İspanya’da Sosyalist Parti hükümetinin 17’i bakanının 11’i kadın

İspanya’da Sosyalist Başbakan Pedro Sanchez, kabinesindeki 17 bakanlığın 11’ini kadınlara vererek, Avrupa’da bu alandaki rekoru kırdı.

Kendini feminist olarak tanımlayan Sanchez, güvensizlik oyuyla devrilen eski Başbakan Mariano Rajoy’un erkek ağırlıklı kabinesinin tersine, kadın bakanlarla çalışmayı tercih etti.

Kadın bakanlara, savunma, ekonomi, maliye, ve eğitim gibi başlıca görevler verildi.

Eski astronot Pedro Duque de Bilim Bakanı oldu.

Sanchez’in kapinesindeki partili çalışma arkadaşları ve siyaset dışından gelen uzman isimler İspanya’da “feminist kabine” diye tanımlandı.

Sanchez televizyonda yaptığı açıklamada kabinesinin “çağdaşlaştırıcı ve Avrupa yanlısı ilerici bir toplum vizyonunu benimseyen insanlardan” kurulduğunu söyledi.

Avrupa’dan “yeni memleketimiz” diye bahseden Sanchez yeni kabinesinin 8 Mart’ta İspanya’da ortaya çıkan değişimin yansıması olduğunu belirtti.

8 Mart’ta beş milyon kadın ücret eşitsizliği ve şiddeti protesto etmek için “feminist grev” yapmıştı.

Sanchez bu grevin İspanyol toplumunda bir dönüm noktası olduğunu vurguladı.

Pedro Sanchez kendisi dahil 18 kişiden oluşan kabinenin yüzde 61,1’i kadınlardan oluşuyor. Kabinesinin en az yarısı kadınlardan oluşan ülkelerse sadece Fransa, İsveç ve Kanada.

Astronot Bilim Bakanı

Havacılık mühendisi Duque, Avrupa Uzay Ajansı’nın astronot heyetine 1992 yılında seçildi ve 1998 yılında uzaya giden ilk İspanyol oldu.

Üç çocuğu olan Duque, Discovery Uzay Mekiği’nin 9 günlük seferinde uzman olarak yer aldı.

NASA’nın STS-95 misyonunda yer alan ekibe, 1999 yılında “evrenin barışçıl amaçlarla keşfinin mimarları” oldukları için Asturias Prensliği Ödülü verildi.

Duque 2003 yılında da Uluslararası Uzay Üssü’nün 10 günlük Cervantes misyonuna uçuş mühendisi olarak katıldı.

2011 yılından itibaren Avrupa Uzay Ajansı’nın Almanya’nın Münih kentindeki Uçuş Operasyonları Ofisi’nin başkanlığını üstlendi.

Avrupa Uzay Ajansı’nın internet sitesine göre, 2015 yılında “astronotluk görevine ve uçuşlarına” geri döndü.

2011’den beri görev başında olan İspanya Başbakanı Mariano Rajoy, geçen hafta parlamentoda yapılan güven oylamasını kaybetmişti.

Sosyalist Parti lideri Sanchez, altı partinin desteğini alarak, yolsuzluk skandalına adı karışan Rajoy’u düşürmüştü.

Sosyalist Parti’nin 350 üyeli parlamentoda sadece 84 sandalyesi bulunuyor.

İspanya Anayasası’na göre gensoru ile hükümeti deviren parti hükümeti kuruyor.

63 yaşındaki Rajoy Çarşamba günü yaptığı açıklamada, “Hayatta kendini siyasete adamaktan başka yapılacak şeyler var” sözleriyle siyaseti bırakmayı düşündüğünü açıkladı.

Rajoy, “Çok yoğun bir siyasi yaşamım oldu ve bence burada daha fazla durmanın bir anlamı yok” dedi. BBC Türkçe

NATO Genel Sekreteri: NATO, Irak istediği müddetçe ülkede kalmaya devam edecektir

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Irak’taki eğitim misyonunun ülkeden gelen talep üzerine başlatılacağını belirterek, “NATO, Irak hükümeti istediği müddetçe ülkede kalmaya devam edecektir.” dedi.

Brüksel’de düzenlenen NATO Savunma Bakanları Toplantısı öncesinde basına açıklamalarda bulunan Stoltenberg, toplantının ana gündem maddelerini anlattı.

Toplantının gelecek ay düzenlenecek NATO Brüksel Zirvesi’ne hazırlık amacı taşıdığını aktaran Stoltenberg, savunma bakanlarının caydırıcılık, savunma kapasitesinin güçlendirilmesi, askeri hareketlilik, siber savunma, terörle mücadele ve Avrupa Birliği (AB)-NATO iş birliği gibi farklı konuları ele alacağını kaydetti.

Irak eğitim misyonu

Brüksel Zirvesi’nin ardından Irak’taki eğitim misyonunun resmi olarak başlatılacağını ifade eden Stoltenberg, temel amacın ülkede istikrarın sağlanması ve terör örgütü DEAŞ’a karşı elde edilen kazanımların devam ettirilmesi olduğunu söyledi.

Irak hükümetinin çağrısı üzerine NATO’nun eğitim misyonunu üstlendiğini ifade eden Stoltenberg, “NATO, Irak hükümeti istediği müddetçe ülkede kalmaya devam edecektir.” açıklamasında bulundu.

“Katar üye olamaz”

Katar’ın NATO’ya tam üye olma konusunda istekli olduğunun hatırlatılması üzerine Stoltenberg, Katar’ın NATO için önemli bir müttefik olduğunu belirtti.

