Prof. Dr. Süleyman İrvan: ‘Tanık haberciliği’ tehdit değil fırsat

ANIL KARACA

Dijital teknolojinin hızla gelişmesi ve medyanın dijitalleşmesi, gazeteciliği de şüphesiz etkiliyor. Akıllı telefonlar sayesinde günümüzde her yurttaş, etrafında olup biteni kaydederek sosyal medyada paylaşıp çevresini bilgilendirebiliyor. Günümüzde sokakta olup biten, saniyesi saniyesine sosyal medyada yer alıyor; anında binlerce insan tarafından paylaşılıyor.

Hâl böyle olunca, kamuoyu bazı durumlarda basın kuruluşlarından önce, ‘yurttaş gazeteciler’den haber alabiliyor. Peki nedir/kimdir yurttaş gazeteciliği/gazetecisi? Üsküdar Üniversitesi Yeni Medya Bölüm Başkanı ve Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süleyman İrvan ile tartıştık.

Yurttaş gazeteciliğini “Asıl mesleği gazetecilik olmayan yurttaşların dijital iletişim teknolojileri yardımıyla haber üretim sürecine katılmalarını anlatan bir kavram.” ifadeleriyle tanımlayan İrvan’a, “Artık elinde telefonu olan herkes gazeteci mi?” diye soruyoruz.

İrvan, haber üretim sürecine dahil olmanın bir yurttaşı gazeteci yapıp yapamayacağı sorusuna vurgu yapıyor. Geleneksel anlamda gazeteciliğin profesyonel bir meslek olduğunun ve eğitimin önkoşul olmasa bile gazeteciliğin mesele özgü kuralları ve etik ilkeleri olduğunun altını çiziyor.

Demokratik toplumlarda gazeteciliğin dördüncü güç olarak tanımlandığını ve yurttaşların bilgi edinme hakkını gerçekleştirmelerinde önemli bir işlevi yerine getirdiğini kaydeden İrvan, bu noktada yurttaş gazeteciliği kavramının belirsiz olduğuna ve kullanımının yanlış olduğunu düşündüğünü ifade ediyor:

“Yaygın kabule göre, gördüğü herhangi bir olayı kaydedip sosyal medyada yayan herkes yurttaş gazeteci olarak nitelendiriliyor ve elinde akıllı cep telefonu olan herkes potansiyel gazeteci olarak görülüyor. Oysa, yurttaşların ellerindeki akıllı telefonlarla yaptıkları şey, bir olaya tanıklık etmek ve bu tanıklığı sosyal medyada aktarmaktan ibaret.”

‘GAZETECİLİK BİR MESLEK, HABERCİLİK BİR PRATİK’
Bu gerekçeyle bahsedilenin aslında “tanık haberciliği” olduğunu belirten İrvan, “Tanık gazeteciliği bile demiyorum, çünkü gazetecilik bir meslek, ama habercilik bir pratik,” diyerek tezini şöyle örneklendiriyor:

“Satın aldığınız bir ürünü sosyal medyada övdünüz diyelim. Bu bir reklam mıdır? Evet reklamdır. Peki bu sizi reklamcı yapar mı? Hayır yapmaz. Reklamcılık bir meslektir, tıpkı gazetecilik gibi. Bence tanımları doğru yapmak lazım.”

Mesleki pratiğe vurgu yapan ve “tanık haberciliği” tanımını anlatan İrvan, öte yandan yurttaş gazetecilik diye bir türün de olduğunu ifade ediyor ve geleneksel medyanın ağır baskı koşulları altında olduğu, sindirildiği, güdümlü halde olduğu, ülkede olan biteni özgürce haberleştiremediği toplumlarda, asıl mesleği gazetecilik olmadığı halde sosyal medya üzerinden gelişmeleri aktaran yurttaş gazetecilerden söz edilebileceğini belirtiyor.

Konuyla ilgili sözlerine Arap Baharı’ndan, 2009’da İran’da yapılan şaibeli seçimlere yönelik gösterilerden ve Gezi Parkı direnişinden örnek vererek devam eden İrvan, bu eylemlerin dünyaya yayılmasında yurttaş gazetecilerin rolüne vurgu yapıyor:

“Geleneksel medyada çalışan gazeteciler protestolar için sokağa çıkan halkı haber yapmaktan çekiniyorlardı. Suriye’deki iç savaşta da yurttaş gazeteciler önemli rol oynadılar ve halen de oynamaya devam ediyorlar. Türkiye’de Gezi protestoları sırasında da geleneksel medyanın önemli bir kısmının protestoları görmezden gelmesi nedeniyle yurttaş gazeteciliğinin ivme kazandığına tanık olduk.”

“Elinde cep telefonu olan herkes potansiyel bir yurttaş gazeteci değildir, o şekilde tanımlanmamalıdır,” diyerek bu tür tanımların geleneksel gazeteciliği değersizleştirmeye hizmet ettiğini söyleyen İrvan, “Öte yandan, geleneksel medyanın suskun kaldığı, ağır sansüre uğradığı durumlarda, dönemlerde, ülkelerde yurttaş gazeteciliği değerli bir alternatif olarak karşımıza çıkmaktadır.” diyor.

prof-dr-suleyman-irvan-tanik-haberciligi-tehdit-degil-firsat-470769-1.

‘TANIK HABERCİLİĞİNİN YÜKSELİŞİ İNTERNETLE MÜMKÜN OLDU’
İrvan ile görüşmemizin devamında ‘yurttaş gazeteciliği’nin kökenini irdeliyoruz.

Tanık haberciliğinin ilk kez Kennedy suikastıyla ismini duyurduğunu belirten İrvan, olayı şöyle özetliyor:

“Abraham Zapruder isimli terzi, 22 Kasım 1963 tarihinde eşiyle birlikte Dallas’a gelen ABD Başkanı John F. Kennedy’yi elindeki amatör kamerayla çekerken birkaç el silah sesi duyuldu. Olayı baştan sona kaydeden Zapruder, böylece tarihe tanıklık etmiş oldu. Zaten yurttaş gazeteciliği tarihinde de Zapruder ilk yurttaş gazeteci olarak kabul edilir. Kuşkusuz Zapruder’in tamamen rastlantısal biçimde olay yerinde bulunduğunu ve gerçekleştirdiği haberciliğin tanıklıktan ibaret olduğunu söylemeye gerek yok. Yine benzer biçimde, 3 Mart 1991 tarihinde Los Angeles’ta Rodney King isimli siyah gence yönelik polis şiddetine kamerasıyla tanıklık eden George Holiday de tanık haberciliği yapmıştı.”

