Prof. Dr. Süleyman İrvan: ‘Tanık haberciliği’ tehdit değil fırsat

ANIL KARACA

Dijital teknolojinin hızla gelişmesi ve medyanın dijitalleşmesi, gazeteciliği de şüphesiz etkiliyor. Akıllı telefonlar sayesinde günümüzde her yurttaş, etrafında olup biteni kaydederek sosyal medyada paylaşıp çevresini bilgilendirebiliyor. Günümüzde sokakta olup biten, saniyesi saniyesine sosyal medyada yer alıyor; anında binlerce insan tarafından paylaşılıyor.

Hâl böyle olunca, kamuoyu bazı durumlarda basın kuruluşlarından önce, ‘yurttaş gazeteciler’den haber alabiliyor. Peki nedir/kimdir yurttaş gazeteciliği/gazetecisi? Üsküdar Üniversitesi Yeni Medya Bölüm Başkanı ve Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süleyman İrvan ile tartıştık.

Yurttaş gazeteciliğini “Asıl mesleği gazetecilik olmayan yurttaşların dijital iletişim teknolojileri yardımıyla haber üretim sürecine katılmalarını anlatan bir kavram.” ifadeleriyle tanımlayan İrvan’a, “Artık elinde telefonu olan herkes gazeteci mi?” diye soruyoruz.

İrvan, haber üretim sürecine dahil olmanın bir yurttaşı gazeteci yapıp yapamayacağı sorusuna vurgu yapıyor. Geleneksel anlamda gazeteciliğin profesyonel bir meslek olduğunun ve eğitimin önkoşul olmasa bile gazeteciliğin mesele özgü kuralları ve etik ilkeleri olduğunun altını çiziyor.

Demokratik toplumlarda gazeteciliğin dördüncü güç olarak tanımlandığını ve yurttaşların bilgi edinme hakkını gerçekleştirmelerinde önemli bir işlevi yerine getirdiğini kaydeden İrvan, bu noktada yurttaş gazeteciliği kavramının belirsiz olduğuna ve kullanımının yanlış olduğunu düşündüğünü ifade ediyor:

“Yaygın kabule göre, gördüğü herhangi bir olayı kaydedip sosyal medyada yayan herkes yurttaş gazeteci olarak nitelendiriliyor ve elinde akıllı cep telefonu olan herkes potansiyel gazeteci olarak görülüyor. Oysa, yurttaşların ellerindeki akıllı telefonlarla yaptıkları şey, bir olaya tanıklık etmek ve bu tanıklığı sosyal medyada aktarmaktan ibaret.”

‘GAZETECİLİK BİR MESLEK, HABERCİLİK BİR PRATİK’
Bu gerekçeyle bahsedilenin aslında “tanık haberciliği” olduğunu belirten İrvan, “Tanık gazeteciliği bile demiyorum, çünkü gazetecilik bir meslek, ama habercilik bir pratik,” diyerek tezini şöyle örneklendiriyor:

“Satın aldığınız bir ürünü sosyal medyada övdünüz diyelim. Bu bir reklam mıdır? Evet reklamdır. Peki bu sizi reklamcı yapar mı? Hayır yapmaz. Reklamcılık bir meslektir, tıpkı gazetecilik gibi. Bence tanımları doğru yapmak lazım.”

Mesleki pratiğe vurgu yapan ve “tanık haberciliği” tanımını anlatan İrvan, öte yandan yurttaş gazetecilik diye bir türün de olduğunu ifade ediyor ve geleneksel medyanın ağır baskı koşulları altında olduğu, sindirildiği, güdümlü halde olduğu, ülkede olan biteni özgürce haberleştiremediği toplumlarda, asıl mesleği gazetecilik olmadığı halde sosyal medya üzerinden gelişmeleri aktaran yurttaş gazetecilerden söz edilebileceğini belirtiyor.

Konuyla ilgili sözlerine Arap Baharı’ndan, 2009’da İran’da yapılan şaibeli seçimlere yönelik gösterilerden ve Gezi Parkı direnişinden örnek vererek devam eden İrvan, bu eylemlerin dünyaya yayılmasında yurttaş gazetecilerin rolüne vurgu yapıyor:

“Geleneksel medyada çalışan gazeteciler protestolar için sokağa çıkan halkı haber yapmaktan çekiniyorlardı. Suriye’deki iç savaşta da yurttaş gazeteciler önemli rol oynadılar ve halen de oynamaya devam ediyorlar. Türkiye’de Gezi protestoları sırasında da geleneksel medyanın önemli bir kısmının protestoları görmezden gelmesi nedeniyle yurttaş gazeteciliğinin ivme kazandığına tanık olduk.”

“Elinde cep telefonu olan herkes potansiyel bir yurttaş gazeteci değildir, o şekilde tanımlanmamalıdır,” diyerek bu tür tanımların geleneksel gazeteciliği değersizleştirmeye hizmet ettiğini söyleyen İrvan, “Öte yandan, geleneksel medyanın suskun kaldığı, ağır sansüre uğradığı durumlarda, dönemlerde, ülkelerde yurttaş gazeteciliği değerli bir alternatif olarak karşımıza çıkmaktadır.” diyor.

prof-dr-suleyman-irvan-tanik-haberciligi-tehdit-degil-firsat-470769-1.

