Yıkıma karşı halktan yana çözüm önerileri

Dizinin bu bölümünde çözüm önerilerini tartışmaya açacağız. Yanlış anlaşılmasın, AKP yönetimine, “faiz koridorunu biraz genişletin”, “mali disiplini sakın elden bırakmayın” yollu ifadelerle akıl vermeye çalışmıyoruz. Sadece, giderek kötüleşen ekonomik koşullar karşısında nasıl direnilebileceği, toplumun önünde hangi alternatifler bulunduğu konusundaki tartışmalara katkıda bulunmayı amaçlıyoruz. Çıkış noktamız, emeğiyle geçinen geniş toplum kesimlerinin kendi gücüyle, kendi öz örgütlenmeleriyle dayatılan neoliberal reçetelere karşı koyma kapasitesine sahip olduğu inancıdır.

RTE’nin karşısındaki Cumhurbaşkanı adaylarının ekonomik vaadlerde bulunmasını açıkçası onaylamıyoruz. Çünkü bu çaba, örtük biçimde başkanın yürütme gücüne sahip olmasını kabullenmek anlamı taşıyor. Ne var ki bu saatten sonra İnce’yi veya Demirtaş’ı eleştirmeyi de doğru bulmuyoruz. Yolları açık olsun demekle yetiniyoruz.

Birleşik Haziran Hareketi’nin “Krizden Çıkış İçin Emeğin10 Çözümü “ , DİSK’in “AKP Döneminde Emek Raporu” ve Birleşik Metal-İş’in “Manifesto’sunu” aşağıdaki satırlara da yer yer esin kaynağı oluşturan doğru yolda atılmış adımlar şeklinde değerlendiriyoruz.