Tanık haberciliğinin asıl yükselişe geçmesinin internetle birlikte mümkün olduğunu söylüyor Süleyman İrvan ve kendi tanımladığı anlamda yurttaş gazeteciliğinin Arap Baharı, İran’daki gösteriler ve sokak hareketleriyle önem kazandığını vurguluyor. İrvan, yurttaş gazeteciliği girişimlerini şöyle özetliyor:

“2000 yılında Güney Kore’de kurulan OhMyNews isimli internet sitesi “Her yurttaş muhabirdir” sloganıyla yayın hayatına başladı, ancak haber doğrulamada yaşadığı sıkıntılardan dolayı 2010 yılında yurttaşlardan gelen haberleri yayımlamayı durdurma kararı aldı. Global Voices ve IndyMedia gibi başka yurttaş gazeteciliği siteleri de mevcut.”

Türkiye’de de yurttaş gazeteciliği iddiasıyla yayın hayatına başlayan haber siteleri olduğunu, fakat birçoğunun ya format değiştirdiğini ya da ömrünü doldurduğunu söyleyen İrvan, “Dokuz8Haber, Journo ve VivaHiba gibi siteler bu iddiayla yayına başladılar, ancak bugün içeriklerine bakıldığında, Dokuz8Haber ile Journo’nun geleneksel habercilik formatına döndüğü, ‘Medya sensin, paylaş’ sloganını kullanan VivaHiba’nın ise başarısız bir girişim olarak ömrünü doldurduğu görülüyor.” diyor.

‘MEDYA YÖNETİCİLERİ MUHABİR İSTİHDAMI YERİNE SOSYAL MEDYA TAKİBİNDE’
Yurttaş gazeteciler gerçeği önümüzde dururken, bunun basın kuruluşlarındaki yansımalarıyla devam ediyoruz Süleyman İrvan ile konuşmaya ve bir basın kuruluşu için yurttaş gazetecinin ne anlam ifade ettiğini soruyoruz kendisine.

Türkiye’de son yıllarda geleneksel medyayı yönetenlerde, “Nasılsa insanlar yaşadıkları, gördükleri her olayı sosyal medyada paylaşıyor, öyleyse biz niye muhabir istihdam edelim, merkezden sosyal medya hesaplarını takip edelim, oralardan haber çıkaralım” mantığının egemen hale geldiğini söylüyor İrvan ve bunun neden yanlış olduğunu şu ifadelerle anlatıyor:

“Çünkü gazetecilik kaliteli içerik üretimi yapmayı gerektiren bir meslek. Kaliteli içerik de muhabirin, sadece olay yerinde bulunmasını değil, taraflarla görüşmesini, olayın arka planını araştırmasını gerektiriyor. Masa başında, sosyal medya paylaşımlarını peş peşe koyarak haber üretmek, gazeteciliği hafife almak anlamına geliyor. Bir de elbette haber yapılacak görüntülerin, paylaşımların gerçek olup olmadığı sorusu var. Gazetecilik etiği, tanık haberciliğinin en başta ‘haber doğrulama’ süzgecinden geçirilmesini gerektiriyor. Bir yalan haber bir sitede haberleştirildikten dakikalar sonra onlarca farklı sitede kopyalanabiliyor. Sosyal medyada yalanların hızla yayıldığına ilişkin ciddi araştırmalar var. Aslında yalan haberler haber sitelerinde de hızla yayılıyor, bu da sonuçta gazeteciliğe duyulan güveni aşındırmaya devam ediyor.”

“TANIK HABERCİLİĞİ BİR TEHDİT DEĞİL, FIRSATTIR”
Bu tartışmanın ışığında, yurttaş gazeteciliğinin profesyonel gazeteciliğe bir tehdit olup olamayacağı sorusunu görüşmenin gündemine getiriyoruz.

Prof. Dr. İrvan, yurttaş gazeteciliğinin bir tehdit değil, fırsat olduğu kanısında.

Tanık haberciliğinin haber konusu bulmada profesyonel gazetecilere yol göstereceğini, önemli olayları kolayca takip edebilmesi, görüntülerle kanıt oluşturabilmesi için malzeme sunacağını belirten İrvan, tezinin gerekçesini şu örnekle sunuyor:

“2009 yılında Guardian gazetesi adına Londra’daki G20 protestolarını izleyen gazeteci Paul Lewis, evine giderken düşüp ölen İngiliz yurttaşı Ian Tomlinson’un nasıl öldüğünü araştırmaya başladı. Resmi açıklamaya göre Tomlinson kalp krizi geçirmişti. Paul Lewis diğer gazetelerin aksine resmi açıklamayla yetinmeyip twitter’da takipçilerine çağrı yaptı ve olay yerinde olan görgü tanıklarından varsa ellerindeki görüntüleri kendisiyle paylaşmalarını istedi. Olay yerinde kamerasıyla çekim yapan bir kişi Lewis’e çektiği görüntüleri gönderdi ve sonuçta Tomlinson’un polis tarafından itildiğini, yere düşerek kafasını çarptığını ve öldüğünü kanıtladı.”

İrvan, tanık haberciliğine, geleneksel gazeteciliğin alternatifi değil, destekleyicisi olarak görüldüğü takdirde daha doğru bir yerden bakılabileceğinin altını çiziyor.

Görüşmemizin sonunda, yurttaş gazeteciliğinin gelecek için yol haritasını tartışıyoruz İrvan ile. Yurttaş gazeteciliğinin, gazeteciliğin dijital dönüşümüyle eş zamanlı olarak nasıl bir role bürüneceğini ve bu pratiğin sosyal medya üzerinden geçilen fotoğraf ve bilgiden daha geniş bir perspektif bulup bulamayacağını soruyoruz kendisine.

‘GAZETECİLİĞE BASKILAR ARTARSA YURTTAŞ GAZETECİLİĞİ ÖN PLANA ÇIKAR’
İrvan, bu konuda belirleyicinin geleneksel medya düzeni olacağını söylüyor ve gazeteciliğin üzerindeki baskı ortamı faktörüne değinerek, sözlerini şöyle sonlandırıyor:

“Tanık haberciliğinin dijital medya ile daha fazla görünürlük kazandığına kuşku yok. Ancak gelecekte nasıl bir yöne doğru gideceğini belirleyecek olan teknoloji değil, geleneksel medya düzeni olacaktır bana göre. Eğer geleneksel gazetecilik üzerindeki baskılar artar ve gazetecilik yapmak imkânsız hale gelirse yurttaş gazeteciliği olarak tanımladığımız gazetecilik ön plana çıkacaktır. Medya özgürlüğü arttıkça da tanık haberciliği olarak tanımladığımız, fotoğraf, görüntü ve bilgi geçmekle sınırlı habercilik anlayışı yardımcı bir unsur olarak varlığını sürdürecektir.”

Öz toplum, üvey iktidar?

Ben! Benim! Bana! Hepsi benim, hepsi bana!