‘TANIK HABERCİLİĞİNİN YÜKSELİŞİ İNTERNETLE MÜMKÜN OLDU’
İrvan ile görüşmemizin devamında ‘yurttaş gazeteciliği’nin kökenini irdeliyoruz.

Tanık haberciliğinin ilk kez Kennedy suikastıyla ismini duyurduğunu belirten İrvan, olayı şöyle özetliyor:

“Abraham Zapruder isimli terzi, 22 Kasım 1963 tarihinde eşiyle birlikte Dallas’a gelen ABD Başkanı John F. Kennedy’yi elindeki amatör kamerayla çekerken birkaç el silah sesi duyuldu. Olayı baştan sona kaydeden Zapruder, böylece tarihe tanıklık etmiş oldu. Zaten yurttaş gazeteciliği tarihinde de Zapruder ilk yurttaş gazeteci olarak kabul edilir. Kuşkusuz Zapruder’in tamamen rastlantısal biçimde olay yerinde bulunduğunu ve gerçekleştirdiği haberciliğin tanıklıktan ibaret olduğunu söylemeye gerek yok. Yine benzer biçimde, 3 Mart 1991 tarihinde Los Angeles’ta Rodney King isimli siyah gence yönelik polis şiddetine kamerasıyla tanıklık eden George Holiday de tanık haberciliği yapmıştı.”

Tanık haberciliğinin asıl yükselişe geçmesinin internetle birlikte mümkün olduğunu söylüyor Süleyman İrvan ve kendi tanımladığı anlamda yurttaş gazeteciliğinin Arap Baharı, İran’daki gösteriler ve sokak hareketleriyle önem kazandığını vurguluyor. İrvan, yurttaş gazeteciliği girişimlerini şöyle özetliyor:

“2000 yılında Güney Kore’de kurulan OhMyNews isimli internet sitesi “Her yurttaş muhabirdir” sloganıyla yayın hayatına başladı, ancak haber doğrulamada yaşadığı sıkıntılardan dolayı 2010 yılında yurttaşlardan gelen haberleri yayımlamayı durdurma kararı aldı. Global Voices ve IndyMedia gibi başka yurttaş gazeteciliği siteleri de mevcut.”

Türkiye’de de yurttaş gazeteciliği iddiasıyla yayın hayatına başlayan haber siteleri olduğunu, fakat birçoğunun ya format değiştirdiğini ya da ömrünü doldurduğunu söyleyen İrvan, “Dokuz8Haber, Journo ve VivaHiba gibi siteler bu iddiayla yayına başladılar, ancak bugün içeriklerine bakıldığında, Dokuz8Haber ile Journo’nun geleneksel habercilik formatına döndüğü, ‘Medya sensin, paylaş’ sloganını kullanan VivaHiba’nın ise başarısız bir girişim olarak ömrünü doldurduğu görülüyor.” diyor.

‘MEDYA YÖNETİCİLERİ MUHABİR İSTİHDAMI YERİNE SOSYAL MEDYA TAKİBİNDE’
Yurttaş gazeteciler gerçeği önümüzde dururken, bunun basın kuruluşlarındaki yansımalarıyla devam ediyoruz Süleyman İrvan ile konuşmaya ve bir basın kuruluşu için yurttaş gazetecinin ne anlam ifade ettiğini soruyoruz kendisine.

Türkiye’de son yıllarda geleneksel medyayı yönetenlerde, “Nasılsa insanlar yaşadıkları, gördükleri her olayı sosyal medyada paylaşıyor, öyleyse biz niye muhabir istihdam edelim, merkezden sosyal medya hesaplarını takip edelim, oralardan haber çıkaralım” mantığının egemen hale geldiğini söylüyor İrvan ve bunun neden yanlış olduğunu şu ifadelerle anlatıyor:

“Çünkü gazetecilik kaliteli içerik üretimi yapmayı gerektiren bir meslek. Kaliteli içerik de muhabirin, sadece olay yerinde bulunmasını değil, taraflarla görüşmesini, olayın arka planını araştırmasını gerektiriyor. Masa başında, sosyal medya paylaşımlarını peş peşe koyarak haber üretmek, gazeteciliği hafife almak anlamına geliyor. Bir de elbette haber yapılacak görüntülerin, paylaşımların gerçek olup olmadığı sorusu var. Gazetecilik etiği, tanık haberciliğinin en başta ‘haber doğrulama’ süzgecinden geçirilmesini gerektiriyor. Bir yalan haber bir sitede haberleştirildikten dakikalar sonra onlarca farklı sitede kopyalanabiliyor. Sosyal medyada yalanların hızla yayıldığına ilişkin ciddi araştırmalar var. Aslında yalan haberler haber sitelerinde de hızla yayılıyor, bu da sonuçta gazeteciliğe duyulan güveni aşındırmaya devam ediyor.”

“TANIK HABERCİLİĞİ BİR TEHDİT DEĞİL, FIRSATTIR”
Bu tartışmanın ışığında, yurttaş gazeteciliğinin profesyonel gazeteciliğe bir tehdit olup olamayacağı sorusunu görüşmenin gündemine getiriyoruz.

