İngiltere, Fransa ve Almanya’dan ABD’ye mektup: ‘İran’a yaptırımlardan bizi muaf tut’ dediler

İngiltere, Fransa ve Almanya’nın ABD’ye yolladıkları mektupta İran’a karşı uygulanacak yaptırımlardan Avrupalı şirketlerin muaf tutulmasını istedikleri belirtildi.

Bir süre önce ABD Başkanı Donald Trump, ülkesinin nükleer anlaşmadan çekildiğini duyurmuş ve İran’la ticaret yapan şirketlere ABD tarafından yaptırım uygulanmasının önünü açmıştı. ABD Hazine Bakanı Steve Mnuchin ve ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’ya gönderildiği belirtilen mektupta, İran’ın uluslararası para transferi yapılmasına olanak tanıyan SWIFT sisteminden çıkarılmaması da istendi.

Avrupa harekete geçiyor
Bu arada Avrupa Komisyonu, ABD’nin Avrupa çelik ve alüminyum ürünlerine getirdiği gümrük vergilerine misilleme olmak üzere, Avrupa Birliği’nin de temmuzdan itibaren belirli Amerikan mallarına ek vergi uygulamaya hazır olduğunu açıkladı.

AB üyeleri, Washington’un attığı adımın yasal olmadığı görüşünde olan Komisyon’un, karşılık olarak 2.8 milyar avro (3.3 milyar dolar) değerinde Amerikan ihraç malına yeni vergi getirmesine toplu destek veriyorlar.

Komisyon üyesi Maros Sefcovic dün yaptığı basın toplantısında, “Komisyon gerekli prosedürü üye ülkeler ile eşgüdüm içinde haziran sonundan önce tamamlamayı ve böylece yeni vergilerin Temmuz’da uygulamaya girmesini öngörüyor” dedi.

Fransa’dan İran’a ‘kırmızı çizgi’ uyarısı
Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, ABD’nin İran ile imzalanan nükleer anlaşmadan çekilmesi sonrası uranyum zenginleştirme planlarını açıklayan Tahran’a, “kırmızı çizgiyi aşmak üzere” olduğu uyarısında bulundu.

Europe 1 radyosuna konuşan Le Drian, “Kırmızı çizgiye yaklaşmak her zaman tehlikelidir” diyerek, ABD Başkanı Donald Trump’ın nükleer anlaşmadan çekilmesi sonrası anlaşmayı kurtarma planlarının değişmediğini vurguladı.

Le Drian’ın değerlendirmeleri, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile önceki gün görüşen İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun nükleer anlaşmaya dair açıklamalarının ardından geldi.

‘Barış istedik hedef gösterildik’

Rıfat Kırcı

Barış Bildirisi’ne imza attıkları için akademiden ihraç edilen akademisyenlerden Kuvvet Lordoğlu ve Filiz Arıöz, ihraç sürecini ve sonrasını anlatan öykülerden oluşan ‘Akademisyenlerden KHK Öyküleri’ kitabını hazırladılar. Tıp, kimya, hukuk gibi farklı alanlardan doktorun öykülerinin yer aldığı çalışma üzerine konuştuk.

»Kitabı hazırlama fikri nasıl oluştu?
Kuvvet Lordoğlu:
Fikir KHK’lı arkadaşımız Filiz Arısöz’ün kendi öyküsünü yayımlama girişimi ile başladı. Diğer KHK’lı arkadaşlara e-mail ile ulaşıp, öykü kitabına katkı sunmak isteyenler davet edildi. Belirli aralıklarla toplanıp öykü yazımına giriştik. Bu arada profesyonel olarak metin yazarlığı yapan arkadaşlardan da destek aldık.

‘Unutmayayım diye yazmalıyım’
Filiz Arıöz: KHK sonrasında “Olmaz böyle saçmalık, geçecek! Bugün yarın bitecek” diye düşünerek günler aylar geçiyordu ama bu büyük yanlıştan bir türlü dönülmüyordu. Üstelik kötülüklerine devam ediyorlardı; TÜBİTAK ayrı uğraşıyordu, pasaportlarımızı vermiyorlardı, sigortalı işe giremiyorduk. Psikolojik olarak çok zor bir süreç içerisindeydik. “Çok öfkeliyim ve tüm bunları yazmalıyım” diye düşündüm. “Unutulmasın, unutmayayım” diye “Yazmalıyım” dedim kendime.