BerlusconiPutinRTETrumpgiller’in küresel resmi ideolojiye dönüştürdüğü gerçek-sonrası (post-truth) toplum için Stephen Colbert’ın uydurduğu ‘gerçeğimsicilik’ (truthiness) kavramının üzerinde yükseldiği olgu bu işte: Birinci tekil şahıs…

Hastalık derecesine ulaşmış bu ‘ben’ takıntısının en somutlaştığı yerin selfie/özçekim olması şaşırtıcı değil tabii. Gündelik yaşamda ‘ben’in özçekimsiz düşünülemediği bir çağdayız; gittiğimiz her yerde kendimizi fotoğraflıyor, telefon alırken artık ön kameranın görüntü kalitesine daha çok önem veriyoruz. Özçekim ile ‘gerçeğimsicilik’ arasındaki bağın temelindeyse ‘görünen gerçeklik’ değil, ‘görünmesi istenen gerçeklik’, ‘benim algıladığım gerçeklik’ var.

Özçekimle fotoğraf üretmenin karşı konulmaz cazibesi ‘arzuladığım ben’i üretebilme potansiyelinde yatar. Biliyorsunuz, kimse vesikalık fotoğrafını beğenmez. Bunun nedeni, fotoğraftakinin hiç de aynada gördüğümüz yüz olmamasıdır. Aynada gördüğümüz ‘ben’in kaşları hareket eder, gözleri kısılıp açılır, yüz kasları kasılır, dudakları büzülür, başımızı bir kaç santim hareket ettirdiğimizde değişen ışık tenimizin farklı tonlarını görünür kılar vs. Yani aslında aynaya bakarken yüzümüzün tek bir anlık görüntüsüne değil, bir ‘canlı ifadeler’ dizisine bakarız. Vesikalık fotoğraf ise o ifadeler dizgesinin aynaya ne kadar bakarsanız bakın göremeyeceğiniz tek bir anını yakalamıştır. Bu durum ‘başkası’ tarafından çekilmiş fotoğrafların hemen hepsinde böyledir.

Deklanşöre basılacak anın ‘ben’in kontrolünde olduğu özçekim sayesinde bu imaj sıkıntısı ortadan kalkıyor; varlık-gerçeklik ilişkisi yerini başka bir şeye bırakıyor: ‘Kendimi ben görüntülüyorum, görülmek istediğim şekilde var ediyorum kendimi.’

‘Ben’ takıntısı sadece imaj üretimiyle kalacaksa çok da dert etmeye gerek yok tabii, ama egoizm, narsisizm, megalomani gibi psikolojik rahatsızlıkların iktidarın tepesinden sokaktaki insana kadar her kesimin gündelik rutinine dönüştüğü bir dönemde ‘ben’ sıkıntısı daha da büyüyor.

Bu yeni toplumun en net örneklerini, ülke nüfusunun önemli bir kısmının zihinsel işleyişinde karşılık bulan Gelin Evi, İşte Benim Stilim, Yemekteyiz tarzı gündüz kuşağı TV programlarında görüyoruz. En temel ihtiyaçlardan ‘beslenme’ üzerine kurulu olanına bakalım: Kendi yaptıkları dışında hiçbir şeyi beğenmeyen agresif yarışmacıların sürüsüne bereket olduğu bu programların her bölümünde farklı saldırganlıklara, çeşitli boyutlarda narsisistik kişilik bozukluklarına rastlayabilirsiniz, ama istisnasız her programda değişmeden tanıklık edeceğiniz bir şey var: ‘Ben’in etrafında dönen dünya algısı… Yarışmacılar markette alışveriş yaparken “Şimdi soğanımı alacağım”, “Tereyağımı aldım mı acaba?” “İçeceklerimi unuttum!” gibi çok ilginç bir ‘sahiplenme’yle konuşuyorlar. Mutfakta yemek yaparken şu tür ifadeler havada uçuşuyor: “Çorbamı yapıyorum.”, “Ocağımı yakmayı unutmuşum!”, “Şimdi mantarlarımı yıkayacağım.”, “Domateslerimi de tencereme koydum.”

Kısa süre öncesine kadar ‘yeni birey-yeni toplum’ dendiğinde akla genellikle olumlu bir gelişme eğrisi gelirdi, oysa kendi domatesi, kendi çorbası, kendi mantarı, kendi tenceresi, kendi tuzu, kendi çektiği fotosu dışında hiçbir şeyi beğenmeyen bu ‘gerçeğimsici’ yeni bireyin işaret ve inşa ettiği ‘özdoyum’ toplumunun durumu hiç de iyi görünmüyor. Bu birey toplumsal yaşamı kendi yolu, kendi köprüsü, kendi sarayı, kendi meclisi, kendi makamı, kendi inancı etrafında döndürdüğü hastalıklı bir politikayla belirlemeye çalışan iktidarı besliyor, o iktidardan besleniyor.

Bu beslenme zincirini, bu özdoyum-özçekim ilişkisini kırmak mümkündür muhakkak, umarım hepimizin paylaşabileceği bir yöntemle…

‘Ben anlamakla ilgileniyorum’

Fasa Fiso’yu okumaya başlayınca Teoman’ın çocukken yazdığı günlüğü okuyormuşum gibi hissettim. Nefret ettiği şeyleri söylerken rahat olan ancak sevdiği şeyleri söylerken çekinen bir adam vardı. Özel hayatı hep merak edilen bir rock yıldızının, anılarını tüm çıplaklığı ile anlatması çok rastlanan bir şey değildir. Kitapta öne çıkan birçok konu var. Vazgeçmemek, başkalarının senin hakkın düşündüğü şeylerin önemi-önemsizliği gibi. Bir bölümde Teoman sahneye çıkmadan önceki heyecanından bahsediyor ki, muhtemelen okuyan herkes çok şaşırmıştır. Kariyerine tanıklık ederken, beni en çok etkileyen şey, başkaları için gereksiz görünen detayların, onun için ne kadar önemli olduğunu hissetiğim anlardı. Müziği bıraktığı dönemi anlattığı bölüme geldiğimizde ise zaten çoktan ikna oluyor ve “İyi ki bırakıyor” noktasına geliyoruz. Teoman, hiçbir röportajında ezberlenmiş cümleler kuran biri olmadı. Kitabı da aynı samimiyetle yazmış. Şarkı, anı, roman ya da araştırma… Keşke yeniden yazsa, yazmayı hiç bırakmasa. Teoman’la hep kitap etiketiyle yayımladığı Fasa Fiso hakkında konuştuk.

»Kitapta bir başarı hikâyesi ile karşılaşıyorum. Hayatında tesadüflere neredeyse hiç yer yok. Çok çalışıp ve vazgeçmemişsin.Endişelerin çok insani. Kendine haksızlık etmiyor musun?

Ben sizin anlattığınız gibi görmüyorum. Daha doğrusu başarıyı elde ettikten sonra, öyle görmüyorum. Zaten benim tatminsizliğimin, müzikteki başarımla pek ilgisi yok. Kendimi hedefler koyarken, motive ederken beğeniyorum ben, asıl dert ettiğim konu bu. Motive olamıyorum, heveslenemiyorum.