Prof. Dr. İrvan, yurttaş gazeteciliğinin bir tehdit değil, fırsat olduğu kanısında.

Tanık haberciliğinin haber konusu bulmada profesyonel gazetecilere yol göstereceğini, önemli olayları kolayca takip edebilmesi, görüntülerle kanıt oluşturabilmesi için malzeme sunacağını belirten İrvan, tezinin gerekçesini şu örnekle sunuyor:

“2009 yılında Guardian gazetesi adına Londra’daki G20 protestolarını izleyen gazeteci Paul Lewis, evine giderken düşüp ölen İngiliz yurttaşı Ian Tomlinson’un nasıl öldüğünü araştırmaya başladı. Resmi açıklamaya göre Tomlinson kalp krizi geçirmişti. Paul Lewis diğer gazetelerin aksine resmi açıklamayla yetinmeyip twitter’da takipçilerine çağrı yaptı ve olay yerinde olan görgü tanıklarından varsa ellerindeki görüntüleri kendisiyle paylaşmalarını istedi. Olay yerinde kamerasıyla çekim yapan bir kişi Lewis’e çektiği görüntüleri gönderdi ve sonuçta Tomlinson’un polis tarafından itildiğini, yere düşerek kafasını çarptığını ve öldüğünü kanıtladı.”

İrvan, tanık haberciliğine, geleneksel gazeteciliğin alternatifi değil, destekleyicisi olarak görüldüğü takdirde daha doğru bir yerden bakılabileceğinin altını çiziyor.

Görüşmemizin sonunda, yurttaş gazeteciliğinin gelecek için yol haritasını tartışıyoruz İrvan ile. Yurttaş gazeteciliğinin, gazeteciliğin dijital dönüşümüyle eş zamanlı olarak nasıl bir role bürüneceğini ve bu pratiğin sosyal medya üzerinden geçilen fotoğraf ve bilgiden daha geniş bir perspektif bulup bulamayacağını soruyoruz kendisine.

‘GAZETECİLİĞE BASKILAR ARTARSA YURTTAŞ GAZETECİLİĞİ ÖN PLANA ÇIKAR’
İrvan, bu konuda belirleyicinin geleneksel medya düzeni olacağını söylüyor ve gazeteciliğin üzerindeki baskı ortamı faktörüne değinerek, sözlerini şöyle sonlandırıyor:

“Tanık haberciliğinin dijital medya ile daha fazla görünürlük kazandığına kuşku yok. Ancak gelecekte nasıl bir yöne doğru gideceğini belirleyecek olan teknoloji değil, geleneksel medya düzeni olacaktır bana göre. Eğer geleneksel gazetecilik üzerindeki baskılar artar ve gazetecilik yapmak imkânsız hale gelirse yurttaş gazeteciliği olarak tanımladığımız gazetecilik ön plana çıkacaktır. Medya özgürlüğü arttıkça da tanık haberciliği olarak tanımladığımız, fotoğraf, görüntü ve bilgi geçmekle sınırlı habercilik anlayışı yardımcı bir unsur olarak varlığını sürdürecektir.”

Evrensel 24 yaşında

Evrensel gazetesi, bugün 24 yaşına girdi. Gazete ilk sayısını 7 Haziran 1995’te çıkardı.

8 Ocak 1996’da gazetenin muhabiri Metin Göktepe gözaltında öldürüldü. Gazete, 1999 ve 2000 yıllarında çeşitli kapatma davalarıyla mücadele etti.

Gazetenin 24. yaş gününde bir yazı kaleme alan Evrensel Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fatih Polat, “Bize hiçbir egemen, “Alo Fatih” diye telefon açarak işimizi nasıl yapmamız gerektiğini anlatamaz. Bunu aklından bile geçiremez. Ama bir işçi, “Yahu bizim çilemizi başka gazeteler görmüyor da, siz neden görmüyorsunuz?” diyebilir,” ifadelerini kullandı.

Fatih Polat’ın yeni yaş yazısı şöyle:

“Evrensel’in 24 yaşına girdiği bugün Türkiye, gazetecilik mesleğinin en heyecan verici yönünün de fazlasıyla baskılandığı bir ülke durumunda: Keşif.

Bir süre öncesine kadar, gazetecilerin okurlara göre dünyayı bir gün öncesinden yaşadığını söylerdik. Okurların gazeteyi ellerine alıp, ‘Bakalım bugün neler olmuş?” diye anlamaya çalıştıkları gelişmeler sonuçta bir gün önce yaşanmıştır ve gazeteciler de o gelişmeleri bir gün sonrasının gazetesi için okurlara hazırlamıştır. Tabii ki, tüm bunlar gazete deyince akla sadece basılı gazetelerin geldiği zamanlardaydı.

Şimdi artık online gazetecilik zamanı. Yani okur ile gazeteci arasındaki bu zamansal fark artık bir tuş mesafesine indi. Gazetecinin okura daha hızlı ulaşmasına imkan veren bu gelişme, okur diye tanımladığımız, gazeteciler dışındaki herkesin sıcak bilgiye ulaşım sürecini de 24 saat öne çekmiş oldu.