Stoltenberg, “NATO’nun kurucu antlaşması olan Washington Antlaşması’nın 10’uncu maddesine göre sadece Avrupa ve Kuzey Amerika’da bulunan ülkeler ittifaka üye olabililir.” dedi.

Kriz sade yurttaşa nasıl yansıyor?

AKP çevreleri, ekonomide yaşananlar dünyadaki çalkantının Türkiye’ye yansıması mı, yoksa ülkemize yönelik bir saldırı mı var tartışadursun, kriz sade yurttaşı vurmaya başladı bile. Ne yazık ki, “döviz borcum da yok, borsada yatırımım da” diyenler dahi korumasız durumda…

1 Ekonominin yüzde 7.4 büyüdüğü 2017 yılında dahi ortalama işsizlik yüzde 10.9 olmuştu. Şimdi büyümenin hız keseceği, yılın ilerleyen bölümünde muhtemelen duracağı bir konjonktürde işsizlik kaçınılmaz biçimde artacak. 2007’de işsizlik yüzde 9.2 iken, 2009’da yüzde 13.1’e sıçradığını hatırlamak dahi böyle bir öngörüde bulunmak için yeterli sanırım.

2 Kriz dönemlerinde düzen sözcülerince, “ilk saldırılacak hedef” işçi ücretleri gibi görülür. Son yaşanan süreçte de baklayı ağzından ilk çıkaran Sözcü yazarı Ege Cansen oldu:

“Bir daha devalüasyon krizine düşmemek için, cari açığın kapanmasından başka çare yoktur. Bunun için de ücret artışlarının devalüasyonun altında seyretmesi, esnek istihdam reformunun (taşeronluk, yarı zamanlı ve geçici işçi çalıştırma dahil) yapılması şarttır.”

Neresinden tutmak gerekir bilemiyorum; devalüasyon kadar ücret artışı talep eden bir sendika mı var? Cari açığın nedeni gerçekten işçi ücretleri mi? Ancak Cansen’in ifadesinin işçi ücretlerine yönelik saldırının başladığını doğruladığı açık. Üstelik Nisan 2018 IMF raporu bile, imalat sanayi birim emek maliyetlerinin 2016’ya göre yüzde 10, 2010’a göre ise yüzde 26 gerilediğini söylerken…

3 Gerek 2001, gerekse de 2008-2009 krizinden aşina olduğumuz gibi, uygun ortam bulunca sadece zor duruma düşenler değil, fırsatı ganimet bilen tüm firmalar işçilere yükleniyor. İşten çıkarmaların yanısıra ücretlerin eksik ödenmesi, geciktirilmesi pratikleri yaygınlaştırılıyor.

4 Böyle dönemlerde kazanılmış haklara göz dikilmesi de beklenmeli. Sözünü ettiğimiz IMF raporu kıdem tazminatının işverenin üzerinde yük olduğunu vurguluyordu. Ayrıca işsizlik sigortası fonunda birikmiş, en son rakamlarla 116.7 milyar TL’ye de amacı dışında el atmaya da yeltenebilirler.

5 Enflasyonun son döviz kuru sıçraması öncesinde de yükselme eğiliminde olduğunu herkes biliyordu. Bundan sonra tüketici fiyatlarının yüzde 15’e doğru hareketleneceğini öngörmek zor değil. Seçim sonrası, ertelenen petrol ve elektrik zamları devreye girerek yurttaşın belini büken hayat pahalılığı daha da artacak gibi görünüyor.

6 Enflasyonun genel düzeyi ötesinde ithal bağımlılığı bulunan bazı kalemler çok kritik önemdedir. Seçim sath-ı mailinde bulunulmasına karşın Sağlık Bakanlığı geçen hafta ithal ilaç fiyatlarına yüzde 2.5 zam yaptı. Çiftçi için yaşamsal önemde bulunan mazot fiyatları da şimdilik zam miktarı ÖTV’den düşülerek sabit tutuldu. Seçim furyası sonrası büyük fiyat artışları kapıda görünüyor. Toplu taşıma dahil ulaştırma maliyetleri, buna bağlı olarak okul servis ücretlerinin artışı da önümüzdeki dönem sade yurttaşın belini bükecek.

7 Her kriz döneminde karşımıza çıktığı gibi önümüzdeki süreçte de kamunun küçültülmesi teranesiyle karşılaşacağız. Bu kapsamda, özelleştirme hamleleri de muhtemelen yoğunlaşacak. Ereğli, Kardemir, Petkim, Telekom gibi stratejik kuruluşları özelleştirme sevdasıyla elden çıkaranlar; ellerinde stok kalmadığı için bu kez ormanlarımızı, kıyılarımızı, derelerimizi harç mezat satışa yönelebilirler. Zaten epeyce yol alan sağlık, eğitim, sosyal güvenlik gibi toplumsal hizmet alanlarını ticarileştirme çabaları daha da hız kazanabilir.

8 İşsizliğin arttığı, bir istihdam olanağı bulunanların da gelirlerinin düştüğü/ücret ödemelerinin aksadığı dönemlerde insanlar ister istemez daha fazla borçlanmak zorunda kalıyorlar. Faizlerin yükselmesi borçlanma maliyetlerini artırıyor, geri ödenmesini zorlaştırıyor. Merkez Bankası’nın dün açıkladığı Finansal İstikrar Raporu’na göre, hanehalkı yükümlülükleri Mart 2018 sonu rakamlarıyla 574.6 milyar TL’ye ulaşmış durumda. Özellikle alt gelir gruplarının kullandığı ihtiyaç kredileri, 222 milyar TL’yle birinci borç kalemi haline geldi. Önümüzdeki dönemde tahsil edilemeyen borçların yaygınlaşması olasılığı yüksek görünüyor.