»Elvis Presley ya da diğer tüm kahramanların, mutlu muydular?

Mutlusu vardır, mutsuzu vardır ama Elvis mutsuz gitti bence. Las Vegas’ta, ölmeden önce verdiği son konserlerinden birini seyrettim YouTube’da. Gereksiz yere telaş yapıyor, şarkının sözlerini yanlış söylüyor ve gözlerinden uzun uzun yaşlar dökülüyor. Görüntü çok acıklıydı.

»Yaşadığın bu coğrafyada olmasaydın sence bu kadar dikkat çeker miydin?

Bu coğrafyada doğup büyümüş olmasaydım da, benzer bir şeyler yapmaya çalışırdım herhalde. Sıradan şeylere özenmiyordum küçükken. Ama bende tüm dünyada geçerli olan, müzikal bir yetenek filan yok. Yine de kendime bir yol bulur, bir şeyler yaparmışım gibi geliyor. Hem hayalci hem de hırslı biriyim. Ya da eskiden öyleydim.

»Hakkında çok şey bildiğini düşünen insanlardan hoşlanmadığını yazmışsın. Bu kitapla seninle ilgili her şeyi bildiğini düşünen insanlar oluşturdun çevrende.

Bence ne kadar şey söylenirse söylensin, bir insan hakkında çok şey bilinemez. Kendi kendimizi bile zor tanıyoruz. Ama bu kitapta, birçok boyutumdan, birçok hikâye mevcut. Bana dair fikir verecektir okuyucuya.

»Deri ceketlerin duruyor mu?

Eskiden satın almak için çırpındığım deri ceketlerim durmuyor. Artık giymediğim kıyafetlerime karşı duygusal bağım kalmadığı için atmış olmalıyım. Ya da daha büyük ihtimal, birilerine vermişimdir.

»Kitabın ilk cümlesinden son cümlesine kadar, ilkokulun ilk günü fotoğraf çektiren Teoman vardı hep karşımda. Bu yüzden de film seyredince yönetmen olmak istemek, şiir okuyunca şair olmak istemek hiç kötü bir şey gibi gelmedi.

Bana da gelmiyor zaten. Hatta sevimli ve işlevli olduğunu da düşünüyorum bu özenme meselesinin. Zaten özenmek devreye girmese, kim, nasıl bir şey üretebilir ki? İnsanlar anasının karnından şarkıcı, yönetmen, doktor olmayı isteyerek çıkmıyor, bir yerlerde özenmesi gerekiyor.

»Siyasete girmeyi düşündün mü?

Hayır. Siyaset dünyası ve o dünyanın içindeki insanlarda benim hoşlandığım hiçbir şey yok. Kişiliğime de uygun değil, aşırı elastikiyet gerekiyor.

»Varlığını kanıtlamaya çalışan biri olduğunu söylüyorsun. Nasıl olabilir bu?

İnsanın kendi kendisiyle yaptığı bir çekişme olarak görüyorum bunu. Gençken ve kendini var ederken, insan aynı zamanda kendine var olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Yaptığı şeyleri, sadece sevdiği için değil, kendini yaratmak için de yapıyor.

»Bir sosyolog olarak, toplumu araştırıp, çözüm bulduğun, anlamlandırdığın şeyler var mı?

Ben genelde anlamakla ilgileniyorum . Okulda bize öyle öğrettiler! Ayrıca ben öyle göğsümü gere gere sosyoloğum diyebilecek bir öğrenci değildim, o yüzden de gerçek sosyologları okuyup toplumu, öğrendiklerimle tahlil ediyorum.

»Kadın araştırmaları bölümünde mastır yaptın. Toplumsal rolleri düşündüğünde nasıl bir değerlendirme yapabilirsin ?

Herkesin bildiği şeyleri söyleyebilirim. Kadının ikinci sınıflığı, ezilmişliğine dair şeyleri yani. Daha kötüye gidecek gibi duruyor. Muhafazakâr dünya, kadını dört duvar arasına doğru itiyor, iklim de ona uygun olunca kadının o duvarların arasına sıkışması kaçınılmaz.

»Ne demek zorunlu sadakatten ölmek? Sadakat senin için nedir? diye düzeltiyorum sorumu.

Aklın başkalarındayken, eşine karşı sadık olmanın ruhu derinden yaralamasından bahsetmişim hikâyemde! “Sadakat benim için şudur” demek istemiyorum. Hepimiz biliyoruz ne olduğunu. Başkalarına duyduğun erotik hisleri, huzur adına bastırmak, sadakat oluyor işte.

»Gelecekten neden korkuyorsun? Ne olacağını düşünüyorsun?

Valla geleceğe dair düşüncelere daldığımda, hiç pozitif bir şey görmüyorum ben. Gündelik hayatımda zaten bir çok şeyden çok sıkıldım, ileride daha da çok sıkılacakmışım gibi geliyor. Hayat kalitemizi artırdığımızı varsaysak bile, güzel günler beklemiyor kimseyi.

»Yakın tarihte bir seçime giriliyor. Beklentilerin nedir?

Beklentim olmamasına çalışıyorum. Daha doğrusu, benim gerçek beklentim hiç gerçekçi bir beklenti değil. Ufukta sosyal bir barış gözükmüyor. O barış olmadıktan sonra da, geri kalan her şey çok önemsizleşiyor. En azından benim için.

»Bir şeyleri değiştirebileceğine inanmıyor musun?

İnanmıyorum. Zaten benim konumum çok önemsiz bir konum, eninde sonunda, hiçbir şeyi değiştirme gücü olmayan bir meslek dalı benim mesleğim. Ama eskiden çok önemserdim bu konumu. Rock şarkıcıları, dünyanın tepesinde oturuyormuş gibi gelirdi bana. Gençleri etkilemek gibi bir fonksiyonları var tabii rock yıldızlarının, ama dünyanın gidişatında sadece tüketim alışkanlıkları gibi şeyleri etkileyebiliyorlar artık. Çok romantik değilim o konuda.

»Ütopyaların var mı?

Hayır yok. İnsanlık, 2018 yılında da, tarihin her anında olduğu gibi delilikler yapıyor. Dünyayı takip etmeye çalışıyorum, hemen hemen hiçbir yerde güzel şeyler olmuyor. Teknolojik gelişim bile başımıza bela oluyor.

»İmza gününde hayranlarınla buluşuyorsun. Senin için nasıl bir şey yakınlık kurmak?

Açıkçası okuyucularımı, hayranlarımı mutlu etmek için yaptığım bir etkinlik. Hayranlarımın gözündeki abartılı etkimi de görüyorum o buluşmalarda, hoşuma da gidiyor, ama asıl olarak onları mutlu etmeye çalışıyorum. Eskiden ben de onlar gibiydim, “bir hayran nasıl olur, neler hisseder?” biliyorum. Ben ergenlik çağımdayken çok severdim bu tip buluşmaları.