Bu 24 saatlik harika, Evrensel’in 24 yaşına girene kadar ki serüveninin de zamansal ifadesi aslında. Bu hikayenin içinde yer alan bizler için de, o ilk gün dün gibi.

Evrensel’in bugüne kadarki her sayısı, o günkü dünyayı tarif ederken, aslında kendi gazetecilik anlayışının, o anlayış içinde işini ne kadar iyi yapıp yapmadığının, durduğu yerin, o yerin hakkını verip veremediğinin de tarifidir. Tam da bu nedenle, çeyrek asrın kapısına dayandıktan sonra, Evrensel’in yayın politikası, gazetecilik anlayışı gibi temel konuları böyle bir yazının içine sığdırmamız beklenmesin. Yani beklenmese iyi olur(!)

Tam da bu nedenle bu yazı, salına salına yazılmış bir yazı sayılsın.

Geçen yıl, aynı konudaki yazıda, Evrensel’in tarihini bütünlüklü anlamak için sözleri Murat Ertel’e ait olan Baba Zula’nın efsane şarkısı “Özgür Ruh”un fikir verici olabileceğini yazmıştım.

Şimdi bu yazıyı yazarken de, saçma sapan gerekçelerle tutuklanmış olan, müziğin genç yeteneklerinden Ezhel’in, hip hop ile tanışmasından müziği ile yapmak istediklerini anlatırken dile getirdiği şu cümleye atıf yapmak anlamlı olabilir: “Çekinmeden, korkmadan, ne söylemek istiyorsam söyleyebilmeliyim.”*

Bizimkisi de aynı hesap. Çekinmeden, korkmadan, ne söylemek istiyorsak söylemeye çalıştık bugüne kadar. Sözün bu kısmında saygıyla anmak istediklerimiz var elbette. Çekinmeden, korkmadan haber yaparken aramızdan alınan sevgili arkadaşım Metin Göktepe, kendisinden çok şey öğrendiğimiz Sennur Ablamız (Sennur Sezer), 7 Haziran 1995 günü bayide okurla buluşan Evrensel’in birinci sayfa karikatürünü çizen ve daha sonra kaybettiğimiz, usta karikatürist İsmail Gülgeç, yakın bir zamanda kaybettiğimiz çizerlerimizden, özgün çizgisiyle hep dikkat çekmeyi başaran Ertan Aydın, bir seçim sürecindeki kazada yitirdiğimiz Hasan İşler, uzun yıllar bize şefkatli bir yol arkadaşlığı yapan Çaycımız İbrahim Dayı’ya selam olsun!

Bugün Türkiye, iktidarın medya üzerindeki yoğunlaşan tekeli nedeniyle ve tutuklu gazeteci sayısıyla bir gazeteci hapishanesine dönüştürülmüş olması özelliğiyle, bu mesleğin en heyecan verici yönünün de fazlasıyla baskılandığı bir ülke durumunda: Keşif.

Gazetecilik her şeyden önce bitmeyen bir keşiftir. Biz gazeteciler olarak, her gün yeniden kurulan dünyanın her yeni anını keşfederek okura aktarmak zorundayız. Keşfederken gördüğünüz şeyler içinde, savaş, sömürü, bir katliama dönüşen ‘iş kazaları’, kadın cinayetleri, kâr hırsıyla yapılan çevre katliamları, düşünen insanlar cezaevlerine tıkılırken, taciz ve tecavüzcüleri koruyan bir yargı ahlakı gibi bir dizi olumsuz şey var kuşkusuz. Ancak tüm bunlara rağmen, görünen ile gerçek arasındaki ilişkinin açığa çıkarılmasına dayalı gazetecilik keşfinin insana heyecan veren yanı hiçbir şeye değişilmez.

Yaptığınız bu keşif sonrası okurun önüne koyduğunuz şey protesto ile karşılaşmak yerine, yorgun bir işçinin çay molasında okuduğu ve bazen de beğenisini ifade etmek üzere size mektup yazdığı bir keşifse bunun tabii ayrı bir keyfi oluyor.

Bize hiçbir egemen, “Alo Fatih” diye telefon açarak işimizi nasıl yapmamız gerektiğini anlatamaz. Bunu aklından bile geçiremez. Ama bir işçi, “Yahu bizim çilemizi başka gazeteler görmüyor da, siz neden görmüyorsunuz?” diyebilir.

Bu aradaki fark bile ne kadar zor bir dönemden geçiyor olursak olalım, Evrensel’de emeği olan her birimize kendimizi iyi hissettiriyor.

Okurlarımız bu gazetenin sahibi, bizim de başımızın tacıdır. Bundan sonra da, çekinmeden, korkmadan, ne söylemek istiyorsak söyleyemeye devam edeceğiz.

Bu da okura sözümüzdür.

Saygıyla…”

Afganistan’da seçim merkezine bombalı saldırı: 2 ölü

Afganistan’ın kuzeyindeki Baglan vilayetinde bir seçim merkezinde yaşanan patlamada 2 kişi öldü.