»Akademisyenlerden KHK Öyküleri kolektif bir çalışma, ayrıca kitabın kapak tasarımı kitabın yazarlarından Didem Dayı’ya ait, siz de kitabın hem hazırlayanı hem de yazarlarındansınız. Kitabın hazırlanması nasıl bir süreçti?
F.A.:
Uzun yıllardır notlar aldığım diğer yazılarımı, birgün toparlar öykü ya da roman haline getiririm diye sakladığım yazılarımla birleştirip işte tam zamanı diye düşündüm. Düşüncemi bir arkadaşımla paylaştım o da hemen editör arkadaşını arayıp benimle ilgili konuşmuş. Editör beni aradı buluştuk. Yazdıklarımın, anlattıklarımın kitap olabileceğini yazmaya devam etmemi destek olacağını söyledi ayrıldık. Eve dönerken aradı, ortağı ile konuşmuş o da KHK sürecinin ayrı bir kitap olmasının daha uygun olabileceğini söylemiş. Bu süreci yaşayan 10-15 akademisyene ulaşabilir misiniz? diye sordu. Bu öneri beni o kadar heyecanlandırdı ki anlatamam. Önemli bir proje… Üniversitedeyken yapmaktan çok zevk aldığım projelerim gibi. Hemen sıvadım kolları önce bu süreçte tanıdığım hocalarıma arkadaşlara ulaştım. Bu fikrimi paylaştığım arkadaşların önerdiği kişilere ulaştım sendika ve dayanışma gruplarına mail gönderdim ve böylece yola çıkmış olduk. İyi ki de çıkmışız. Özdemir Hocam benim ısrarlarıma çok maruz kaldı. İyi ki ısrar etmişim o da ‘iyi ki etmişsin’ diyor. KHK Öyküleri kolektif bir çalışma, ayrıca kitabın kapak tasarımı kitabın yazarlarından olan Didem Dayı’ya ait. Değerli edebiyatçılarımız Sema Kaygusuz, Ercan Kesal ve Burhan Sönmez’in katkılarına değinmemek olmaz. Sağ olsunlar kendileri ile iletişime geçer geçmez öyküleri hızla okuyup kitabımızın arka kapağında ve içindeki o güzel umut ve duygu dolu yazılarını kaleme aldılar.

baris-istedik-hedef-gosterildik-467665-1.

“Tarih olmadan tarih yazmak hatalıdır”
»Akademisyenlere yapılan ihraçlar tarihe geçecek. Peki bu kitabın tarihteki yeri ne olacak?
K.L.:
Kitabın tarihteki yeri için beklemek gerekir. Belki on yıl sonra bu dönemi tarihselleştirecekler açısından bir belge niteliği olabilir. Borges ‘in deyimi ile “Tarih olmadan tarih yazmak hatalıdır”.

F.A.: Barış istedik terörist ilan edildik, hedef gösterildik. Yanı başımızda yaşanan insanlık dramına seyirci kalmak istemedik, dondurucuda ve sokakta günlerce kalan cesetleri görüp kafamızı çeviremedik… Durdurun bu savaşı dedik. Bunu belkide en etkisiz yollardan olan barışı talep eden bir bildiriye onay vererek yaptık. Hızla işten atma ve soruşturma açma sürecini başlatan üniversitelerin yanında hala soruşturma açmamış olan üniversiteler de var. Yani tüm bu yaşatılanlar keyfi. İfade özgürlüğü kapsamındaki bu imzanın suç olamayacağı anayasa maddesiyle de onaylı. Bir yıl önceki imza metni bahane gösterilerek açılmış olan soruşturmalar sürerken denk geldi OHAL ve KHK. 15 Temmuz sürecinin de aktif mağdurları olduk. Bizlerin, ne terörist ne de herhangi bir örgütün hatta FETÖ gibi gerici bir yapılanmanın içinde olamayacağı ve her zaman karşısında olduğu bilinmesine rağmen suça kanıta gerekte kalmadı. Listele, talep et, gönder ve oldu bitti. Muhalif, kendilerine biat etmeyecek akademisyenlerden böylelikle kurtuldular. Bu da yetmedi imza metninden başka hiç bir belgesi olmayan, asla kabul edemeyeceğimiz iddialarla ağır ceza mahkemelerinde yargılanıyoruz.