9 Daha çok orta sınıfları ilgilendiren bir konu da yaz mevsimi yaklaşırken tatil imkânları. TL’deki değer yitimi, turistik işletmelere döviz cinsinden fiyat kırma fırsatı yarattı. Ancak yerli turistler açısından yurtdışı seyahatlerin neredeyse imkansızlaşması bir yana, bu imkan iç turizmde de fiyatların aşırı yükselmesine neden olabilir. Yabancılarla doluluk oranını artıran işletmelerin yerli tatilcilere fazla itibar etmemesi de gündeme gelebilir.

10 Deneyimlerimizden ekonomideki kötü gidişin tedirginliği, güvensizliği, mutsuzluğu yaygınlaştırdığını biliyoruz. Böyle dönemlerde depresyon, intihar, boşanma vakaları artıyor. Araştırmacı Esther Dyson “işsizlik, eğitim ve sağlığın” nasıl birbirinin içine geçmiş alanlar olduğunu şöyle açıklıyor:

Siz işsizseniz, sağlık sorunları yaşama ihtimaliniz de yüksektir; çocuklarınızın eğitimine para ayırma şansınız da yoktur; sağlıksızsanız işsiz kalma ihtimaliniz daha da artar…

Okuduğunuz yazıdan, yurttaşlarımızı kurbanlık koyun benzeri başına gelecekleri pasifçe bekleyen nesneler gibi gördüğümüz sonucu çıkmasın. Çözüm önerilerimizi, emekçilerin direniş imkanlarını yarın dizinin son bölümünde gündeme getireceğiz.

Yıkıma karşı halktan yana çözüm önerileri

Dizinin bu bölümünde çözüm önerilerini tartışmaya açacağız. Yanlış anlaşılmasın, AKP yönetimine, “faiz koridorunu biraz genişletin”, “mali disiplini sakın elden bırakmayın” yollu ifadelerle akıl vermeye çalışmıyoruz. Sadece, giderek kötüleşen ekonomik koşullar karşısında nasıl direnilebileceği, toplumun önünde hangi alternatifler bulunduğu konusundaki tartışmalara katkıda bulunmayı amaçlıyoruz. Çıkış noktamız, emeğiyle geçinen geniş toplum kesimlerinin kendi gücüyle, kendi öz örgütlenmeleriyle dayatılan neoliberal reçetelere karşı koyma kapasitesine sahip olduğu inancıdır.

RTE’nin karşısındaki Cumhurbaşkanı adaylarının ekonomik vaadlerde bulunmasını açıkçası onaylamıyoruz. Çünkü bu çaba, örtük biçimde başkanın yürütme gücüne sahip olmasını kabullenmek anlamı taşıyor. Ne var ki bu saatten sonra İnce’yi veya Demirtaş’ı eleştirmeyi de doğru bulmuyoruz. Yolları açık olsun demekle yetiniyoruz.

Birleşik Haziran Hareketi’nin “Krizden Çıkış İçin Emeğin10 Çözümü “ , DİSK’in “AKP Döneminde Emek Raporu” ve Birleşik Metal-İş’in “Manifesto’sunu” aşağıdaki satırlara da yer yer esin kaynağı oluşturan doğru yolda atılmış adımlar şeklinde değerlendiriyoruz.