Baglan Emniyet Müdürlüğü Sözcüsü Zabihullah Şuca, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Baglan’ın Hoca Daşti Elvan bölgesindeki seçim merkezine yerleştirilen bombanın, uzaktan kumandayla patlatıldığını belirtti.

Saldırıda, Baglan Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürüyle seçim merkezi sorumlusunun hayatını kaybettiğini ifade eden Şuca, 2 kişinin de yaralandığını söyledi.

Saldırıyı henüz üstlenen olmadı.

Seçim merkezinde seçmenler, 20 Ekim 2018’de düzenlenecek parlamento seçimleri için kayıtlarını yaptırıyor. AA

Avrupa’nın ‘ahlaksız teklifi’

Barack Obama’nın İran ile yaptığı nükleer anlaşmayı iptal ettikten sonra Donald Trump’ın kararına direnen AB ülkelerinin bu kadar kısa sürede havlu atacaklarını beklemiyordum doğrusu. AB ile birlikte eski AB üyesi İngiltere’nin yanı sıra Fransa ve Almanya’nın ABD’ye yolladıkları bir mektupla İran’a uygulanan yaptırımlardan kendilerinin muaf tutulmaalarını istemeleri, kelimenin tam anlamıyla ikiyüzlülük.

İran’la ticari ilişkilerin AB ile İngiltere, Fransa ve Almanya tarafından sürdürülecek olmasının İran’a da yararlı olacağı elbette doğru. Ama AB ile bu üç ülkenin haksız olduklarını daha önce kabul ettikleri bir uygulamaya boyun eğerek, şimdi kendileri için ayrıcalık istemelerinin ahlaki bir tarafı yok. AB, ABD’ye bu konuda direnebilirdi.

AB, ABD’ye Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun yapılan anlaşma gereği yükümlükülerini yerine getirdiğini tam on bir kez açıkladıklarını da anımsatıyor mektupta. Yani Trump’a “anlaşmayı bozman için hiç bir gerekçen yoktu” demek istiyorlar. Daha anlaşma iptalinin üzerinden çok da uzun zaman geçmeden şimdi yaptırımları kabul etme noktasına gelmiş oldular.

Gerçekten çok trajik bir gelişme bu. Bulgaristan’ın başkenti Sofya’da geçen ay toplanan AB Zirvesi’nde, ABD vazgeçse bile İran’la anlaşmayı sürdürecekleri konusunda görüş birliğine varılmıştı. AB Başkanı Donald Tusk, ABD’den İran’a uyguladığı yaptırımlardan vazgeçmesini de istemişti.

Yazılan mektupta “müttefikler olarak ABD’nin çıkarlarımıza zarar vermekten kaçınacağını umuyoruz” deniyor, aynı zamanda İran’la yapılan (Trump’ın bozduğu) anlaşmanın nükleer bir İran’ı engellemenin en iyi yolu olduğu da vurgulanıyor. Mektupta doğru olan en çarpıcı ifade ise bence, “yapılan anlaşmanın İran’ın ekonomik fayda sağlamasıyla hayatta kalabileceği” ifadesi. AB buna inanıyorsa tümüyle yaptırımlar konusunda ABD’ye, İran’la ticari ilişkisi olan tüm ülkeleri de arkasına alarak karşı çıkmalıydı. Ne var ki AB ülkeleri, ABD’nin kendilerini İran’la ticaret yapmama konusunda üstü kapalı tehdit eden ABD’ye boyun eğmekle kalmayıp ayrıcalık talep edebildiler.

Ayrıcalık istenen alanlar özellikle otomobil, enerji, sivil havacılık gibi önemli sektörler. Bu konuda İran’la ticari ilişkileri sürdürmek istiyor AB ve söz konusu üç ülke. Fransızların ünlü otomobil üretici firmaları Peugeot ve Citroen, İran’la ortak üretimden vazgeçmişlerdi. Yine Fransız Total ile Engie SA, İran’daki faaliyetlerine son vermişlerdi.

ABD’nin istenen ayrıcalığı talep sahiplerine tanıyacağını sanmam. Eğer tanırsa, İran’ın, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu komşuları hiçbir ticari ilişki kuramayacakken, AB ülkelerinin böyle bir derdi olmayacak demektir bu. Yani AB, “biz işimizi sürdürelim ama diğer ülkeler uygulanan yaptırım gereği İran’la ticari ilişki kurmasınlar” diyor.

İran’la ticaret yapmak, başta komşuları olmak üzere. Her ülkenin hakkı. ABD’nin sadece kendisinin inandığı gerekçelerle bir ülkeyi cezalandırmasına başka ülkeleri de ortak etme hakkı elbette yok. AB, İran’a uygulanan yaptırımlara, kendilerine yasak yoksa “evet” demek durumuna gelmiştir. İran da AB’nin bu isteğine itiraz etmeyecektir aslında. Olan İran’la ticaret yapan ülkelere olacak.

Gerçekten ahlaksız bir teklif bu.

İtalya’da Giuseppe Conte hükümeti güvenoyu aldı

İtalya’da aşırı sağcı Lig ile Beş Yıldız Hareketi’nin (M5S) oluşturduğu Giuseppe Conte başbakanlığındaki yeni hükümet, Cumhuriyet Senatosu’nda 171 üyenin desteğiyle güvenoyu aldı.