  1. Yurttaşlık geliri (YG), tüm yurttaşlara ülkenin doğal ve ekonomik kaynaklarının paydaşı olma sıfatıyla eşit bir ödeme yapılmasını öngörür. Böylelikle her bireye belli bir satın alma gücü kazandırmak, gelir dağılımı bozukluklarını törpülemek, patronla pazarlığa otururken emekçinin pazarlık gücünü artırmak imkanı yaratmak mümkün olur. İtalya’da birinci parti konumuna gelen 5 Yıldız Hareketi’nin yükselişinde, özellikle Güney’in yoksul bölgelerinde kazanılan oylarda YG vaadinin etkili olduğu bildiriliyor. Bunu bir fırsatçılık değil, sadece bir geçmişi bulunan bir iddianın doğrulanması kabul edin lütfen. Çünkü ÖDP bu uygulamayı 1999 seçim beyannamesinden beri savunuyor. Ancak daha doğru yöntem, bu talebi yükseltenlerin YG üzerinden bir “toplumsal hareket” oluşturması gibi görünüyor.
  1. Bireysel borçlanmanın kritik noktalara ulaştığının önceki bölümlerde altını çizmiştik. Özellikle kredi kartının bir ödeme aracı değil de bir borçlanma fırsatı gibi görülmesi ve ihtiyaç kredilerinin kabarması, en fazla düşük gelirli yurttaşlarımızı zor durumda bırakıyor. Bu konuda da seçim vaatlerine bel bağlamak yerine bir “borçlular hareketinin” öz taleplerini dillendirmesi, kendi bağımsız mücadelesini sürdürmesi en doğrusu. Bu noktada “ Barzon Hareketi “ adı verilen Meksika’daki örgütlenme deneyimini hatırlatmakta yarar görüyoruz.
  1. Şeker fabrikalarının özelleştirilmesine karşı yoğun toplum tepkisi, geçmişte emekçilerin oy tercihlerini, yaşam tarzı konumlarını aşan biçimde Tekel direnişine destek vermeleri, aslında özelleştirmeye karşı halkın direncinin kanıtları. Geçmişteki özelleştirmelerin de iptalini amaçlayan özelleştirmeye karşı topyekun bir inisiyatif geliştirilmesi de toplumsal bir gereksinme.
  1. Kamunun ekonomideki ağırlığının azaltılması yolundaki neoliberal rüzgara kapılmamak gerekiyor. Ancak bu saptama, kamu bütçesinden Saray’daki sefahat, Meclis Başkanı’nın lüks araba sevdasının yoksul yurttaşın cebinden finanse edilmesi gibi sembolik örneklerden çıkarak savurganlığa karşı toplumsal denetim mekanizmaları geliştirmek sorumluluğumuzu unutturmamalı. Ama en önemli bütçe tasarrufunun, barışçı bir dış politikayla birlikte savaş harcamalarının kısılması sonucu sağlanabileceğini akıldan çıkarmadan.
  1. Kolektif mülkiyet biçimlerinden biri olan kooperatifler baskıcı bir rejimde dahi halkın yönetim kapasitesini artırmak, dayanışmacı ve eşitlikçi bir yapı kurmak için anlamlı ve önemlidirler. Bugünkü Türkiye’de kooperatifler demokrasi ve hoşgörü kültürünün yerleştiği; toplumsal cinsiyet, mezhep ve etnik ayrımcılıkların egemenlik sağlayamadığı; sözün, yetkinin, kararın kooperatif bileşenlerinde toplandığı bir örgütlenme biçimi özelliğiyle toplum için bir nefes borusu olabilir. Zaten şimdiden çok anlamlı tüketici ve üretici kooperatifi örnekleri yaratılmış durumda.
  1. Günümüzde veri ve enformasyonun herkesin erişebildiği kamusal bir nitelik taşıması, İnternet’in demokratikleşmesi, her yurttaşın aynı eğitim gibi teknolojiden de yararlanmasının bir hak olarak kabul edilmesi gerekir. Ayrıca dijital demokrasinin gerçekleşmesinde kamu otoritelerinin sorumluluğundadır ve bütçeden yeterli kaynak ayrılmak zorundadır. Uber benzeri şirketlere karşı da platform kooperatiflerini savunmalıyız. Böylelikle hem teknolojinin olanaklarından yararlanabilir, hem de kamusal bir zeminde aracıları geçersiz kılabiliriz.
  1. Türkiye’nin vergi gelirlerinde günlük harcamalarımızdan alınan dolaylı vergilerin ağırlığı yüzde 65’le aşırı yüksektir. Bu olgu gelir ve servet adaletsizliğini katmerleyen çarpık bir sonuç ortaya çıkarıyor.Sonunda geniş halk kesimlerinin ödediği dolaylı vergiler yerine ; ilkesel olarak, kar, rant ve servetten alınan dolaysız vergilerin ağırlığının artırılmasını savunmalıyız.
  1. Biraz gerilere gidersek, yaşanan 1979 krizinde özel sektörün DÇM adı verilen döviz borçlarının kur risklerini devlet üstlendiği, 2001’de ise banka kurtarma operasyonlarının maliyeti kamu bütçesine yıkıldığı için, son tahlilde faturayı halkın ödediğini biliyoruz . Söz konusu dönemlerde geniş emekçi kesimler gerçekten büyük sıkıntılara katlanmak zorunda kaldı. Bu kez “ karlar özel zararlar kamusal “ anlayışının egemen olmasına izin vermemeliyiz. Döviz borcu 337 milyar dolara dayanan şirketleri devlet kurtarmamalıdır. Eğer bir şirket kapanmak zorunda kalırsa, üretimin ve istihdamın devam etmesinin koşulları aranmalı, emekçilerin yönetim ve denetime ağırlıklarını koyması yoluna gidilmelidir.
  1. Döviz mevduat hesapları en son rakamlarla, 87 milyar doları gerçek kişilere, 67 milyar doları tüzel kişilere ait olmak üzere 187.5 milyar dolarlık aşırı bir düzeye ulaştı. Ne var ki, bu hesapların TL’ye çevrilmesi önerisi ciddi sorunları da beraberinde getirebilir. Çünkü parasını finansal sisteme sokmayanların, döviz kuru yüksekken TL’ye dönenlerin ödüllendirilmesi sonucunu doğurabilir. Ayrıcı yüksek kurdan, örneğin dolar 4.80’ken döviz alarak vagona son anda atlayanların iki kez cezalandırılmasına neden olur. Mevduatların bir kısmı da, vadesi gelecek döviz borçlarının ödenmesi için bankada tutulan şirket fonlarıdır. Önerimiz, döviz hesaplarından bir para çekişi halinde, yatırıldığı zamanki döviz kuru temel alınarak, ortaya çıkan farkın sermaye kazancı kabul edilmesi, buradan bir vergi tahakkuk ettirilmesidir. Böylece hem mevduat sahipleri tasarruflarını zorunlu olmadan çekmeyerek finansal sistemi tehlikeye atmayacaklardır. Hem de nakde döndüklerinde daha düşük bir bedel ödeyeceklerdir.
  1. Emekçiler kıdem tazminatı haklarını korumakta, işsizlik sigortası fonundaki paralarının amaç dışı kullanımına karşı çıkmakta çok kararlı davranmalıdırlar. Güvencesiz çalışmayı kolaylaştıran, taşeron çalıştırma sistemini teşvik eden uygulamalara karşı da en geniş bir ittifakla direnmeli, işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunu hak mücadelelerinin eksenine oturtmalıdırlar.