  1. Yurttaşlık geliri (YG), tüm yurttaşlara ülkenin doğal ve ekonomik kaynaklarının paydaşı olma sıfatıyla eşit bir ödeme yapılmasını öngörür. Böylelikle her bireye belli bir satın alma gücü kazandırmak, gelir dağılımı bozukluklarını törpülemek, patronla pazarlığa otururken emekçinin pazarlık gücünü artırmak imkanı yaratmak mümkün olur. İtalya’da birinci parti konumuna gelen 5 Yıldız Hareketi’nin yükselişinde, özellikle Güney’in yoksul bölgelerinde kazanılan oylarda YG vaadinin etkili olduğu bildiriliyor. Bunu bir fırsatçılık değil, sadece bir geçmişi bulunan bir iddianın doğrulanması kabul edin lütfen. Çünkü ÖDP bu uygulamayı 1999 seçim beyannamesinden beri savunuyor. Ancak daha doğru yöntem, bu talebi yükseltenlerin YG üzerinden bir “toplumsal hareket” oluşturması gibi görünüyor.
  1. Bireysel borçlanmanın kritik noktalara ulaştığının önceki bölümlerde altını çizmiştik. Özellikle kredi kartının bir ödeme aracı değil de bir borçlanma fırsatı gibi görülmesi ve ihtiyaç kredilerinin kabarması, en fazla düşük gelirli yurttaşlarımızı zor durumda bırakıyor. Bu konuda da seçim vaatlerine bel bağlamak yerine bir “borçlular hareketinin” öz taleplerini dillendirmesi, kendi bağımsız mücadelesini sürdürmesi en doğrusu. Bu noktada “ Barzon Hareketi “ adı verilen Meksika’daki örgütlenme deneyimini hatırlatmakta yarar görüyoruz.
  1. Şeker fabrikalarının özelleştirilmesine karşı yoğun toplum tepkisi, geçmişte emekçilerin oy tercihlerini, yaşam tarzı konumlarını aşan biçimde Tekel direnişine destek vermeleri, aslında özelleştirmeye karşı halkın direncinin kanıtları. Geçmişteki özelleştirmelerin de iptalini amaçlayan özelleştirmeye karşı topyekun bir inisiyatif geliştirilmesi de toplumsal bir gereksinme.
  1. Kamunun ekonomideki ağırlığının azaltılması yolundaki neoliberal rüzgara kapılmamak gerekiyor. Ancak bu saptama, kamu bütçesinden Saray’daki sefahat, Meclis Başkanı’nın lüks araba sevdasının yoksul yurttaşın cebinden finanse edilmesi gibi sembolik örneklerden çıkarak savurganlığa karşı toplumsal denetim mekanizmaları geliştirmek sorumluluğumuzu unutturmamalı. Ama en önemli bütçe tasarrufunun, barışçı bir dış politikayla birlikte savaş harcamalarının kısılması sonucu sağlanabileceğini akıldan çıkarmadan.
  1. Kolektif mülkiyet biçimlerinden biri olan kooperatifler baskıcı bir rejimde dahi halkın yönetim kapasitesini artırmak, dayanışmacı ve eşitlikçi bir yapı kurmak için anlamlı ve önemlidirler. Bugünkü Türkiye’de kooperatifler demokrasi ve hoşgörü kültürünün yerleştiği; toplumsal cinsiyet, mezhep ve etnik ayrımcılıkların egemenlik sağlayamadığı; sözün, yetkinin, kararın kooperatif bileşenlerinde toplandığı bir örgütlenme biçimi özelliğiyle toplum için bir nefes borusu olabilir. Zaten şimdiden çok anlamlı tüketici ve üretici kooperatifi örnekleri yaratılmış durumda.
  1. Günümüzde veri ve enformasyonun herkesin erişebildiği kamusal bir nitelik taşıması, İnternet’in demokratikleşmesi, her yurttaşın aynı eğitim gibi teknolojiden de yararlanmasının bir hak olarak kabul edilmesi gerekir. Ayrıca dijital demokrasinin gerçekleşmesinde kamu otoritelerinin sorumluluğundadır ve bütçeden yeterli kaynak ayrılmak zorundadır. Uber benzeri şirketlere karşı da platform kooperatiflerini savunmalıyız. Böylelikle hem teknolojinin olanaklarından yararlanabilir, hem de kamusal bir zeminde aracıları geçersiz kılabiliriz.
  1. Türkiye’nin vergi gelirlerinde günlük harcamalarımızdan alınan dolaylı vergilerin ağırlığı yüzde 65’le aşırı yüksektir. Bu olgu gelir ve servet adaletsizliğini katmerleyen çarpık bir sonuç ortaya çıkarıyor.Sonunda geniş halk kesimlerinin ödediği dolaylı vergiler yerine ; ilkesel olarak, kar, rant ve servetten alınan dolaysız vergilerin ağırlığının artırılmasını savunmalıyız.
  1. Biraz gerilere gidersek, yaşanan 1979 krizinde özel sektörün DÇM adı verilen döviz borçlarının kur risklerini devlet üstlendiği, 2001’de ise banka kurtarma operasyonlarının maliyeti kamu bütçesine yıkıldığı için, son tahlilde faturayı halkın ödediğini biliyoruz . Söz konusu dönemlerde geniş emekçi kesimler gerçekten büyük sıkıntılara katlanmak zorunda kaldı. Bu kez “ karlar özel zararlar kamusal “ anlayışının egemen olmasına izin vermemeliyiz. Döviz borcu 337 milyar dolara dayanan şirketleri devlet kurtarmamalıdır. Eğer bir şirket kapanmak zorunda kalırsa, üretimin ve istihdamın devam etmesinin koşulları aranmalı, emekçilerin yönetim ve denetime ağırlıklarını koyması yoluna gidilmelidir.
  1. Döviz mevduat hesapları en son rakamlarla, 87 milyar doları gerçek kişilere, 67 milyar doları tüzel kişilere ait olmak üzere 187.5 milyar dolarlık aşırı bir düzeye ulaştı. Ne var ki, bu hesapların TL’ye çevrilmesi önerisi ciddi sorunları da beraberinde getirebilir. Çünkü parasını finansal sisteme sokmayanların, döviz kuru yüksekken TL’ye dönenlerin ödüllendirilmesi sonucunu doğurabilir. Ayrıcı yüksek kurdan, örneğin dolar 4.80’ken döviz alarak vagona son anda atlayanların iki kez cezalandırılmasına neden olur. Mevduatların bir kısmı da, vadesi gelecek döviz borçlarının ödenmesi için bankada tutulan şirket fonlarıdır. Önerimiz, döviz hesaplarından bir para çekişi halinde, yatırıldığı zamanki döviz kuru temel alınarak, ortaya çıkan farkın sermaye kazancı kabul edilmesi, buradan bir vergi tahakkuk ettirilmesidir. Böylece hem mevduat sahipleri tasarruflarını zorunlu olmadan çekmeyerek finansal sistemi tehlikeye atmayacaklardır. Hem de nakde döndüklerinde daha düşük bir bedel ödeyeceklerdir.
  1. Emekçiler kıdem tazminatı haklarını korumakta, işsizlik sigortası fonundaki paralarının amaç dışı kullanımına karşı çıkmakta çok kararlı davranmalıdırlar. Güvencesiz çalışmayı kolaylaştıran, taşeron çalıştırma sistemini teşvik eden uygulamalara karşı da en geniş bir ittifakla direnmeli, işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunu hak mücadelelerinin eksenine oturtmalıdırlar.

Telekonferansla teşhise TTB’den tepki: Muayene esnasında hasta hayatını kaybeder

BURCU CANSU [email protected] @burcu_cansu

Erzincan’ın sekiz ilçesinde uzman doktorların “telekonferans” ile teşhis koyması uygulaması başlatıldı. TTB Merkez Konseyi İkinci Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman, “Uzaktan kumanda ile teşhis konulamaz. Dünyada benzeri olmayan bu uygulama ölümlere sebep olur. Oysa uzman hekim sorunu ‘güvenlik soruşturması’ nedeniyle ataması yapılmayan hekimler atandığında çözülebilir” sözleriyle uygulamaya tepki gösterdi.