Yeni hükümet, seçimle gelen 315 senatör ve ömür boyu 6 senatör olmak üzere 321 sandalyeli Senato’da bulduğu 171 “evet” oyuyla üst kanattan güvenoyu almak için barajı geçti. Senato’dan güvenoyu alabilmek için ise en az 145 oy gerekiyordu. Yeni hükümete 117 üye “hayır” oyu verdi, 25 üye de çekimser kaldı.

Öte yandan İtalya Başbakanı Conte, Senato’ya hükümeti ve programı sunduğu sırada bir de konuşma yaptı. Beş Yıldız Hareketi’ne yönelik “popülist” ve “sistem karşıtı” tanımlamalarına atıfta bulunan Conte, bunlar halkın ihtiyaçlarını dinlemek anlamına geliyorsa M5S’nin bu şekilde tanımlanabileceğini söyledi. Cinsel şiddet ve vergi kaçakçılığı gibi suçlara verilen cezaların ağırlaştırılacağını belirten Conte, yolsuzlukla mücadelede de “gizli ajanlar” kullanacaklarını ifade etti.

“Rusya’ya açılımı savunacağız”
Ülkesinin Rusya ile ilişkilerine de değinen Conte, şunları kaydetti:
“Ülkemizin Atlantik ittifakına olan aidiyetinin ve ABD ile özel müttefikliğinin altını çizmek istiyoruz. Aynı zamanda son yıllarda çeşitli jeopolitik krizlerdeki uluslararası rolünü sağlamlaştıran Rusya’ya yönelik bir açılımı da savunacağız. Sivil Rus halkına işkence gibi olanlardan başlayarak yaptırımların yeniden gözden geçirilmesini destekleyeceğiz.”
Hükümetin göç konusundaki politikalarının “ırkçılık” tarafından yönlendirilemeyeceğini vurgulayan Conte, ırkçı olmadıklarını, asla da olmayacaklarını dile getirdi. “Sahte bir dayanışma şemsiyesi altında devasa boyuta ulaşan göç işini durduracaklarını” anlatan Conte, etkili bir kimlik tespiti ve geri dönüş prosedürü uygulayacaklarını aktardı. Conte, İtalya’nın Avrupa Birliği’nden (AB) Dublin Sözleşmesi’nin yeniden düzenlenmesini de güçlü şekilde talep edeceğini bildirdi.

Yeni hükümetin programında, İtalya’nın yüksek kamu borcu nedeniyle çok eleştirilen vergi oranının düşürülmesini öngören iki kademeli vergi uygulaması, vatandaşlara temel gelir ve AB bütçesinde esneklik ile “Fornero Kanunu” olarak da bilinen emeklilik yaşını 67’ye çıkaran reformun gözden geçirilmesi, göçmenler ve Müslümanlara yönelik sert politikalar gibi tartışmalı konular bulunuyor.

Merkel: Türkiye ile mülteci mutabakatının dışında anlaşma yok

Almanya Başbakanı Angela Merkel, Alman meclisindeki yeni uygulamaya göre, Çarşamba günü ilk kez koalisyon ve muhafelet partilerinin güncel konulara ilişkin sorularına yanıt verdi.

DW Türkçe’nin aktardığına göre Başbakan Merkel’e yönelik sorularda Türkiye de gündeme geldi. Aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisinden milletvekili Beatrix von Storch, Merkel’e 7 Mart 2016 tarihinde Türkiye’nin Brüksel’deki Avrupa Birliği Daimi Temsilciliği’nde dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu ve Hollanda Başbakanı Mark Rutte ile bir araya gelip gelmediğini sordu. AfD’li milletvekili von Storch, Merkel’in bu görüşmede Türkiye’den her yıl 150 bin ile 200 bin arasında mültecinin Avrupa’ya getirilerek, yerleştirilmesi yönünde yazılı olmayan bir anlaşma yapıp yapmadığı sorusunu yöneltti.

Merkel ise Türkiye ile mültecilere ilişkin görüşmelerin yapıldığını ve sonunda bir mutabakata varıldığını hatırlattı. Merkel, bu anlaşmaya göre, “Ege Denizi üzerinden kaçak yollardan Avrupa’ya gelmek isteyen her Suriyeli mültecinin” Türkiye’ye geri gönderilmesi karşılığında Türkiye’den belirli bir kontenjan dahilinde ve yasal yollardan gelecek Suriyelileri kabul etmeye hazır olduklarını ifade etti. “Bu konuda yapılan başka bir anlaşma olmadığını” vurgulayan Merkel, Türkiye ile yapılan anlaşmanın da içeriğinin bilindiğini dile getirdi. Merkel, von Strock’un sözünü ettiği buluşmada da bu anlaşmanın görüşüldüğünü ifade etti.

MÜLTECİLERE YÖNELİK POLİTİKASINI SAVUNDU

Başbakan Merkel’e mültecilere yönelik izlediği politikaya ilişkin sorular da soruldu. Merkel, 2015-2016 yıllarında izlediği mülteci siyasetini de savundu. Almanya’nın “çok sorumlu” bir tutum izlediğini vurgulayan Merkel, aldığı siyasi kararların da doğru olduğunun altını çizdi. O dönemde “istisnai bir durum” yaşandığını kaydeden Merkel, o dönemden beri göç ve mülteci siyasetinde bir dizi değişlik yapıldığını ve yeni düzenlemeler üzerinde çalışıldığını söyledi.

