ayında açmış dünyaya gözlerini. O sene, takvim yaprakları 12 Ekim 1996’yı gösterirken başlamıştı Arsene Wenger’in Arsenal macerası. Kuzey Londra kulübü 1995-1996 sezonunda ligi 5. sırada tamamlamış, sezon sonunda teknik direktör Bruce Rioch’un görevine son verilmişti. 46 yaşındaki yeni hoca ilk maçını unutulmaz golcüsü Ian Wright’in golleriyle 2-0 kazandı. O maçtan kısa süre sonra 47. yaşına basan Fransız futbol adamının onca sene takımın başında kalacağını kim bilebilirdi ki!

Sadece şu istatistik bile belki de bir daha hiçbir hocaya nasip olmayacak süreyi anlatmaya yeter herhalde: Onun döneminde Chelsea 19 teknik direktörle çalıştı, uzaklarda bizim coğrafyada Fenerbahçe’de bu sayı 22, Gençlerbirliği’nde ise 40’ın üzerinde…

Velhasıl Blackburn Rovers’ta başlayıp 22 sene sonra Burnley karşısında son kez Emirates Stadı’nda Arsenal’in başında sahaya çıkan futbol bilgesine veda edelim bu yazıda. O zamanları yakından gözlemlemiş bir futbolsever olarak yad edelim Wenger yıllarını kalemimiz yettiğince…

•••

1996 senesinde Ada futboluna ayak bastığında bir futbol adamından çok profesörü andıran görüntüsüyle şaşırtmıştı futbolseverleri. O yıllarda Ada futbolunda nam salmış Joe Kinnear, Harry Redknapp, Gerry Francis, Kevin Keegan, Ron Atkinson gibi tipik İngiliz hocalarla kıyaslandığında farkı görmek mümkündü. Gözünde kocaman gözlükleri, basın toplantılarında beş dilde konuşabilmesi, futbolcularına sürekli diyetin önemini vurgulaması hep bildiklerimiz. İlk sezonunda ligi 3. sırada bitirdi; 100. maçına çıktığında geride kazanılan bir şampiyonluk ve Lig Kupası gelecek sezonların habercisiydi. Yine de bir gerçeği atlamayalım, takıma geldiğinde Tony Adams, Nigel Winterburn, Lee Dixon, Martin Keown, kaleci David Seaman halen kadrodaydı; haliyle ilk sezonlarında savunmaya takviye yapmak zorunda kalmadı. Bilmeyenler için, Ada futbol tarihinin muhtemel en iyi savunma beşlisinden bahsediyorum. Onun öncesinde en son şampiyonluğunu 1990-1991 sezonunda yaşamış olan Arsenal, onun ilk dokuz sezonunda ligi ikinciliğin altında bitirmeyecek, üç sezonda da şampiyonluk yaşayacaktı. Müthiş transferler yaptı zaman içinde; Vieira, Petit, Anelka, Henry, Pires bir çırpıda akla gelenler. Mayıs 2003 – Ekim 2004 arasında 49 maçlık yenilmezlik serisiyle takımı Ada futbolunun rekorunu kırdı. Onun öncesinde Brian Clough’un Nottingham Forest’i 1977 senesinin kasımından 1978’in kasımına kadar 42 maçta yenilgi yüzü görmemiş…

İlk 9 sezonunda takım ligi ikinciliğin altında bitirmezken son sezonlarında hüsranları yaşadı. Bu sezon ligde aldığı 12 yenilgi düşüşün özeti. Haliyle eskiyi bilen, döneceğine inanan en sabırlı müritleri bile sıkıldı sonunda beklemekten, onlar da sayısı her sezon artan ‘Wenger gitsin artık!’ tarikatına katıldı. Yine de hakkını vermek gerek, 2006 senesinde yeni stadına taşınan Arsenal’in stat projesinin başında o vardı, geride mali açıdan borçsuz ve zengin bir kulüp bıraktı…

Yeri gelmişken, Arsenal verileri arasında şunlar var, 1228 maçta takımın başında sahaya çıktı, kazanma yüzdesi 57,3 ve kazandığı kupa sayısı 17 (3 Premier Lig şampiyonluğu, 7 Federasyon Kupası, 7 Community Shield Kupası). Onun döneminde Arsenal’de 222 futbolcu takımla saha çıktı, inanması güç ama kulüp tarihinde forma giyen topçuların yüzde 26’sına hocalık yaptı.