»Seninle konuşmak için uydurulmuş soruları anlar mısın?

Anladığımı iddia edemem. Ama hazır soru şablonları var, herkese soruluyor. Onları soranlar ya uyduruyorlar ya da hayal güçleri çok sınırlı bence.

»Cover’lardan oluşacak albüm ne zaman çıkacak? Şarkılar belli mi?

Daha şarkı seçme aşamasındayım. Ne zaman başlayacağımı bilmiyorum o albüme ama adını koydum bile; “Âşık Bir Adam.” Başka şarkı yazarlarının aşk şarkılarını söyleyeceğim o albümde.

Ovacık Fotoğrafçılar Buluşması devam ediyor

Dersim’in Ovacık ilçesinde düzenlenen 1. Ovacık Fotomaratonu yaklaşık 100 fotoğrafçının katılımı ile başladı. Türkiye’nin değişik illerinden ve yurt dışından fotoğrafçıların katıldığı foto maratonu Ovacık Belediyesi Düğün Salonu’nda düzenlenen fotoğraf sunumu ve söyleşi ile başladı.

yuksekovahaber.com.tr’deki habere göre, fotoğraf sanatçıları Hakan Yaralı, Murat Bakmaz ve Ege Üniversitesi Doktor Öğretim Üyesi Alahattin Kanlıoğlu tarafından fotoğraf çalışmalarının sunumları yapıldı. Etkinliğe belediye başkanının aktif katılımı fotoğraf sanatçalarında büyük memnuniyet yarattı.

Maçoğlu: Elimizde Ovacık’ın bir arşivi yok

Ovacık Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu ellerinde Ovacık’a ait bundan 50 yada 100 yıl öncesine ait bir arşiv olmadığını belirterek, “Dostlarımızın, büyüklerimizin bize anlattıkları güzel şeyler var. Kafamızda toparlamaya ya da resmetmeye çalışıyoruz ama sadece hayal ettiğimiz gibi bir şey. Ama biz artık gerek geçmişe dair yaşananları, gerekse de bugüne dair yaşananların bir hafızasını oluşturmak istiyoruz. Sizin çekeceğiniz fotoğrafları bir kitap haline getirmeyi istiyoruz. Aynı zamanda bir hafıza oluşturup bundan 50-80 yıl sonra çocuklarımız torunlarımız bunu görebilmeli. Ovacık 50 yıl önce nasıldı? En azından bu farkındalığı yaratabilmek için çaba harcıyoruz. Bu bizim için çok değerli. Biz geçmişimizi şimdi göremiyoruz. Sizin sayenizde güzel şeyler yapmak için uğraş veriyoruz. İyi ki geldiniz hepinize çok teşekkür ediyoruz” dedi.

CNN Türk’te bir ayrılık daha

Doğan Yayın Grubu’nun Demirören Grubu’na satılmasından sonra işten çıkarmalar sürüyor. 2001 yılından beri kanal bünyesinde görev yapan sunucu Ahu Özyurt’un işine son verildi.

CNN Türk, Ahu Özyurt’la da yollarını ayırdı. 17 senedir CNN Türk’te birçok kademede görev yapan Ahu Özyurt, kanalda haftada iki akşam “Türkiye’nin Gündemi” programını, sabahları ise haftaiçi hergün “10’dan Sonra” programını sunuyordu.

CNN TÜRK VE KANAL D’DEN ŞİMDİYE KADAR AYRILANLAR

Önce CNN Türk Genel Müdürü Erdoğan Aktaş’ın işine son verildi. 2006 yılından bu yana Doğan Grubu’nda çalışan CNN Türk Programlar Koordinatörü Aslı Öymen’in kanalla yollar ayrıldı. Öymen, aynı zamanda “Afiş” adlı kültür sanat programını hazırlayıp sunmaktaydı.

CNN Türk Ekonomi Müdürü ve hafta içi her sabah ekrana gelen Parametre programının sunucusu Ebru Baki ile de yollar ayrıldı.

Ebru Baki sosyal medya hesabından da ayrılığına ilişkin bir fotoğraf paylaştı.

Ayrıca, cnnturk.com.tr Yayın Yönetmeni Umut Alphan ve CNN Türk Haber Programları Müdürü Cansel Poyraz’la da yollar ayrıldı.

Melis Alphan’ın da geçen ay Hürriyet’le yolları ayrılmıştı.

Saray Ekibi!

İtiraf edeyim, Muharrem İnce’nin aday olmasını.. Olsa da böyle bir performans göstermesini beklemiyordum. Yanılmışım.

Kılıçdaroğlu, partideki rakibini aday gösterdi. Çok kritik bir eşiği, çok önemli bir adımla aştı.

Muharrem İnce de, dostunu düşmanını şaşırttı.

Yandaş medyaya, AKP’nin kurmaylarına bakıyorum da.. Muharrem İnce’ye karşı politika üretemiyorlar. Muharrem İnce’yi “neresinden tutacaklarını” bilemiyorlar! Nereden ve nasıl saldıracaklarını kestiremiyorlar. Alevi değil. Kavgacı değil. Hem Kürtler’e mesaj veriyor, hem ulusalcılara. Ezan okunurken susuyor. Kendisiyle de Erdoğan’la da alay edebiliyor.

Yandaş / yanaşma medya ne yapsın! Hiçbir şey bulamayınca, “ekibi yok” teşhisine sarıldı. İnce’nin ekibi yokmuş. Ekonomide, dış politikada, kültür – sanatta danışmanlarının kim olduğu belli değilmiş. Falan filan.

Bunları yazıp söyleyenlerin Saray danışmanlarını gördüğü yok herhalde!

Malum, Erdoğan’ın -son dönemin en mayınlı alanı- ekonomide danışmanları çok ilginç isimler.

Yiğit Bulut’u defalarca yazdım. Sizler de yakından biliyorsunuz. Tekrarlamaya gerek yok.

Son günlerde adı öne çıkan Cemil Ertem’e gelince..

Hazret, daha Mart sonunda yaptığı tespitle tarihe geçti: “Dolar 4’e çıktı algısı yanlış. 3.85’in üzerindeki çıkışlar oldukça spekülatif çıkışlar. Dalgalı kurda temellere uygun dengeye geleceğiz.”

Geldik beyefendi. Bu sözlerin üzerinden sadece bir buçuk ay geçti. Ama dolar, sizi duymamış olacak, 4.50 dolaylarında salınıp duruyor!

Bu “başdanışman” bey, Erdoğan’ın son İngiltere ziyaretini de aynı ferasetle takdim etti. Ona göre,”ziyaret ve özellikle iş çevreleriyle yapılan toplantı bazı “merkezleri” oldukça rahatsız” etmiş!