Bizler öykülerimizde bu hukuksuzlukları anlattık. Bu yaşatılanların sadece bizim maduriyetimiz olmadığını, bu keyfi hukuksuz uygulamaların insan eliyle nasıl bu kadar fütursuzca yapılabildiğini, haklarımızın yasalar da var olsa bile toplum olarak birbirimize ve demokrasiye sahip çıkmazsak nelerin yaşatılabileceğini göstermek, hafıza oluşturmak ve evet tarihe önemli bir not düşmek için yazdık bu öyküleri…

Oto Safari: Hibrid modellere ilgi artıyor

ERSOY YAŞAR

TEHAD verilerine göre, bu yılın Ocak-Mart aylarında gerçekleşen 1295 adetlik otomobil satışlarının 48 adetlik bölümünü yüzde 100 elektrikli modeller oluştururken, hibrid motor seçeneğine sahip modellerin satış adeti 1243 olarak gerçekleşti. Böylece bir önceki yılın aynı dönemine göre 2.5 katına denk gelen satış rakamına ulaşıldı.

Hibrid otomotiv pazarında en çok ilgi gören araç modeli önceki yıl da olduğu gibi Toyota C-HR oldu. İlk 3 ayda 920 adet Toyota C-HR hibrid otomobil satıldı. 2017’de pazara adım atan Kia Niro hibrid ise 85 adetlik rakamı ile listeye 2’nci sıradan katıldı. Hyundai markasının ise dünya pazarlarında tek platformda yer alan 3 farklı modelini seçenek olarak sunduğu, Türkiye’de yalnızca hibrid motor seçeneği ile temsil edilen Ioniq ise 39 adetlik satış rakamına ulaştı.

Türkiye’deki otomobil kullanıcılarının hibrid modellere gösterdiği ilginin artık süreklilik kazandığını belirten TEHAD kurucusu Berkan Bayram, 2018’in ilk çeyrek sonuçlarını şöyle değerlendirdi: Türkiye elektrikli ve hibrid otomobil pazarının 2018 yılı ilk çeyrek satış rakamlarına baktığımızda, özellikle hibrid otomobiller özelinde getirilen ÖTV düzenlemesi, otomobil kullanıcıları için cazip bir durum yaratmış gibi görünüyor. Fakat en son gündeme gelen MTV oranlarının artırılması konusu hibrid araç sahipleri arasında endişelere de yol açtı. Rakamlarda henüz bu olumsuz durumu göremesek de, yıl sonu toplam rakamlarda bir düşüş yaşanabilir.”

oto-safari-hibrid-modellere-ilgi-artiyor-459844-1.

Elektrikli ve hibrid otomobillerin tüketici ve yatırımcı tarafında daha fazla teşvik edilmesi gerektiğini de vurgulayan Bayram, köprü ve otoyollardan ücretsiz geçiş hakkı, şehir içi otoparklardan ücretsiz yararlanma, şehir merkezlerine giriş üstünlüğü, ilk alımda finansal destek, firma aracı olarak alımda ÖTV ve MTV iadesi gibi olanakların elektrikli ve hibrid araçların tercihinden önemli teşvikler olarak gördüğünü belirtti.

Toyota hibrid Avrupa’da lider

Türkiye’de üretilerek Avrupa ve dünyaya ihraç edilen Toyota C-HR modeli ise Avrupa pazarında da en çok satılan hibrid model oldu. Jato tarafından yayınlanan Avrupa pazar bilgilerine göre, Toyota diğer 4 model grubu ile birlikte toplam 90.457 adet hibrid satışı ile hibrid pazarının lideri konumunda. Bu pazar önceki yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 15 oranında artarak toplam 126 bin adetlik bir hacime ulaştı. Fişli hibrid pazarı ise önceki yıla göre yüzde 48 oranında bir artış gösterdi. Her yıl neredeyse bir önceki yılın yarısı kadar bir hızla büyüyen fişli hibrid pazarı toplam 42 bin adetlik rakam ile temsil ediliyor. Mitsubishi Outlander kablolu hibrid, Renault Zoe ise elektrikli pazarda liderliğini sürdürüyor.