Sadece son iki sezonunda takımı ilk dörde giremedi, ligde topladığı toplam puan 1.618, sadece Alex Ferguson’un Kırmızı Şeytanları ondan daha fazla puan (1.752) topladı. O sürede didiştiği rakip hocalar da oldu elbet, onların başında gelir Jose Mourinho, 2004 senesinde yayınlanan biyografisinde (Jose Mourinho: Made in Portugal) Wenger’i saha dışında yakalayıp kafasını kırmak niyetinde olduğunu anlatır büyüğe saygıdan nasibini alamamış kibir abidesi Portekizli.

•••

Mayıs ayının ilk pazar gününde Wenger’in son ev sahipliğinde Arsenal ligin sürpriz takımı Burnley karşısında. 1974 senesinden beri altı kez karşılaşmışlar, sadece bir kez rakibini mağlup edebilmiş Burnley. Bu maça çıkarken ligde Arsenal’in üç puan gerisinde olmaları kat ettikleri yolun göstergesi. Wenger’in takımı 4-3-3 dizilişinde başlıyor maça, ileri üçlüde, Lacazette, Aubameyang, Mkhitaryan. Özil’in yokluğunda ilk bölümde topa daha çok sahip olan ev sahibi 14’te golü buluyor. Lacazette ceza sahasına enfes kesiyor, Aubameyang’a dokunmak kalıyor. Burnley savunmasının ortasında Tarkowski yerinde müdahaleleriyle dikkat çekenlerden ama golde çaresiz. Futbolseverlerin, Dünya Kupası’nda İngiltere formasıyla izleme olasılığı yüksek 25 yaşındaki stoperi. Arsenal rakip savunmanın sağını zorluyor ilk yarıda, orta sahada Wilshere etkili. Devrenin bitimine yakın farkı ikiye çıkartıyor Arsenal, sağdan bu kez Bellerin kesiyor ve Lacazette bitiriyor. Topa yüzde 69 oranında sahip olan ev sahibi devreyi önde kapatıyor…

59.540 taraftarın önünde Burnley gol arayarak başlıyor ikinci yarıya, ama golü Arsenal buluyor. Wilshere solda Kolasinac’ı görüyor, uzak köşeye bırakıyor 31 numara. 64’te Iwobi fakı dörde çıkartırken ‘There is only one Arsene Wenger’ tezahüratı yükseliyor tribünlerden. 75’te Bellerin sağdan ortalıyor, Aubameyang durumu 5-0’a getiriyor. Velhasıl mabedindeki son maçta farklı kazanıyor Wenger, sezon boyunca bilhassa evinden ırak maçlarda pek gülmeyen yüzü bu maçta gülüyor…

Roma Senatosu’na hitaben yazılmış Zela Savaşı’ndaki zaferini anlatan mektupta “Veni, vidi, vici” der Julius Sezar. Aynı sözleri onun hikâyesine de uyarlamak mümkün, son sezonlarını bir kenara koyarak, “Geldi, gördü, yendi” Ada futbolunu tümüyle değiştiren futbol bilgesi…

Velhasıl bir Wenger geçti Arsenal tarihinden. Daha önce de yazmıştım ama hayatı bu kadar güzel tarif eden cümlesi unutulmasın: “Dünyaya geldiğinde çok sevilirsin, bir de öldüğünde. İkisinin arasında ise idare edersin!” Japonya’da geçirdiği zamanlarda öğrendikleriyle ülkeyi şöyle tanımlar: “Avrupa’da kaybettiğimiz güzel şeylere hâlâ sahipler, hayatı güzel kılan şeyler.”