AKP hükümetinin 2003 yılında uygulamaya koyduğu Sağlıkta Dönüşüm Projesi’nin dayattığı “performans sistemi” sebebiyle hastaya ayrılan sürenin 3-5 dakikaya kadar düşürülmesi tartışmaları sürerken, Erzincan’da başlayan uygulama şaşkınlık yarattı.

Uzaktan şifa veriliyor!
Erzincan merkezindeki Mengücek Gazi Eğitim ve Araştırma Hastanesi acil servisine ve Erzincan’a bağlı 8 ilçeye görüntülü görüşme yapılması için telekonferans sistemi kuruldu. İlçelerde uzman doktor bulunmadığı için mağduriyet yaşayan hastaların sıkıntısı “telekonferans” sistemi ile çözülmeye çalışılıyor. İlçedeki hastalar için, görüntülü olarak bağlanılan il merkezindeki hastanede görevli uzman doktorun şifa dağıtması bekleniyor.

Erzincan İl Sağlık Müdürü Erkan Hirik, tartışma konusu olan bu uygulamayı “Hastaların yüzde 70’i aynı gün tedavi edilip taburcu edildi. Gereksiz hasta sevklerinin önüne geçildi” diye savundu.

‘Akıl dışı’ uygulama
Uygulamanın “sakıncalı” olduğunu bildiren TTB Merkez Konseyi İkinci Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman, kamera yardımı ile teşhis konulmasının mümkün olmadığını söyledi. “Uzaktan kumanda ile hastaya teşhis konulamaz” diyen Adıyaman, şöyle konuştu:

“Dünyada böyle bir uygulama yok, olamaz da. Biz hekimler temas etmeden, tetkiklerini yaptırıp incelemeden, hastanın yüzüne kameradan bakarak teşhis koyamayız. Hasta ‘midem ağrıyor’ , ‘karnım ağrıyor’ dediğinde, muayene etmeden kalp krizi riski mi var, apandisit riski mi var nasıl anlayacağız? Böyle bir uygulama akıl dışıdır. Hastaya teşhis koyamadan, tedaviye başlayamadan hasta ölür.

Erzincan’ın ilçelerinde uzman doktor açığı varsa ‘çözüm’ kamera ile uzmana bağlanmak değildir. Sağlık Bakanlığı OHAL kapsamında yürüttüğü ‘Güvenlik Soruşturması’ sebebiyle atamadığı uzman hekimleri atamalıdır. Tek çözüm budur. Erzincan’da yapılan bu akıl dışı uygulamadan vazgeçilmelidir.”

Yarkadaş: CAL’da birçok öğrenci zehirlendi, skandalın üstü örtülmeye çalışılıyor

Adı ”okul müdürünün düzenlediği köfte ve sucuk partileri”yle gündemden düşmeyen Cağaloğlu Anadolu Lisesi’nde bu kez de zehirlenme skandalı yaşandı. Skandalı TBMM’ye taşıyan CHP İstanbul Milletvekili Barış Yarkadaş, öğrencilerin okulda içtikleri sudan zehirlendiğini belirterek, konunun araştırılmasını istedi.

Yarkadaş şöyle konuştu:

“Cağaloğlu Anadolu Lisesi’nde birkaç gün önce sular kesiliyor. Okul yönetimi bunun üzerine, dışarıdan su getirtiyor. Bu sudan içen öğrencilerin bir kısmı kaldıkları pansiyonda, bir kısmı ise evlerinde rahatsızlanıyor. Okul Aile Birliği’ne giden çok sayıda şikayet sonrası durum Müdür Necati Yener’e aktarılıyor. Yener ise sorun çözmek yerine aileleri ‘provokasyon yapmak’la suçluyor. Böylece sorumsuzluğunu gizlemeye çalışıyor. Öğrenciler ise bu sırada yüksek ateşten dolayı kusma ve halsizlik yüzünden yataktan kalkamıyor.”

“PARTİZANLIĞIN GELDİĞİ NOKTA…”

Okul Müdürü Necati Yener’in, sırtını AKP’li İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve bakanlık bürokratlarına yasladığı için kendisini dokunulmaz gördüğünü belirten Yarkadaş, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Partizanlık, liyakatsızlık ve sorumsuzluk öğrencilerin canına mal olacak. Aynı müdür, daha önce de nereden alındığı belli olmayan sucukları öğrencilere yedirmeye çalışmıştı. Neyse ki; hiçbir öğrenci getirilen sucukları yemedi de zehirlenmekten kurtuldu… Ancak öğrenciler bir dahaki sefere, bu kadar şanslı olmayabilir. Milli Eğitim Bakanlığı, tarikat dayanışmasını bırakmalı ve okul müdürünü derhal görevden almalıdır. Müdürün görevden el çektirilmesi için öğrencilerin başına daha büyük bir felaket gelmesi mi bekleniyor!”

“AİLELER BASKI ALTINDA”

Çocuklarına “gıda zehirlenmesi” teşhisi konulan çok sayıda anne ve babanın kendisini aradığını belirten Yarkadaş, “Aileler kamuoyunda seslerini duyuramıyor. Çünkü müdür aileleri arayıp adeta tehdit ediyor. Adeta bir ‘Ali kıran baş kesen’ tavrı var. Öğrencilerin ve ailelerin bu zulümden bir an önce kurtarılması gerekiyor” dedi. Yarkadaş, İstanbul Tabip Odası’nı da okulda sağlık taraması yapmaya davet etti.