Mehmet Ağar AKP adayı oğluna destek için Elazığ’a geldi

İçişleri ve Adalet eski bakanlarından Mehmet Ağar, AKP’den Elazığ 3’üncü sıra milletvekili adayı olan oğlu Zülfü Tolga Ağar’a destek olmak için Elazığ’a geldi.

Mehmet Ağar, meleketine gelişte bir kısım kalabalıkla karşılandı, araç konvoyu eşliğinde geldiği parti binasında basın toplantısı düzenledi.

Anadolu Jet’e ait tarifeli uçakla saat 13.30’da Elazığ’a gelen Mehmet Ağar, oğlu Zülfü Tolga Ağar ve AKP’lilerce karşılandı. Oğlu Zülfü Tolga’yı alnından öpen Mehmet Ağar, daha sonra kendisini karşılamaya gelenlere uzun süre selamlaştı.

Merkez Fahri Bey Caddesi üzerindeki AKP seçim koordinasyon merkezini ziyaret eden Mehmet Ağar, AKP İl Başkanı Ramazan Gürgöze ve partililer tarafından karşılandı. Mehmet Ağar, daha sonra seçim koordinasyon merkezinde basın toplantısı düzenledi.

Seçimlerde oğluna destek olmak için Elazığ’a geldiğini belirten Ağar, “Ülkemiz çok ciddi bir süreçten geçiyor. Recep Tayyip Erdoğan iktidarının başarılı olduğuna inanıyorum. Ben de destek veriyorum. Seçimler demokrasi bayramı gibidir. Her türlü fikir olacak. Şimdi bir Cumhur İttifakı var. Oğlum 2014 yılından AK Parti’ye zaten üye. Milletvekili olmak tamamiyle onun kararıdır. Bende destekliyorum. Merkez sağa her zaman ilgi duymuş ve desteklemişim. Yani Erdoğan’a destek veriyoruz. Seçimlerin ilimize hayırlı olmasını dileriz” dedi.

Barışacağız!

AKP’nin çukur kazmak ve beton dökmekten oluşan Türkiye vizyonuna karşı CHP Cumhurbaşkanı Adayı Muharrem İnce, en büyük projesinin “huzur” olduğunu söylüyor.

“Onun projesi Kanal İstanbul ise benim projem 3B: Barışacağız! Büyüyeceğiz! Bölüşeceğiz!” diyor, İnce.

Millet İttifakı, bu barışmanın ilk adımı oldu ve toplumun farklı kesimlerini temsil eden siyasi partileri bir araya getirerek parlamenter sisteme sahip çıkmak için birlikte hareket etmelerini sağladı.

Barışmanın ikinci adımı ise Kürt Sorunu’nun çözülmesinden ve bütün toplum kesimlerinin kucaklaşmasından geçiyor.

• • •

AKP, adına seçim beyannamesi denilen bir “özür belgesi” yayımlandı. “Neler yaptık” başlıklı bölümde Kürt kelimesi sadece şurada geçiyor: “Kürt vatandaşlarımızın her türlü insani meselesini demokrasi ve refah sorunu olarak gördük.”
“Neler yapacağız” bölümünde veya başka hiçbir yerde Kürt ifadesi geçmiyor. Bu bölümde ayrıca “Cemevlerine hukuki statü tanıyacağız” diyor.

• • •

AKP’nin özrü kabahatinden büyük. Bir iktidar 16 yıl boyunca tek başına gücü elinde tutmasına rağmen toplumsal barış için hiçbir şey yapamamışsa, bundan sonra da bunu başarma ihtimali yoktur!..