Dizelden hızlı kaçış

Avrupa’da dizel motorlu araçlarda yaşanan çöküş ise ciddi oranlara ulaştı. 2017’nin ilk 3 ayında yüzde 46 olan dizel motorlu araç satışı, bu yılın ilk 3 ayında yüzde 38’e geriledi. Dizelden kaçan Avrupalı tüketicinin daha çok benzin ve elektrikli araçlara yöneldiğini gösteriyor.

Arda Turan’ın 8-10 maç ceza alacağı öğrenildi

Şampiyonluk yolunda Sivasspor karşısında kaybettiği 2 puanla büyük yara alan Başakşehir’de hakemlere yönelik eylemi ve sözlerinden sonra alacağı ceza merak konusu olan Arda Turan’ın sevk gerekçeleri belli oldu.

Sporx’in haberine göre Yardımcı hakem Erdinç Sezertam’a yönelik müdahalesi nedeniyle müsabaka hakemi Yaşar Kemal Uğurlu tarafından kırmızı kartla ihraç olan Arda Turan’la ilgili hakem Uğurlu’nun yazdığı rapor da belli oldu.

Hakem Uğurlu’nun raporunda Anda Turan’ın kırmızı kart sonrası kendisine el kol hareketleriyle birlikte yumruğunu sıkarak “Şerefsizler, Allah belanızı versin” diye yazdığı öğrenildi.

Hakem Uğurlu’nun raporu doğrultusunda TFF Disiplin Talimatı’nın 41. maddesi kapsamında “hakaretten” minimum 3-4 maç men cezası tehlikesiyle karşı karşıya kalan Arda Turan’ın, kırmızı kart görmesine neden olan yardımcı hakem Erdinç Sezertam’a yönelik eyleminin ise “saldırı” kapsamına girmediği daha önceki benzer olaylarda olduğu gibi yıldız futbolcunun disiplin talimatının 36. maddesinde yer alan “fiili mlüdahale” kapsamında PFDK’ye gönderileceği belirtildi.

TOPLAMDA 8-10 MAÇ CEZA

Futbol Disiplin Talimatı’nın 36. maddesinin 5. fıkrasında, “İhlalin TFF mensiplarına yönelik olması ve fiili müdahale içermesi halinde oyunculara 3 ile 6 maç arasında men verilir” demesi yıldız futbolcunun yardımcı hakeme yönelik fiili müdahelesinin ise alt sınırdan uzaklaşarak üst sınırdan verilebileceği öğrenildi.

Müsabakanın orta hakemi Uğurlu’ya yönelik hakaretinden dolayı 3 ile 4 maç arasında bir men cezasıyla karşı karşıya kalan Arda Turan, yardımcı hakeme yönelik fiili müdahalesinden ise 5 ile 6 maç arasında bir ceza tehlikesiyle karşı karşıya kalmış olacak. Her iki eyleminden dolayı muhtemelen toplamda 8 ile 10 maç arasında bir ceza tehlikesiyle karşı karşıya kalan Arda Turan ile ilgili sevk işleminin salı günü öğle saatlerinde resmiyete kavuşacağı ifade edildi.

Prof. Dr. Funda Barlık Obuz: Karanlığa karşı inadına iyi

ANIL VARLI

İzmir Tabip Odası Seçimleri 15 Nisan Pazar günü Alsancak Salih İşgören İlkokulunda yapılacak. “Susmayacağız, biat etmeyeceğiz, sarayın odalarından biri olmayacağız” diyerek, “Karanlığa karşı inadına iyi hekimlik” sloganıyla seçime hazırlanan Demokratik Katılımcı Hekimler’in Yönetim Kurulu Başkan adayı Prof. Dr. Funda Barlık Obuz ile seçime dair konuştuk. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde görev yapan Prof. Dr. Obuz, Türk Radyoloji Derneği İzmir Şubesi Başkanlığı, İzmir Tabip Odası Onur Kurulu üyeliğinin yanı sıra aynı zamanda Türk Tabibleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi üyesi. Prof. Dr. Obuz, “Çağdaş, laik ve demokratik bir ülkede, barış içinde onurlu ve iyi hekimlik yapmak istiyoruz. geleceğimize ve meslek örgütümüze sahip çıkacağız” diyor.