“HESAPLAR DA İNCELENSİN…”

Okulun tüm hesaplarının da incelenmesi gerektiğini belirten Yarkadaş, “Okulun gelir ve giderlerinin düzgün ve yasalara uygun tutulmadığı da beliniyor. Milli Eğitim Bakanlığı, bu müdürden neden çekiniyor? Müfettişlerin tüm raporları sümen altı ediliyor. Bakan İsmet Yılmaz bu müdürden neden korkuyor?” diye sordu. Yarkadaş, konunun tüm boyutlarını araştırma önergesi olarak meclise taşıdığını da dile getirdi. CHP’li vekil, okul müdürünün öğrencilere kötü davrandığını da yineledi.

Okul kantinlerinde tost ve poğaçalar küçülecek

Sağlık ve Milli Eğitim bakanlıkları, obeziteyi önlemek için okul kantinlerini düzenliyor. Artık okullara giren tost ve poğaçalar küçülecek. Araştırmalara göre de Türkiye’de 7-8 yaş grubu çocukların yüzde 22.5’i fazla kilolu ve obez.

Hürriyet’ten Meltem Özgenç’in haberine göre, Sağlık ve Milli Eğitim bakanlıkları, yedi-sekiz yaş grubu çocukların yüzde 22.5’inin fazla kilolu ve obez olduğunu gösteren araştırmaların ardından harekete geçme kararı aldı.

Bakanlıkların hazırladığı ‘Okullarda Yiyecek ve İçecek Standartları’ kitapçığındaki yeşil grup (meyve, kuruyemiş, doğal mineralli su, yoğurt, ayran, şekersiz sakızlar gibi) yiyecek ve içeceklerin tüketimi özendirilecek. Bunların okullarda her gün bulundurulması sağlanacak.

Turuncu gruptaki (şeker eklenmemiş kahvaltılık gevrekler, simit, poğaça, tost gibi unlu mamuller, yağsız işlenmiş etler, dondurma, yüzde 99’u meyve suyu içeren yenilebilir buzlu ürünler gibi) yiyecek ve içeceklerin ise sık tüketilmesi önlenecek. Bu nedenle okula girecek poğaçalar, simitler ve tostlar küçülecek. Tuz yerine baharatlar kullanılacak.

David Almond’un öykü kitabı Küçük Koşucular Türkçede

Çağdaş İngiliz edebiyatının 2010 Hans Christian Andersen ödüllü yazarı David Almond‘un büyüleyici öykü kitabı KÜÇÜK KOŞUCULAR Türkçede Günışığı Kitaplığı etiketiyle yayımlandı.

Okuma serüveninin başındaki çocuklar için sokakları denize çıkaran bir öykü anlatan yazar, başarı kavramını tartışmaya açıyor.

Basın bülteninden;

Koşun çocuklar, hayallerinize koşun!

Tüm dünyanın okuduğu İngiliz yazar David Almond’dan, okuma serüveninin başındaki çocuklar için unutulmayacak bir öykü! Hayat koşusuna yeni çıkmış bir çocukla, koşunun sonuna yaklaşmış bir ihtiyarı aynı mahallede buluşturan yazar, başarının ipi göğüslemekten çok, mutlu anılar biriktirmekten geçtiğini hatırlatıyor. Kuşak farkını ortak hayallerle ortadan kaldıran öykü, çocuklara cesaret aşılıyor. Her yaştan okurda iz bırakacak güçteki kitap, ödüllü illüstratör Salvatore Rubbino’nun özgün desenleriyle renkleniyor.

Liam, yakın arkadaşıyla birlikte, geleneksel Büyük Kuzey Gençler Koşusu’na hazırlanmaktadır. Rıhtım boyunca nasıl fırtına gibi koşacağını düşünüp, bitiş çizgisini nasıl göğüsleyeceğini hayal etmektedir. O gün, antrenman yapmak yerine, annesinin zoruyla yaşlı komşularını ziyarete gider. Komşuda gördüğü eski fotoğraflar ve dinledikleri, Liam’ın koşusuna yepyeni bir anlam kazandıracaktır…

David Almond: 1951’de İngiltere’de doğan Almond, 1998’de Garajdaki Giz (2004) adlı çocuk romanıyla ödüller aldı. Sinema, tiyatro ve operaya uyarlanan bu kitabını, 1999’da yine üst üste ödül kazanan Dünya Büyülü Bir Yer (2001), 2003’te savaş karşıtı söylemiyle dikkati çeken ve ödüller kazanan Alevler Arasında (2011) izledi. 2008’de My Dad’s a Birdman(Babam Bir Kuşadam) ile, 2010’da Slog’s Dad (Slog’un Babası) ve Ay’a Tırmanan Çocuk (2011) ile resimli çocuk kitaplarına yönelen Almond, aynı yıl, dünya çocuk edebiyatının en önemli ödülü olan Hans Christian Andersen Ödülü’nü kazandı. 2012’de Piranalarla Yüzen Çocuk (2015) adlı çocuk romanının ardından, Half a Creature from the Sea (Denizden Gelen Kız, 2014) adlı kitabındaki bir öyküsü, 2015’te Küçük Koşucular(2018) adıyla desenli bir kitaba dönüştü. Almond, İngiltere’de çocukluğunun geçtiği kasabanın yakınındaki Newcastle-upon-Tyne’da ailesiyle birlikte yaşıyor.