• • •

CHP ise toplumsal barışın sağlanması için detaylı bir plan öneriyor:
“Ayrımcılık ve şüphe bitecek, yurttaşlar birbirine güvenecek, memlekete demokrasi gelecek.
Yurttaşlar dilini özgürce öğrenecek, kardeşlik konuşacak, memlekete huzur gelecek.
İnançlara saygılı laiklik gelecek, din siyasete alet edilmeyecek, inançlar özgürce yaşanacak.
Bölgesel yatırımlar artacak, göç tersine dönecek, köyler yeniden şenlenecek.
Nevroz resmi tatil ilan edilecek, tüm yurtta coşkuyla kutlanacak, Kardeşlik ve Barış Günü olacak.”

• • •

AKP için Kürt Sorunu başından beri bir siyasi manevra alanı oldu sadece. Erdoğan’ın iktidara geldiğinde ve iktidardan gitmek üzereyken söylediği sözlere kısaca bakarsak bunu daha iyi görebiliriz:

Yıl 2005, “Kürt sorunu benim sorunumdur”

Yıl 2015, “Kardeşim ne Kürt sorunu ya?”

• • •

Öte yandan, gerek Muharrem İnce’nin konuşmalarında, gerekse de CHP’nin seçim beyannamesinde, sadece Kürt sorunu için değil çok daha geniş bir toplumsal barış ve mutabakat için çözüm önerileri ve politikalar var.
Bunlardan en önemlisi: “Barışacağız!”

• • •

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, seçim beyannamesini açıklarken şöyle konuştu: “Bu sorunun çözüm yeri TBMM’dir. 35-40 yıldır bunu çözemeyenler siyasilerdir. İnsana insan olduğu için değer vereceğiz. İnsana saygı duyup, baş tacı yapacağız. Biz hiç kimseyi ötekileştirmeyeceğiz, herkese eşit davranacağız.”

• • •

AKP’nin Kürt Sorunu’na yaklaşımını ortaya koyabilmek için burada CHP seçim beyannamesinden alıntı yapmayı da faydalı görüyorum:

“AKP, iktidarını devam ettirebilmek için Türkiye’nin bir arada yaşama kültürüne darbe vurmaktadır. Dinsel, etnik ve siyasal kimlikleri birbirine karşı kullanmakta, açılım adı altında gizli pazarlıklar, çözüm görüntüsünde inandırıcılıktan uzak vaatler üretmektedir. Her bir açılım, fiyasko ile sonuçlanmakta, her bir açılım başka bir toplum kesiminin ötekileştirilmesi ile sona ermektedir. Tek adam rejimi, karşılaştığı her sorunu, daha büyük sorunlar ve krizler yaratarak aşmaya çalışmaktadır. Varoluşunu adeta toplumsal kutuplaşmanın sürekli tırmandırılmasına bağlamaktadır.

AKP’nin Kürt Sorunu’nu çözme vaatlerinin akıbeti de benzer olmuştur. AKP, Kürt Sorunu’nun çözümü için bir hukuki yapı oluşturmaktan kaçınarak, gayrı resmi mekanizmaları ve merdiven altı süreçleri uygulamaya sokmuştur. AKP hükümetlerinin çıkarcı ve samimiyetsiz açılımları, seçim dönemlerinde verip de tutmadıkları vaatlerin ötesine geçmemiştir.”

• • •

Görüldüğü gibi AKP bugüne kadar toplumsa barışı sağlayabilecek bir politika izleyememiştir. Zaten AKP’nin amacı da toplumsal barış değil, seçimi kazanarak tek adamın iktidarını devam ettirmektir.

16 yıllık karnesi ortada olan AKP’ye Kürt olsun Alevi olsun hiçbir vatandaşımızın yeniden aldanıp, “bile bile lades” demeyeceğine inanıyorum.

Çünkü AKP, Cumhuriyet tarihinin bugüne kadarki en büyük ayrımcı politikalarını uygulayan iktidar olmuştur. Bugün devrimciler, çağdaşlar, Kemalistler, Kürtler, Aleviler, yani AKP gibi düşünmeyen herkes dışlanmakta ve ayrıştırılmaktadır. Bu kadar inkarcı bir politika Cumhuriyet dönemimizde yaşanmamıştır.