Adieu Le professeur, bir daha hiç çekilmeyecek bir filmin en afili jönü, hiç unutulmayacaksın…

Nobel ödüllü İngiliz bilim insanından iklim değişikliği uyarısı

Çevre alanında Nobel ödülü sahibi İngiliz bilim insanı Profesör Geoffrey Levermore, “Eğer dünyanın sıcaklığı gelecekte 2 derece daha artarsa hakikaten biz ne olacağını tam olarak bilmiyoruz ve bir daha geri dönüşü olmayan bir noktaya gelmiş olabiliriz. Gerçekten önlem almazsak, adım atmazsak bu dünya için bir felaket olabilir.” dedi.

60 ülkeden yaklaşık bin bilim insanının katıldığı 6. Uluslararası Süperiletkenlik ve Manyetizma Konferansı (ICSM2018) dolayısıyla Antalya’da bulunan Profesör Geoffrey Levermore, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ileriki dönemde insanlığı bekleyen en önemli ve en etkili krizlerden birinin iklim değişikliği olduğunu hatırlattı.

İnsanların neden olduğu atmosferdeki karbondioksit miktarının tam olarak ölçülebildiğini ifade eden Levermore, “ABD Başkanı Trump gibi iklim değişikliği inkarcıları var ancak bilimi inkar edemezsiniz. Ne kadar inkar etseniz de bilim iklim değişikliğinin olduğunu söylüyor” diye konuştu.

“Bireysel olarak biz sorumluyuz”

İklim değişikliği konusunda herkesin kendisini sorumlu hissetmesi gerektiğini belirten Levermore, şunları söyledi:

“Kendimize şunu hatırlatmak zorundayız. Aslında iklim değişikliğinden biz bireysel olarak sorumluyuz ve iklim değişikliğinin etkilerini azaltmanın yolu bireysel olarak bizim çabalarımızdan geçiyor. Mesela ben daha pahalı olmasına rağmen arabamı elektrikli araba ile değiştirdim. Evimde fotovoltaik elektrik enerjisi üreten sistem kullanıyorum, güneş su ısıtıcısı kullanıyorum. Aynı zamanda mümkün olduğunca yürüyorum, yürüyerek gidebileceğim yerler için hiçbir şekilde arabamı almıyorum. Evimde her zaman enerji verimliliği olan led ampuller kullanıyorum. Her şeyden önce şunu hatırlamalıyız, Hazreti Muhammed bir hadisinde ‘Dünyaya iyi bakmalıyız, çünkü gelecek nesillerimiz bu dünyada yaşayacak.’ demiştir. Son zamanlarda Fransa Cumhurbaşkanı Macron da ‘Böyle giderse üzerinde yaşayacak bir gezegenimiz kalmayacak.’ demiştir. Bilim de iklim değişikliğinin devam ettiğini söylüyor, o açıdan bizim de gerekli önlemleri almamız gerekiyor.”

Fosil yakıtların kullanımını mümkün olduğu kadar azaltmak, bunun yerine güneş, rüzgar gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek gerektiğini vurgulayan Levermore, Türkiye’de yenilenebilir enerji kaynaklarının bol miktarda olduğunu bildirdi.

İklim değişikliği dolayısıyla deniz seviyesinin arttığını, tarımsal ürünlerin eskisi gibi yetişemeyeceğini belirten Levermore, su kaynaklarının azalacağını, bunların da savaşlara neden olabileceğini vurguladı.

Levermore, “Dünya yüzeyindeki insanların aktivitelerinden dolayı aslında sanki her gün yaklaşık 400 bin atom bombasının atılımına eşdeğer bir zarar veriyoruz gezegenimize. Eğer dünyanın sıcaklığı önümüzdeki gelecekte 2 derece daha artarsa hakikaten biz ne olacağını tam olarak bilmiyoruz ve bir daha geri dönüşü olmayan bir noktaya gelmiş olabiliriz. Gerçekten önlem almazsak, adım atmazsak bu dünya için bir felaket olabilir.” dedi.