Salvatore Rubbino: Londra’da büyüyen Rubbino, Kraliyet Sanat Koleji’nde (Royal College of Art) illüstrasyon dalında eğitim aldı. İlk çocuk kitabı A Walk in New York (New York’ta Bir Yürüyüş, 2009), Victoria ve Albert Müzesi İllüstrasyon Ödülleri’ne aday gösterilen bir dizi resmin ardından ortaya çıktı. İkinci kitabı A Walk in London(Londra’da Bir Yürüyüş, 2011) 2012’de Okul Kütüphaneleri Birliği’nin ödülünü aldı. Just Ducks (Yalnızca Ördekler, 2012) da 2013 Kate Greenaway Ödülü’ne aday gösterildi. Rubbino ailesiyle birlikte Londra’da yaşıyor.

Dijital dünya ve iş imkânları

TİMUR AKKURT – @timurakkurt
[email protected]

Bu haftanın yazı konusunu düşünürken bana gelen mesajlar, mailler, DM’ler (özel mesaj) aklıma geldi. Çok fazla iş imkânlarıyla alakalı başvuru yapılıyor. Bunların neredeyse hepsi dijital dünya için çalışmak üzerine. Özellikle de YouTube içerik üretimi odaklılar. İmkanım oldukça onlara cevap vermeye çalışıyorum. Buradan da genel anlamda bilgilendirme olması açısından yazmak istedim. Üstelik sadece kameranın önü veya prodüksiyon şirketlerinde değil, çalışacak çok fazla alan olduğunu söyleyeyim. Bu yazıyı okuyan anne babalar, gençlerimiz malum okumayı pek sevmiyor. Siz okuyarak en azından onlara özet geçebilirsiniz. Çocuğunun geleceği için endişelenen, hatta kendi geleceği için endişelenen eminim pek çok kişi var. Pek çok kişiye, kuruma maalesef yabancı olan bu yeni sektörü size elimden geldiğince anlatmaya çalışayım.

Öncelikle bu alanda tek bir eğitim almak mümkün değil. Maalesef üniversitelerde ‘Yeni Medya’ vs gibi bölümlerde verilen eğitim çok yetersiz. Bunun en büyük sebebi eğitmenlerin konuya hakim olmaması. Başka alanda uzman olan bu eğitmenler kimi zaman mecburen, kimi zaman fırsatları değerlendirme adına bu görevi kabul etmekte. Bu alanda yetişmiş eğitmen bulmak neredeyse imkansız. Mazisi taş çatlasın 15 yıl olan bir konu ‘yeni medya’ klasik iletişim ile pek çok ayrıştığı yer olduğu için bunların doğru harmanlanması ve öğrencilere aktarılması gerekmekte. Üniversitelerimizden doğru eğitimi almış, kendini geliştirmiş olmalılar ki iş hayatına geçtiklerinde kendilerinden faydalanılabilsin. İlk zamanlarına göre gelişme gösterse de alınması gereken daha çok yol olduğunu söyleyebilirim. İletişim çok ama çok ciddi bir iş. İnsanları ciddi yönlendirmek, karar almalarında etkili olmak bu alanı iyi kullananlar için mümkün. Ciddiye alınması gereken önemli bir bölüm ‘Yeni Medya’

Şimdi bu alanda iş olarak neler yapılabilir? Kendimizi nasıl yetiştirmeliyiz? Onlardan bahsedelim…

Öncelikle YouTuber olma konusunda biliyorum herkes çok hevesli. Herkes YouTuber olmak istiyor. Bu düşünceyi kafadan çıkartmak lazım. Ana hedef olarak YouTuber olmayı unutun. Çok özel bir yeteneğiniz varsa, maddi endişeleriniz yoksa, bu işi gerçekten yapmak istiyorsanız zaten yaparsınız.

‘YouTube işine ben de gireyim’ dedikten sonra ‘ne yapsam acaba?’ dediğiniz anda yapamayacağınızı söyleyebilirim. O iş olacaksa zaten oluyor ve yapıyorsunuz.

YouTube’a içerik üretmek için YouTuber olmanız gerekmiyor. YouTube dinamiklerine hakim olmanız, neyin sevilip sevilmeyeceği, etik değerleri olan, yenilikleri çabuk kavrayan, uygulamak için beklemeyen bir karakteriniz varsa bu alanda iş bulma şansınız var. Pek çok YouTube kanalında sizin gibi yaratıcı akıllara ihtiyaç var. Bunun için nasıl bir eğitim almış olmalısınız? Sinema-TV, iletişim, görsel iletişim tasarım, yeni medya gibi bölümleri tercih edebilirsiniz. Sinema sektöründe, TV sektöründe çalışmak çok zor. Hedefi sadece orası olarak koyacaksanız bilin isterim. Bu arada söylemeye gerek yok ama reklam, sinema, TV’de çalışma koşulları gerçekten çok ağırdır. Çok zor bir yer edinebilirsiniz. Bu yıpranmalara hazırsanız, yapabilirim diyorsanız sıkıntı yok. Bunu söylerken YouTube ya da başka alanlarda dijital içerik üretmek çok kolaydır anlamı çıkmasın. Buranın zorlukları daha bile çok. O kadar çok hızla değişen, değişken var ki inanamazsınız. Bugün doğru olan yarın tamamen yanlış olabilir.

Dijital dünya kendini çok hızlı değiştirebilen, adaptasyon sorunu olmayan, yeniliklere açık, fikir üretebilenlerin dünyasıdır. Sinema, TV, gazete gibi konvansiyonel alanlarda kurallar daha net ve sabittir. Yapısal olarak nereye uygun olduğunuza karar vererek eğitiminize, çalışmak istediğiniz sektöre hazırlanın.