»Hekimlerin öncelikli sorunları nelerdir?
Kamu hastanelerinde aşırı hasta yükü altında uzun süreler çalışan hekimler, emeğinin karşılığı olmayan yetersiz ücretlerle, politik ve yönetsel baskılarla karşılaşıyor. Aile hekimliğinde benzer olumsuzlukların yanında, sözleşmeli ve güvencesiz çalışma dayatılıyor. Özel sağlık kuruluşlarında, işyeri hekimliklerinde çalışan meslektaşlarımız güvencesiz ve mesleki bağımsızlığını kaybetme tehlikesi altında çalışıyor. Üniversite hastanelerinde sevk zincirinin olmaması nedeniyle hizmet, eğitim ve araştırmanın önüne geçiyor. Tıp eğitimi ve mezuniyet sonrası eğitim gün geçtikçe niteliğini kaybediyor. Hekimler emeklilikte yoksulluk sınırının altında ücretlere mahkûm ediliyor. Kamuda liyakate dayanmayan kadrolaşma tüm hızıyla sürerken, binlerce hekim bir gecede kamudan ihraç ediliyor, yüzlerce yeni mezun hekim güvenlik soruşturmalarıyla işsiz bırakılıyor.

»Son yıllarda hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddet olaylarında büyük artışlar yaşanmaktadır. Sağlıkta artan şiddet olaylarının nedeni nedir?
Sağlık çalışanlarına yönelik şiddet, sağlık hizmet sunumunun hemen tüm aşamalarında yaygın ve ciddi bir sorun haline geldi. Sağlıktaki şiddetin en önemli nedeni, sağlık alanını ticarileştiren, sağlık çalışanlarını güvenliksiz ortamlarda, performansa dayalı gece gündüz çalıştıran sağlık politikalarıdır. Şiddeti artıran etkenlerden birisi de, şiddeti uygulayan kişilerin cezalandırılmayacakları ya da önemsenecek bir yaptırımla karşılaşmayacakları düşüncesidir. Sağlık çalışanlarına yönelik şiddete asla hoşgörü gösterilmeyeceği, aksine şiddet suçlarının mutlaka cezalandırılacağı düşüncesinin oluşturulması, önleyicilik açısından çok önemlidir. Bu amaçla Türk Tabipleri Birliği tarafından önerilen yasa tasarısı kabul edilmelidir.

»İktidarın uyguladığı sağlık politikalarının yol açtığı yıkımı nasıl değerlendirirsiniz?
Son 15 yıldır uygulanan Sağlıkta Dönüşüm Programı (SDP), sağlık ortamında pek çok yeni soruna yol açtı. Performansa dayalı ek ödeme sistemi, hastaya ayrılan süreyi azalttı, yapılan işlem sayısı, nitelikli sağlık hizmetinin önüne geçti. Performans sistemi aynı zamanda çalışma barışını da bozdu. Bugün Genel Sağlık Sigortası (GSS) primlerini ödeyemediği için yaklaşık 5 milyon kişi kamu sağlık hizmetlerinden yararlanamıyor. Aylık olarak ödenen GSS primi dışında, hastalar hastaneye başvurduğunda, muayene katılım bedeli, ilaç katılım bedeli, tıbbi malzeme katılım payı gibi 14 ayrı kalemde katkı payı ödemek zorunda kalıyorlar. Yine SDP’nin bir parçası olan aile hekimliği sistemi, bireysel ve toplumsal sağlık hizmetini birbirinden ayırarak birinci basamak sağlık hizmetlerini parçalı hale getirdi.
SDP’nin ikinci fazı olarak ileri sürülen, bir kamu-özel ortaklığı projesi olan Şehir Hastaneleri, şehre olan uzaklıkları, gereksiz büyüklükteki kullanım alanları ile hastaların sağlık hizmetine erişimini güçleştiriyor, sağlık çalışanları açısından da önemli sorunlar oluşturuyor. Şehir merkezindeki pek çok kamu hastanesinin kapatılacak olması, toplam yatak sayısında önemli bir değişiklik olmaması, en önemlisi gelecek nesillere aktarılacak büyük bir kamu borcunun yaratılması, Şehir Hastanelerinin yeniden değerlendirilmesini ve daha büyük zararlara yol açmadan bu projeden vazgeçilmesini gerektiriyor.