O ziyaret sırasında doların uçtuğunu.. Bunda, Erdoğan’ın Merkez Bankası’nın bağımsızlığını yok sayan görüşlerinin de payı olduğunu.. Zaten gerek BBC gerekse Bloomberg yayınlarındaki soruların bile Türkiye’nin halini ortaya koyduğunu fark etmemiş.

* * *

Yüksek irtifada oksijen azlığından görüş bulanıklaşır ya! Bu beyefendilerde de öyle oluyor anlaşılan. Aşağıdaki satırlar da Erdoğan’ın muhteşem ekibinden Cemil Ertem Bey’e ait:

Erdoğan, hem iş çevreleriyle yaptığı toplantıda hem de sonrasında gerçekleşen canlı yayında, bütün sorulara içtenlikle cevap verdi; dileyen dilediğini sordu.”

Bizim buralarda iş çevreleri de gazeteciler de soru sormayı bilmiyor herhalde. Baksanıza, dileyen dilediğini sorabilirmiş.. Sorunca da Erdoğan içtenlikle cevap verirmiş.

Fotoğraf bu konuda size net bir fikir verecektir. Erdoğan Londra’da, özenle seçilip heyete dahil edilmiş Türk gazetecileri toplamış. O anlatmış, gazeteciler dinlemiş. Elbette “içtenlikle”!!!

* * *

Saray’ın ekonomi başdanışmanı Cemil Ertem, bu tabloya bakıp da “hakikaten bizimkiler elin İngilizi gibi soramıyor azizim” diye iç geçirmiş midir? Bilemem.

Kendisinin ekonomik alandaki liyakatı hakkında da bir fikrim yok.

Elbette, ekipce Türkiye’yi getirdikleri ekonomik / toplumsal yıkıma bakıp bir fikir sahibi oluyoruz. O ayrı!

Merak ettiğim, “nasıl bir insan” Türkiye’de medyaya / emekçilere / iş dünyasına yönelik baskının farkında olmaz? “Nasıl bir insan” bir an olsun durup “yahu sahiden Türkiye’de Erdoğan’a neden dileyen dilediği soruyu soramıyor” diye düşünmez? “Nasıl bir insan” inşaat sektöründen başka umudu kalmamış bir ülkede işlerin yolunda gittiğini, İngilizler’in, Kraliçe’nin falan bizi takdir ettiğini zanneder?

Geçiniz.

Muharrem İnce’nin de böyle bir ekibi olacaksa hiç olmasın daha iyi!!

* * *

Saray ekibi ekonomiyi yönetemiyor, dış politika danışmanları çoktan pert oldu da Erdoğan siyasette toz mu attırıyor! Hadi canım siz de!

Hürriyet’te Nuray Babacan’ın -iç sayfalara küçücük sıkıştırılmış- müthiş haberi siyasi danışmanların nerelere / ne hallere geldiğini anlatıyor:

“İktidar partisi, seçim çalışmalarında vatandaşın nabzını tutmak ve ona göre politika geliştirmek için ‘anlık-günlük strateji’ belirleyecek.Tüm söylemler ve alınan kararlar, telefon anketiyle halka sorulacak. Kampanya boyunca kullanılacak söylem ve başlıklar, günün gelişen koşullarına, muhalefetin kullandığı dile ve gündem oluşturacak konulara göre belirlenecek. Yapılan konuşmaların ve geliştirilen söylemin ‘sosyal kırılganlık algısı’ anlık ölçülecek. Ona göre politika değiştirilecek veya geliştirilecek.”

* * *

Dünyada para bolken.. AB Erdoğan’ı desteklerken.. Liberaller, Gülen’le birlikte AKP’nin değirmenine su taşırken.. Bu ülkenin vatandaşlarının alın teriyle, vergisiyle yaratılmış ne kadar fabrika / tesis / banka varsa haraç mezat satılıp parasıyla gösteriş yapılırken.. Erdoğan’ı ASRIN LİDERİ diye takdim etmek kolaydı.

Hadi bakalım, şimdi “anlık politikalarla yürümeye çalışan” partiyi ve liderini parlatın da görelim!

Ha bir de Cemil Ertem parlatayım derken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın faiz-enflasyon ilişkisi hakkında söyledikleri bugün tam da çağdaş bilimsel iktisat teorisinin konusudur. Aksi iddialar da bilim dışı safsatadan ibarettir” demez mi!

Ekonomistler bir gül bir gül..

Nohuta artık kıyma bile koyamayan vatandaş bir gül bir gül..

O kadar olur yani!

Dünyaca ünlü oyuncu Balat’ta tıraş oldu

Bir dönemin efsane dizisi “Sex and the City”de Carrie Bradshaw’un bir ayrılıp bir barıştığı sevgilisi Mr. Big’i canlandıran ABD’li oyuncu Chris Noth, Endonezyalı işadamı David Salman’ın 85’inci yaş günü partisi için İstanbul’a geldi.

Pera Palas Hotel’de düzenlenen ve organizasyonu Şebnem Mardini tarafından yapılan partiye katılan ünlü yıldız, ertesi gün İstanbul turuna çıktı.

‘İSTANBUL’U ÇOK SEVİYORUM’

Üçüncü kez geldiği İstanbul’u çok sevdiğini söyleyen Chris Noth’a şehir turunda dostları Alfonso Garcia ve Brian Foster ile Şebnem Mardini de eşlik etti. Önce Balat’taki bir kafede arkadaşlarıyla yemek yiyen ünlü aktör, daha sonra berbere gitti.

Sinekkaydı tıraşın ardından berberle hatıra fotoğrafı çektiren Chris Noth, tura Eminönü’nde devam etti. Ayasofya’yı da gezen ekip, günü Sunset Restoran’da noktaladı. Noth, mekandan ayrılmadan önce İstanbul’a tekrar geleceğini söyledi.

İstanbul’da 4 gün kalan Chris Noth, Sultanahmet’i Alfonso Garcia, Brian Foster ve Şebnem
Chris Noth, tıraşını yapan berberin ricasını geri çevirmedi, onunla fotoğraf da çektirdi.

Instagram’da ‘paralı dönem’ geliyor

Aktarılan bilgilere göre; Instagram‘a çok yakında uygulama içi satın alma seçenekleri eklenecek. Bu özellik sayesinde firmalar, Instagram hesapları üzerinden kredi kartı ile satış yapabilecek.

Instagram, test etmeye başladığı yeni özellik ile akıllara Instagram paralı mı olacak sorusunu getirdi? Peki, Instagram’ın yeni özelliği ile kullanıcılar paralarını ne yönde harcayacak?

Facebook’un bünyesinde yer alan Instagram, son dönemde yaptığı yenilikler ile Snapchat’i adeta piyasadan silmeyi başarmıştı. Hikayeler özelliğine eklediği portre modu ile tek kameralı telefonlarda portre fotoğraf çekmeye imkan sağlayan Instagram, şimdi de yeni özelliğini test ediyor.