Merkel’e yöneltilen sorular arasında Göç ve Mülteciler Dairesi’ndeki (BAMF) sorunlar ve usulsüzlükler de önemli bir yer tuttu. Merkel, BAMF’deki ağır sorunları dikkate almadığı yönündeki iddiaları reddetti.

G-7 ZİRVESİ

Başbakan Merkel, milletvekillerinin sorularını yanıtlamadan önce hafta sonu Kanada’nın Charlevoix kentinde yapılacak G-7 zirvesine ilişkin bilgi verdi. Merkel, G-7 üyesi ülkelerin devlet ve hükümet başkanlarının katılacağı zirvenin sonunda ortak bir sonuç bildirisi yayınlanıp yayınlanamayacağı sorusunun yanıtını açık bıraktı. ABD’nin Avrupa Birliği’den (AB) ithal edilen çelik ve alüminyum ürünlerine uyguladığı ek gümrük vergisi, İran’la anlaşmadan çekilmesi ve iklim politikasındaki görüş ayrılıkları nedeniyle zorluklar yaşandığına işaret eden Merkel, “Bunlar çok taraflı anlaşmalara ilişkin ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor” dedi.

Merkel, Rusya’nın G-8 üyeliğinin askıya alınmış olmasına ilişkin bir soruya yanıtından da, Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmiş olması nedeniyle G-8 üyeliğinden çıkartılmış olmasını savundu.

Trump, Kardashian’ın af istediği hükümlünün cezasını hafifletti

ABD Başkanı Donald Trump, ülkesinde magazin yıldızı olarak tanınan Kim Kardashian’ın affetmesini istediği hükümlünün ömür boyu hapis cezasını hafifletti.

Beyaz Saray’dan adlarının açıklanmasını istemeyen iki yetkili, Trump’ın 20 yılı aşkın süredir cezaevinde olan 63 yaşındaki Alice Marie Johnson’ın cezasını hafiflettiğini açıkladı.

Alice Marie Johnson, uyuşturucu satıcıları arasındaki mesajları iletmekten 1996’da şartlı tahliyesiz ömür boyu hapse mahkum edilmişti.

Kim Kardashian, Johnson’ın affedilme olasılığını görüşmek üzere geçen hafta Beyaz Saray’da Trump ile bir araya gelmişti.

Destekçileri ve ailesi, Johnson’ın birçok programda aktif, örnek bir mahkum olduğunu belirtiyordu.

Trump’ın damadı Jared Kushner’in de Kardashian ile Johnson konusunda aylardır görüşme yaptığı ifade ediliyordu.

Hawaii’de yeni karalar ortaya çıkıyor

ABD’nin Hawaii eyaletinde mayıs başında faaliyete geçen Kilauea Yanardağı’ndan akan lavların Kapoho bölgesini doldurmasıyla yeni karaların oluştuğu belirtildi.

Sputnik’in aktardığı habere göre, ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezinden (USGS) jeolog Wendy Stovall, Hawaii’de bazı bölgelerin tamamen yok olduğunu, bazı körfezlerin de lavla dolduğunu ve yeni karaların oluştuğunu ifade etti.

Adadaki tatil merkezlerinden “Vacationland”in lavlar tarafından tamamıyla yutulduğunu belirten Stovall, Kapoho bölgesinde yeni karaların oluştuğunu ifade etti.

‘DAHA BÜYÜK PATLAMALAR OLACAK’

Stovall, yanardağda daha büyük patlamaların olacağını söyledi.

Hawaii’de geçen ay faaliyete geçen Kilauea Yanardağı’ndan püsküren lav, taş ve zehirli gaz nedeniyle bölgeden 2 bine yakın kişi güvenli yerlere tahliye edilmişti.

This photo compares what used to be Kapoho Bay (bottom) with what the bay looks like now – a completely new land mass, thanks to the Kilauea lava flow. https://t.co/S3kGo4PvVspic.twitter.com/WLi9BHxSqK

— Hawaii News Now (@HawaiiNewsNow) 5 Haziran 2018

NATO Genel Sekreteri: NATO, Irak istediği müddetçe ülkede kalmaya devam edecektir

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Irak’taki eğitim misyonunun ülkeden gelen talep üzerine başlatılacağını belirterek, “NATO, Irak hükümeti istediği müddetçe ülkede kalmaya devam edecektir.” dedi.

Brüksel’de düzenlenen NATO Savunma Bakanları Toplantısı öncesinde basına açıklamalarda bulunan Stoltenberg, toplantının ana gündem maddelerini anlattı.

Toplantının gelecek ay düzenlenecek NATO Brüksel Zirvesi’ne hazırlık amacı taşıdığını aktaran Stoltenberg, savunma bakanlarının caydırıcılık, savunma kapasitesinin güçlendirilmesi, askeri hareketlilik, siber savunma, terörle mücadele ve Avrupa Birliği (AB)-NATO iş birliği gibi farklı konuları ele alacağını kaydetti.