• • •

Önceki gün, hukuksuz bir şekilde tutuklanan, kendi ifadesiyle “rehin alınmış” bir Cumhurbaşkanı Adayı olan Selahattin Demirtaş’ı bugün Edirne’de ziyaret ettim. Bütün sevenlerine selamları var.

• • •

Tarihi bir seçime gidilirken, adaylardan birisi maalesef meşru bir gerekçe olmaksızın cezaevinde tutuluyor. Hükümet talimatıyla hareket eden yargının bu tutumu, adalete ve demokrasiye aykırı olduğu kadar seçimin meşruiyetine de gölge düşürüyor. Demirtaş’ın meydanlara çıkarak eşit koşullarda mücadele etme hakkını elde etmesi, demokrasimiz açısından son derece önemli.

• • •

Sivil toplumu ve demokratik kamuoyunu, bu konuda gereken hassasiyeti göstererek tepkilerini ve taleplerini Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve ilgili diğer kurumlara demokratik yollardan iletmeye ve demokrasiye sahip çıkmaya davet ediyorum!..

• • •

Seçimler yaklaşırken, en çok barışa ihtiyacımız var. Barışacağız!..

Büyük Usta Yaşar Kemal’in de söylediği gibi, “Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir, barıştır.”

Selahattin Demirtaş’ın FOX TV’ye yazılı verdiği yanıtların tamamı

HDP Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş’ın Fox TV’ye ankesörlü telefonla bağlanmasına izin verilmedi. Demirtaş da sorulara cevabını yazılı olarak yanıtladı. Demirtaş’ın cevapları özet olarak programda okundu.

Selahattin Demirtaş’ın FOX TV’ye yazılı verdiği yanıtların tamamı şöyle:

Seçim barajı

Yüzde 10’luk seçim barajı tam bir demokrasi ayıbıdır. Seçim barajı, şu anda sadece HDP için vardır. Diğer partiler yaptıkları ittifaklar nedeniyle, sıfır baraj imkânıyla seçime giriyorlar. Ancak ben HDP’nin, geniş halk kesimlerinden gördüğü ilgi ve destek sayesinde barajı aşacağına inanıyorum.

Şu anda halen HDP, baraj sınırında görünüyor. Biz 24 Haziran akşamına kadar durmadan çalışacak ve mutlaka barajı aşacağız.

Bütün Türkiye’nin oyuna talibiz
“Ben kamuoyu araştırmacısı, ya da siyasi analist değilim. Doğrudan siyasetçiyim. Toplumun her kesiminden oy alabilmek için de, büyük bir uğraş içerisindeyim. Zaten HDP, muhafazakâr Kürtlerin büyük bir desteğini almayı başarıyor. Bizim hedefimiz; ne sadece muhafazakâr kesimlerden, ne de sadece Kürtlerden oy almaktır. Biz bütün Türkiye’nin oyuna ve desteğine talibiz. Tabii ki Kürtler de, diğer tüm halklar gibi farklı siyasi düşüncelere, görüşlere sahiptir. Bu çerçevede diğer partilere de oy veren Kürtler mutlaka vardır ve olacaktır. Bu da çok normaldir, demokrasinin gereğidir. Biz Kürtlerden aldığımız destek kadar, Türk halkının da desteğini alacağımıza inanıyoruz. Kürt veya Türk her seçmenimiz bir akla, vicdana ve ahlâka sahiptir. Özgürce düşünüp kendi kararını verecektir. Hepimiz de bu karara saygı duyacağız.”

İkinci tura kalırsam bütün muhalif adayları ziyaret ederim
“İkinci tura ben kalacağım, bunun için çalışıyoruz. Öncelikli hedefimiz budur. Ancak benim diğer adaylara karşı bir önyargım yoktur. Ben ikinci tura kalırsam; bütün muhalif partilere ziyaretler yaparak, onlarla asgari demokratikleşme ilkelerini içeren bir protokol yapmayı ve bu çerçevede beni desteklemelerini talep edeceğim. Ayrıca, bu evrensel demokratik ilkeleri hayata geçirmek üzere oluşturacağım Hükümet’e ve Cumhurbaşkanı yardımcılıklarına dair önerilerini de isteyeceğim. “Gelin ülkeyi beraber yönetelim ve birlikte düze çıkaralım” diyeceğim.