Süper iletkenler

Konferansta ele alınan süperiletkenlik teknolojisinin bugünkü elektrik şebekesinin önemli bir parçası olabileceğini ifade eden Levermore, elektrik tellerinin süperiletken tellerle değiştirilebileceğini söyledi.

Levermore, kayıpsız elektrik iletimi sağlayabilen süperiletkenlerin, elektrik hatlarına ve elektrik şebekesine entegre etmek için bu tür konferansların da iyi bir fırsat olduğunu sözlerine ekledi.

Financial Times, Türkiye’deki enflasyonu yazdı

Türkiye’de enflasyon yükselirken doların TL’ye karşı yeni bir rekor kırması yurt dışında da dikkat çekti.

İngiliz ekonomi gazetesi Financial Times, “Türkiye’nin para birimi, Perşembe günü verilerin enflasyonu Aralık’tan bu yana en yüksek düzeyde göstermesinin ardından rekor düşük düzeye geriledi” diye yazıyor.

Liranın yılın başından bu yana yüzde 10’a yakın değer kaybettiğinin altını çizen gazete, yıllık enflasyonun ise beş aylığın en yüksek düzeyi olan yüzde 10.85’e çıktığını belirtikten sonra şu yorumu yaptı:

“Veriler, birçok iktisatçının, liranın zayıflamasının, enflasyonu körükleyerek potansiyel bir değer kaybı sarmalı için sahne hazırlayacağı yönündeki kaygılarına vurgu yapıyor. Birkaç analiste göre, Türk hükümetinin Haziran ayı erken seçim öncesi harcamaları artıracak bir dizi kararı alması, ateşi körükledi.”

FT, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın enflasyonu yüzde 5’lik hedefe yaklaştırma çabası ile geçen ay başlıca politika faizlerinden birini yükselttiğini ancak bunun sadece kısa bir rahatlama sağladığını da yazdı. (ANKA)

Evde ayakkabı giyenlere ciddi uyarılar

ABD’deki Arizona Üniversitesi uzmanları tarafından yürütülen bir araştırmaya göre, günlük kullanılan sıradan bir ayakkabının dış yüzeyinde yaklaşık 421 bin, içindeyse 2 bin 887 bakteri tespit edildi.

AA’nın aktardığına göre uzmanlar, bunlar arasında iç organların fonksiyonlarını yitirmesine ya da enfeksiyona neden olabilen çok sayıda tehlikeli bakteri bulunduğuna dikkati çekti.

Araştırma, temizlenen ayakkabıların ise insan sağlığı için daha az risk oluşturduğunu gösterdi.

Arizona Üniversitesi Laboratuvar Sorumlusu Jonathan Sexton, bakterilerin haftalarca yaşayabildiklerine işaret ederek, “Ayakkabılarınızı evde giydiğinizde gün içinde üstüne bastığınız her şeyi eve getirmiş oluyorsunuz.” dedi.

Deterjanla temizlik

İngiltere’deki Nottingham Trent Üniversitesinin Bilim ve Teknoloji Bölümü Öğretim Üyesi Michael Loughlin de mikropların temas ettikleri yüzeylere bağlandıklarını belirtti.

Dışarıda giyilen ayakkabıların insan sağlığı için tehlike oluşturabilecek mikrop ve bakterilerle temas edebildiğini anımsatan Loughlin, “Ayakkabılarda bulunan bakteriler üstüne bastığımız şeylerden gelir. Bu nedenle hayvan dışkısına bastığında insana zarar verebilecek bakteriler içerebileceğinden ayakkabılarınızı iyice temizlemeniz gerekir.” tavsiyesinde bulundu.

Araştırmadan elde edilen sonuçlara göre, deterjanla temizlenen ayakkabılardaki bakteri miktarı yüzde 90’a kadar azalabiliyor.