Kullanıcılar; Instagram’a kredi kartlarını kaydettikten sonra, firmaların Instagram hesaplarında paylaştıkları gönderilerde yer alan ürünleri çok kolay bir şekilde satın alabilecek. CNN Türk’ten Ecevit Bıktım’ın aktardığı habere göre, bu özelliğin sadece isteğebağlı olduğunu, Instagram’ın eskisi gibi ücretsiz olarak kullanılacağını belirtiliyor.

Şimdilik belli başlı kullanıcılar üzerinde test edilen bu özelliğin, yaz aylarında ilk olarak Amerika’da kullanıma sunulması bekleniyor. Instagram‘ın bu satışlardan henüz ne kadar komisyon alacağı bilinmiyor.

Bankacılık işlemleri tüzüğünden dolayı; ülkemizde şimdilik kullanımasunulmayacak olan bu özellik, Instagram‘ı sosyal medya platformundan alışveriş platformuna dönüştürecek gibi görünüyor.

Instagram’ın uygulama içi satışlardan oldukça fazla kar elde etmesi bekleniyor.

Sanatçı Bahar Yürükoğlu: Plastik, yakın gelecekte bize musallat

Burak Abatay @abatayburak

Bu yıl üçüncüsü düzenlenen Red Bull Art Around, 4-20 Mayıs 2018 tarihleri arasında Arnavutköy’ün sokaklarını ve çeşitli mekânlarını çağdaş sanatla buluşturdu. Küratörlüğünü Collective Çukurcuma ekibinin üstlendiği projede biri öğrenci projesi olmak üzere toplam 14 farklı sanatçının 14 farklı eseri Arnavutköy’ü bir açık hava sergisine dönüştürüyor. Doğaya verdiğimiz zararı da ön plana çıkartan eserlerin bulunduğu sergide çevre duyarlılığıyla ön plana çıkan Bahar Yürükoğlu’nun da eserleri var. Plastiğin doğayla nasıl iç içe girdiğini anlatmaya çalışan Yürükoğlu, pleksiglastan yarattığı eserleriyle Arnavutköy’ün bahçelerinde geleceği yansıtıyor. Arnavutköy’ün yeşil alanlarına ‘plastik’ eserlerini yerleştiren sanatçı Bahar Yürükoğlu ile Red Bull Art Around’u ve işlerini konuştuk.

»Öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz? Bir sanatçı olarak kendinize dert edindiğiniz meseleler neler?
2003 yılında New York City’deki Görsel Sanatlar Koleji’nin Fotoğraf bölümünden mezun oldum. Birkaç yıl boyunca New York’ta bir fotoğrafçı ve renkli karanlık odada baskıcı olarak çalıştım. Yüksek lisansımı 2011’de Boston’daki Massachusetts College of Art and Design’da tamamladım. Üç boyutlu alan, ses ve hareketli görüntüler kullanarak çalışmaya başladığım yer burası. Genelde fotoğraf, video, ses ve enstalasyonu bir araya getiren işlerimde; iki boyutlu düzlemle üç boyutlu mekân arasında bir dalgalanma yaratarak, birinin diğerine dönüşebilme olasılığını araştırıyorum. Nispeten soyut bir görsel dil aracılığıyla, renk, biçim ve ışık üzerinden bir manzarayla ilişkilenen deneyim ve hafızanın yoğunluğunu yeniden yaratmaya çalışıyorum.

»Bugüne kadar pek çok eser ortaya koydunuz. Sizin en keyif aldığınız işinizle insanların en çok beğendiği işleriniz hangileri oldu?
Eserin ne söylemesini istediğime bağlı olarak farklı medyumlarda çalışmalar üretiyorum. Benim için başarılı bir çalışma, izleyiciyi başka bir gerçekliğe taşımalı ve onlara ne yaşadıklarını sorgulatmalı. Eğer bu tür bir alanı yaratabilirsem, ürettiğim her türlü farklı çalışmada tatmin oluyorum.

»Arnavutköy’de sizi etkileyen şeyler neler oldu? Sizce Red Bull Art Around için neden Arnavutköy seçildi?
Arnavutköy’e her gittiğimde, zaman içinde seyahat ettiğimi hissediyorum, genellikle beni bulabileceğiniz Beyoğlu’ndan ayrılıp deneyimlediğim güzel bir tatil de denebilir. Mahallenin gizli detayları beni büyülüyor, bir köşeden dönmek ya da gizlenmiş merdivenlere adım atmak sizi yeni bir dünyaya götürebiliyor. Çalışmamın Red Bull Art Around için konumlandırılacağı yeri bu şekilde bulduk. Collective Çukurcuma’nın “Hauntology” kavramından yola çıkarak oluşturdukları tema da bu semt için çok uygun çünkü buranın sokakları ve eski binaları gezen birisi için geçmişin hayaletleri gibi hissettirebiliyor. “Zaman içinde donmuş” gibi hissettiren bir yer. Binaların ahşap olduğu, ağaçların ve çiçeklerin hâlâ vahşi doğduğu eski bir İstanbul.

»Collective Çukurcuma ekibiyle işbirliğinizden de bahsetmenizi rica etsem, neler söylersiniz?
2016 yılında Collective Cukurcuma ile, İstanbul’daki sanatçıların Nashville’de yaşayan sanatçılarla eşleştirildiği ve değişimden doğan takımlar halinde ortaklaşa çalışmalar yaptığı bir projede çalıştım. Collective Çukurcuma ekibinin sanat alanında gerek yerel gerek kıtalar arası sanat projelerinde kolektif ve ortak çalışma konusunu çok teşvik eden eşsiz bir tutumları var. Düzenledikleri karma sergiler, açık etkinlikler ve okuma grupları ile herkesin dünyayı onların zihinlerinden görebilmeye davet ediyorlar. Küratörler olarak denemeye açıklar ve sanatçıların çalışmaları tanımlamakta serbest olmalarına özen gösterip, izin veriyorlar, bu açıdan çok demokratikler. Collective Çukurcuma herkesi kapsayan bir sanata dayalı yeni bir komünite yaratabilme potansiyelleri nedeniyle de Red Bull Art Around’un bu seneki küratörleri olarak seçilmeleri heyecan verici!