Geçelim bir de masanın diğer tarafında. Kurumsal dünya hiç olmadığı kadar dijitalden anlayan elemana ihtiyaç duyuyor. Artık şirketlerin içindeki dijital birimler kurulmaya başladı. Yakındır, dev bir şirkette beyaz yakalı yönetmenler, YouTuber’lar, dijital uzmanlar görmeye başlarız. Bazı şirketlerde bir süredir profesyonel birimler var. Sayılarının hızla artacağını söylemek için falcı olmaya gerek yok. Yeni dünya gerçeklerinden bir tanesi bu.

Bir başka iş imkanı olan alana geçelim. Rakamlarla aranız iyiyse dijital dünya sizi çok sevecektir.

Dijital dünyanın bıraktığı izleri iyi okuyan, iyi hesaplayan kısacası iyi analiz eden ve bundan sonuçlar çıkartabilen biriyseniz size bu alanda büyük ihtiyaç var.

Dijital dünya rakamlarla arası iyi olanların, iyi analiz yapanların dünyası. Çünkü somut tek çıktısı burada alınacak rakamlar ve onların iyi analiz edilmesi üzerine kurulu bir düzenden bahsediyoruz. Üstelik bu ham, mekanik bilgilerin üzerine duyguyu, saha yansımalarını ekleyebiliyorsanız tebrikler, müdür oldunuz! Şaka yapmıyorum. En büyük ihtiyaç bunların hepsini yapabilen, yönetebilen, uygulamaları sahaya iyi yansıtabilen, çıkan sonuçlardan yeni stratejiler çıkartabilen, dijital dünyanın baş tacıdır. En azından bana göre öyle olması gerekiyor.

Son bölüme geçelim, inanın anlatacak çok fazla detay var ama yerimiz belli. Hem kimse uzun yazı okumadığı için toparlamam icap ediyor.

Hukuk, halka ilişkiler, sosyoloji, psikoloji, finans okuyarak dijital dünyaya hizmet edebilirsiniz. Bu alanlarda okumanız, dijital dünya, uzmanlaştığınız kendi pencerenizden bakarak büyük faydalar sağlayabilir. Önemli olan sizin yaklaşımınız ve bunu uygulayabilecek yeteneklere yatkın olmanız. Dijital dünya sadece video içerik üretmek değildir. Bunu sakın unutmayın. Dijital dünya için düşünüp yazabilirsiniz, strateji geliştiren olabilirsiniz, raporlamalar ile sonuçlar çıkartabilirsiniz, yasalar ile dijital dünyayı koruyabilir, sosyolojik yaklaşımlarla toplumsal eğilimler doğrultusunda şirketinizi, müşterileriniz yönlendirebilir, yönetebilirsiniz. Bu konu eğer ilginizi çektiyse ilerleyen haftalarda da devam ederiz. Bu konuda bana sosyal medya üzerinden rahatlıkla ulaşır, sorularınız, yorumlarınızı benimle paylaşabilirsiniz. Keyifli haftasonları…

Okulda sebze meyve bahçesi

ANIL VARLI

Suriye’deki okullarda binlerce okullu çocuk gıda ve beslenme eğitim programından yararlanacak. Program, öğrencilere dengeli ve sağlıklı beslenme için sebze meyve tüketiminin önemini öğretmek için okul bahçelerini kullanıyor.

FAO Suriye Temsilcisi Vekili Adam Yao “Suriye’de devam eden krizin, bütün çocukların beslenmesi ve sağlığı üzerine yıkıcı etkisi var. Ancak bu okul bahçeleri yoluyla çocuklar bir taraftan besleyici sebze ve meyvelere erişim sağlarken bir taraftan da şimdi gıda ve beslenmeyle ilgili ana kavramları öğreniyorlar” dedi. Suriye’de okul bahçeleri projesi ilk kez ilkokul seviyesinde hayata geçiyor. Aralarında Halep, Hama, Humus, İdlib ve Kırsal Şam gibi çatışma bölgelerinin de bulunduğu bölgelerde 300 öğretmen 17 okulda eğitim aldı. Program çerçevesinde 3 bin 400’den fazla çocuk sebze ve meyve yerken gıda ve beslenmenin önemini öğrenecek. Bu girişim, çatışmalardan etkilenen Suriye’de gıda güvenliğini geliştirmek amacıyla yapılıyor.

Fayda sınıftan öte
“Okul bahçeleri çocukların yaparak öğrenecekleri açık bir sınıf gibi” diyen Yao, projenin faydalarının sınıfın çok ötesine taşınacağını ve çocukların aileleri ve topluma kadar ulaşacağını kaydetti.

Yao şöyle devam etti: “İyi beslenme ana hastalıklara karşı çocukların ilk savunmasını oluşturuyor ve çocukların aktif ve sağlıklı bir hayat yaşamaları için çok önemli. Çoğunlukla okullar çocukların hayata dair önemli kabiliyet edindikleri tek yer. Bundan dolayı bu okul bahçeleri sadece çocukların beslenme gelişimi için değil aynı zamanda onların gelişim büyümesine yardım etmek için de güçlü bir araç.”

Sağlanan araçlarla birlikte her okul sulama tankları ve damlama sulama sistemini bulunan yaklaşık 500 metrekarelik bir okul bahçesi kurdu. BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ve yerel bir sivil toplum örgütünün üretimle her gün ilgilenmesiyle, okul bahçeleri topluca yaklaşık 12 ton sebze ve meyve üretti.

Gıda ve beslenme eğitimi, gıda güvenliği programlarının etkisini genişletiyor.
FAO Beslenme ve Gıda Sistemleri Yetkilisi Ahmed Raza “Gıda ve beslenme eğitimi ile desteklenmezse gıda üretiminin tek başına beslenme uygulamaları üzerine çok az etkisi olduğuna dair giderek artan kanıtlar var.