Irak eğitim misyonu

Brüksel Zirvesi’nin ardından Irak’taki eğitim misyonunun resmi olarak başlatılacağını ifade eden Stoltenberg, temel amacın ülkede istikrarın sağlanması ve terör örgütü DEAŞ’a karşı elde edilen kazanımların devam ettirilmesi olduğunu söyledi.

Irak hükümetinin çağrısı üzerine NATO’nun eğitim misyonunu üstlendiğini ifade eden Stoltenberg, “NATO, Irak hükümeti istediği müddetçe ülkede kalmaya devam edecektir.” açıklamasında bulundu.

“Katar üye olamaz”

Katar’ın NATO’ya tam üye olma konusunda istekli olduğunun hatırlatılması üzerine Stoltenberg, Katar’ın NATO için önemli bir müttefik olduğunu belirtti.

Stoltenberg, “NATO’nun kurucu antlaşması olan Washington Antlaşması’nın 10’uncu maddesine göre sadece Avrupa ve Kuzey Amerika’da bulunan ülkeler ittifaka üye olabililir.” dedi.

DSG: Suriye hükümetiyle müzakereye hazırız

ABD ile Türkiye arasındaki Menbiç anlaşmasının ardından, YPG‘nin omurgasını oluşturduğu Demokratik Suriye Güçleri‘nden (DSG) birbiri ardına Suriye hükümetiyle diyalog çağrıları geliyor. DSG’nin siyasi kanadı Demokratik Suriye Meclisi de Şam’dan siyasi bir heyetin diyalog başlatmak için bölgelerini ziyaret ettiğini söyledi.

Demokratik Suriye Meclisi (DSM) Eşbaşkanı İlham Ahmed, tek taraflı ilan ettikleri Kuzey Suriye Federasyonu’nun akıbeti konusunda Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın yönetimiyle müzakereler için zamanın olgunlaşmış olabileceğini söyledi.

‘SURİYE DEMOKRATİK CEPHESİ’NDEN ZİYARET’

Sputnik’in Amerikan haber ajansı AP’den aktardığı habere göre, Suriye hükümetiyle görüşmeye hazırlandıklarını ifade eden Ahmed, Şam merkezli, Esad hükümetine yakın Suriye Demokratik Cephesi isimli grubun, hükümetle diyalog başlatılması çabaları çerçevesinde, Kuzey Suriye Federasyonu’nu ziyaret ettiğini duyurdu.

Ahmed’in açıklamasının, ABD-Türkiye Dışişleri Bakanları Mike Pompeo-Mevlüt Çavuşoğlu’nun YPG’nin Menbiç’ten çekilmesini içeren yol haritasını onaylamasının sonrasında gelmesi dikkat çekti.

Anlaşmaya karşı ABD destekli DSG’den muhalefet yükselmese de toprakları üzerindeki bölgelerden birinin YPG’nin çekilmesinin ardından ABD-Türkiye ortak askeri gücü tarafından kontrol edilecek olmasına Suriye hükümeti tepki göstermişti.

‘ÖZYÖNETİMİMİZİ GÜVENCEYE ALMAK İSTİYORUZ’

DSM Eşbaşkanı ”Savaşı bitirecek bir vizyon peşindeyiz. Kendi özyönetimizi güvence altına almak istiyoruz, bunu Amerikalılar da önemsiyor” dedi.

Öncesinde TEV-DEM ve PYD liderlerinden Aldar Halil de Esad yönetiminin kuzeydoğuda özerk Kürt yönetimini kabul etmeye hazır olup olmadığına dair nabız yoklamak istediklerini, bunun için heyet yollamaya hazır olduklarını söyledi.

‘SURİYELİLER KENDİ ARALARINDA ÇÖZMELİ’

Daha önce Rusya’nın sponsorluğunda Suriye hükümetiyle görüşmelerden sonuç elde edemediklerini kaydeden Halil, ”Amaç Suriyelilerle Suriyeliler arasında çözüm geliştirip çatışmalarla savaşlara kapıları kapatmak olmalı. Barış ve istikrarla sonuçlanması herkesin çıkarına olur” vurgusu yaptı.

Kürt yetkililerin bu çağrılarına henüz Şam’dan resmi yanıt gelmedi.

ESAD’IN İKİ YOLU

Esad, mayıs sonunda RT’ye verdiği demeçte, DSG ile barış görüşmelerine hazır olduklarını, ama askeri seçeneğin de hala masada olduğunu söylemişti.

”Suriye’de geriye kalan tek sorun DSG” tespitini yapan Suriye lideri, DSG konusunda önlerinde iki yol olduğunu anlatmıştı:

‘AMERİKALILAR SURİYE’DEN GİTMELİ, BİR ŞEKİLDE GİDECEKLER’

“İlki şu: Müzakereler için açık kapı bırakıyoruz çünkü DSG’nin çoğunluğu Suriyelilerden oluşuyor. Bu yöntem işlemezse ise bu bölgeleri güç kullanarak özgürleştirme yoluna başvuracağız… Amerikalılar Suriye’den gitmeli. Bir şekilde gidecekler.”