»Pleksiglas’ı seçmenizin sebebi nedir?
Plastik, sanayileşmiş tüketici odaklı bir dünyayı ifade ediyor benim için. Medyayı iletmek için kullanılan bir malzeme, televizyonlarda veya bilgisayarlarda olduğu gibi, polyester gibi giydiğimiz giysilerin liflerinde bulunur; su gibi besinler için bir kaptır, dairemdeki pencerelerin çerçevelerinin materyali; dünyayı içinden deneyimlediğimiz bir mercek… Aynı zamanda, insanın çevreyi tahrip eden kolaylıklarının üretimi, tüketimi ve bertarafıdır. Algı ile oynayabildiği ve kendi imajını dünyaya yansıtabilme yeteneği olduğu için renkli ve şeffaf pleksiglas kullanıyorum. Neon, parlak ve doygun renkli olmalarının nedeni de bu renklerin beni nasıl hissettirdikleri, renkler birden adrenalin salgılatıp, haz veriyorlar. Ayrıca, bu renkler 80’ler ve 90’larda büyümüş biri olarak benim kişisel geçmişimle de bağdaşıyor. Diğer bir yandan renklerin kararlarımız üzerindeki etkisinin farkındayım. Renkler, bir şeyle etkileşimimizde bizi çekebilir ya da tam aksine itebilir. Ben renkleri öncelikle izleyiciyi işin içine çekmek için, dikkatlerini çeker çekmez de iş hakkındaki beklentilerini sekteye uğratmak amacıyla kullanıyorum.

sanatci-bahar-yurukoglu-plastik-yakin-gelecekte-bize-musallat-olacak-460201-1.

»Sergideki eserinizden biraz bahsedebilir misiniz?
Red Bull Art Around Arnavutköy için yapmakta olduğum Apokapleksi adlı yerleştirme, hayaletlerin geleceğe nasıl musallat olabilecekleri üzerine düşünmekte. Bu iş için unutulmuş bir mekân bünyesinde, daha önceki bir çalışmamdan kalan pleksiglas parçalarını geri dönüştürerek fütüristik bir arkeoloji alanı senaryosu üretiyorum. Bu yeni işimi üretmek için bir araya gelen birden fazla hayalet var. Çıkış noktalarımdan biri: Küresel ısınma korkusu. Biyobozunur olmayan plastik gibi malzemeleri çok fazla kullanıyoruz ve doğaya bırakıyoruz. Tüketim alışkanlıklarımızın yakın zamanda değişmesi imkânsız gibi gözüküyor ama gelecekte bu malzemeler bize “musallat” olacak. Gelecekte plastikler, ağaçların ve çimlerin yanı başında toprakta bitiverecekler. Aslında sadece ileride arkeolojinin neye benzeyeceğini hayal etmeye çalışıyorum.

Ozan Takış’ın yeni kısa filmi ‘Fotoğraf’ destek bekliyor

Yönetmen Ozan Takış’ın 2013 yılında pres makinesine sıkışarak hayatını kaybeden çocuk işçi Ahmet Yıldız’ın anısına çektiği kısa filmi ”Şekirê Pembû” ardından kapitalizm eleştirisi olarak ikinci filmi “Uyanış” ile Cannes Film Festivalinin Short Corner bölümünde katalogda yerini almıştı. 3. Kısa filmi “Fotoğraf” ile savaş ve mültecilik konusunu işlemeyi düşünen Yönetmen Ozan Takış fonlama hesabı açarak filmine destek bekliyor.

‘Mültecilerin sesini sinema ile duyurmak benim asli görevim’

Yönetmen Ozan Takış yeni kısa filmi için yaptığı açıklamada mültecilerin sorunlarına değinerek şunları söyledi:

Yönetmen Ozan Takış’ın 'Uyanış' filmi Cannes yolunda Yönetmen Ozan Takış’ın ‘Uyanış’ filmi Cannes yolunda

‘Savaşların bilançosu, genellikle can kaybının sayısıyla ifade edilir. Birinci Dünya Savaşı’nda yaklaşık 17 milyon asker ve sivil, İkinci Dünya Savaşı’nda ise -en kanlı savaş olarak bilinir- 60 ila 65 milyon arası asker ve sivil hayatını kaybetti. Hayatını kaybeden kişi sayısı, savaşın bilançosunu ifadede oldukça talep gören bir yöntem olsa da savaşın daha az dikkat çeken ama etkileri oldukça büyük olan başkaca bir sayısal sonucu daha bulunuyor. İstatistiklere göre son bir asırda 80 milyona yakın insan savaşlar yüzünden göçe zorlandı.

Dünya’da artan savaşlarla birlikte kitlesel göç hareketleri de artmaya başladı. Günümüzde özellikle Ortadoğu’da devam eden savaşlar, insanları göçe zorlamaya da devam ediyor. Göçe zorlanan insanlarda psikolojik travmaların görülmesi ve bu çoklu travmalarla birlikte gelinen ülkedeki yaşam koşulları, sığınma politikası ve insan haklarına verilen değer, mültecilerin kaderini belirlemede önemli unsurlar. Mültecilerin geldikleri ülkenin kültürüne yabancı olmaları, onların toplumdan da yabancılaşmasına sebep olmaktadır. Bu yabancılaşmanın da etkisiyle gelen mültecilerin kötü şartlarda barınmaları, oldukça düşük ücretlerle çalışmaları, sağlık sorunlarını giderememeleri ve ırkçılığa uğramaları kaçınılmaz.

Ülkesinden mülteci sıfatıyla göç etmek zorunda bırakılmış olan insanların başka bir ülkede hayatta kalmaları, hayatlarını refah içinde idame ettirebilmeleri bu konjonktürde oldukça zordur. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda toplam 100 milyona yakın insanın hayatını kaybettiği, bir asırda 80 milyon insanın göçe zorlandığı, çok yakınımızda Ortadoğu’da savaşların son hızla devam ettiği bir Dünya’da, savaşlarla göçe zorlanan mültecilerin sesini sinema ile duyurmak benim asli görevimdir.’

Ozan Takış kimdir?

Ozan Takış 26/11/1985 Kayseri doğumludur. Anadolu Ünv. Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri bölümü mezunu olduktan sonra Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü hocalarından Yrd. Doç. Dr. Hakan Erkılıç’dan senaryo yazılımı ve yönetmenlik dersleri aldı. Mersin Olba Fotoğrafçılık Derneği kursiyeri olan Ozan Takış ayriyeten fotoğraf üzerine çalışmalar yapmış ve birkaç yerel sergide fotoğrafları yayınlandı. Felsefe üzerine okumalar yapmış özellikle; K. Marx, F. Nietzsche ve S. Freud’dan etkilenmiştir. Sinema kurgusu üzerinde çalışmalara devam etmiş ve ilk kısa filmi Şekirê Pembû’ün ardından ikinci filmi kısa filmi Uyanış’ın kurgusunu yapmıştır. Fotoğrafçı, senarist, yönetmen ve kurgucu olarak hayatına devam ediyor.

Filmleri:

Şekirê Pembû – Kurmaca Kısa Film (Kasım / 2017)
Pakistan International Film Festival – Offical Selection
Radio City International Short Film Festival – Offical Selection
Auckland International Film Festival – Offical Selection
Uyanış – Kurmaca Kısa Film (Şubat /2018)
Festival de Cannes Short Film Corner – 2018 Offical Selection