»Hükümetin meslek örgütlerine yönelik (TBB, TTB, TMMOB) “itibarsızlaştırma, hizaya getirme” politikalarına karşı “Sarayın Tabip Odası olmayacağız derken neyi ifade etmektesiniz?
Son dönemde meslek örgütleri çıkarılmak istenen yasalarla etkisiz ve işlevsiz hale getirilmek istenmektedir. Anayasanın 135. Maddesinde, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları devlet hiyerarşisi altında bulunmayan özerk kuruluşlar olarak düzenlenmiştir. Meslek birliğimizin kamusallığı, hekimlerin haklarını korumakla sınırlı olmayıp tüm toplumun sağlık hakkının sağlanmasına yöneliktir. Demokrasinin sorunlu olduğu dönemlerde devletler, meslek kuruluşlarının kendi politikalarını eleştirmemesini, desteklemesini hatta bir devlet organı gibi hareket etmesini istemekte; bunu sağlamak için de müdahalelerde bulunabilmektedir. Bu müdahaleleri engellemek için, Dünya Tabipler Birliği, ulusal hekim birliklerinin üye olarak kabul edilebilmesi için herhangi bir devlet kurumu veya kuruluşuna tabi olmaması veya bir devlet kurumu veya kuruluşu tarafından kontrol edilmemesi koşulunu getirmiştir. Türk Tabipleri Birliği’nin ülkemizi temsil ettiği Dünya Tabipler Birliği, Avrupa Hekimler Daimi Komitesi gibi uluslararası hekim örgütleri, evrensel hekimlik ilkelerine sahip çıkmanın toplumlar açısından öneminin ve değerinin farkındadır. Güçsüzleştirilmiş, hükümetin kontrolü ya da etkisi altındaki meslek kuruluşlarının dünya halkları nezdinde itibarının olamayacağı açıktır.

»Sağlıkta gericileştirme özellikle aşı karşıtlığı ve kanıta dayalı bilimsel tıp uygulamaları yerine geleneksel, alternatif ve tamamlayıcı tıp uygulamaları yaygınlaşmaya başlandı. Bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?
Geleneksel, alternatif ve tamamlayıcı sağlık uygulamaları, büyüyen ve kar getiren bir pazar olarak sağlık sisteminin bir parçası haline getirildi. Modern tıp uygulamalarına erişemeyenlere “umut tacirliği” yapılarak alternatif yaratılmak isteniyor. Bizler etkinliği ve güvenilirliği belirlenmemiş, yarar zarar değerlendirmesi yapılmamış, bilimselliği kanıtlanmamış, toplum sağlığını tehlikeye atan, tüm bilim dışı uygulamaların karşısında olmayı, bilimsel ve çağdaş tıp yöntemlerine dayalı hizmet sunumunu tavizsiz olarak savunmayı sürdüreceğiz. Modern tıbbın konularının dini kavram ve uygulamalarla sorgulandığı, helal kan ve helal ilacın, organ ve doku naklinin dine uygunluğunun tartışıldığı, aşı karşıtı söylemlerin arttığı, hastanelerde psikolog yerine manevi rehberlik adı altında imamların çalıştırıldığı bir dönemde laikliği savunmayı temel bir görev olarak görüyoruz.

»Projeleriniz nedir? Yeni dönemde tabip odası olarak nelere öncelik vereceksiniz?
Hekimlerin sorunlarının çözümü için demokratik ve katılımcı bir yönetim anlayışını benimseyecek, mesleki etik değerlerin korunması ve geliştirilmesi için çalışacağız. Toplumun sağlığının korunmasında ve sağlığın en önemli belirleyicilerinden demokratik ve özgür bir ortamın yerleşmesinde hekimlere büyük görev düşüyor. Bunun sağlanması için üzerimize düşeni yapacağız. Uygulanan sağlık politikalarına eleştirel ve sorgulayan bir tutum içinde olacak, kendi çözüm önerilerimizi kamuoyu ile paylaşacağız. Hekimlik değerlerini ve halkın sağlık hakkını savunurken, barışın egemen olduğu, özgür, adil, demokratik bir ülkede yaşamak istiyoruz. Yaşamdan ve barıştan yana olma tutumumuzu bugün olduğu gibi yarın da sürdüreceğiz.

»İzmirli hekimlere çağrınız nedir?
Tüm meslektaşlarımızı insanca çalışma koşulları, çalışırken ve emeklilikte insanca ücret, iş güvencesi, sağlık hakkı, iyi hekimlik ve nitelikli sağlık hizmeti için mücadeleye ve bizleri desteklemeye davet ediyoruz.