Ben tüm adaylara ve partilere bu şekilde giderim. Şimdi asıl soru şudur; “İkinci tura kalacak herhangi diğer bir aday bana ve HDP’ye, bu şekilde gelebilir mi?” Her kim kapımızı bu şekilde çalarsa, ülkemizin ve toplumun yararına göreceğimiz ilkesel bir uzlaşmaya kesinlikle kapımızı açarız.

Bu ifade ettiklerimin aynısı Sayın İnce için de geçerlidir.”

Hendekleri destekleyen tek açıklamamız yok
“Doğrusu ben cezaevinde pek inzivaya çekilmedim. Burada da hep yoğun oldum. Ama elbette geçmişte siyaseten yaptığım her şeyi tekrar düşünme, tartma fırsatım da oldu. Daha önce bir duruşmada uzun uzun bu hendekler meselesini anlattım. Burada da bu kadar uzun zamanım yok maalesef. Ama birkaç noktaya izninizle değinmek istiyorum.

Birincisi; ne ben, ne HDP hendekleri, barikatları kazmadık, desteklemedik. İlk ortaya çıktığı andan itibaren sürekli diyalog ve ikna yöntemlerini kullanarak sonlanması için yoğun çaba sarf ettik. Hakkâri merkez ve Silvan ilçelerinde de, ilk hendekler açıldığında Lice ve Cizre ilçelerinde de bu yöntemlerle başarılı olduk ve hendekler kapatıldı. Benim hendekleri destekleyen tek bir açıklamamı bulamazsınız, yoktur. Ama bizim bütün çözüm ve diyalog girişimlerimize rağmen, hem bu yerlerdeki güvenlikten sorumlu bürokrasi, hem de Davutoğlu ve Erdoğan, bu il ve ilçelerde “taş üstünde taş koymayın, diyalogla çözümü de kabul etmiyoruz” diyerek sadece hendek, barikatı açanları değil, bütün sivil halkı düşman gibi gören bir operasyona imza attılar. Neticede aralarında sivillerin de bulunduğu yüzlerce insan yaşamını yitirdi, yüzlerce güne varan sokağa çıkma yasakları ile 500 binden fazla insan göçe zorlandı. Elbette hendek, barikat vb. varsa bunun mutlaka çözülmesi ve ortadan kaldırılması gerekirdi. Ama bunun yolu; tankla, topla bütün şehri yıkmak, insanların yatak odalarına kadar girip duvarlara hakaretler, küfürler yazmak, Cizre’de yapıldığı gibi onlarca insanı diri diri yakmak mıydı? Peki sonra ne oldu? 15 Temmuz’da bir de baktık ki, meğerse bu evleri, insanları yakıp yıkanların tamamı darbeciymiş.

Şu anda tamamı darbecilikten içerde! Yani Erdoğan kendi darbecilerine, Kürtlerin evini yıktırarak darbe ortamına zemin sundu. Şimdi kimse neden bunları konuşmuyor da, sanki hendekleri biz kazmışız, onca evi barkı biz yıktırmışız gibi sadece bizi suçluyor acaba? Üstelik 15 Temmuz’dan hemen önce TBMM’den çıkarılan özel bir yasayla Cizre’yi, Sur’u yakıp yıkanlara cezasızlık hakkı da tanındı. Şimdi hiçbir darbeci Sur’da, Cizre’de yaptıklarından dolayı yargılanamıyor da bu yasa nedeniyle. 15 Temmuz’da 251 kişiyi canlı yayınlarda katledenlerin, sokağa giriş ve çıkışın ya da tek bir kameranın olmadığı Sur’da, Cizre’de Kürtlere karşı acımasızca, hukuk dışı davranmış olabileceğine inanmayanların vicdanından şüphe ederim. Özcesi; biz hem hendek, barikata, hem de bu gerekçeyle yapılan AKP zulmüne aynı anda karşı çıktık. Fakat Türkiye toplumuna bizim bu eleştirilerimiz hendeğe destek olarak sürekli servis edildi.

Maalesef ki biz de, o dönemde derdimizi iyi anlatamadık. Ayrıca, hendeklerin kapatılması girişimlerimizde daha ısrarcı ve cesur olabilmeliydik. Bu noktada kamuoyu desteğini oluşturmada biraz da eksik kaldık galiba, buna güç getiremedik. Zamanında ve doğru siyasi müdahaleler yapamadık. AKP’nin hendekleri bahane ederek 1 Kasım seçimlerine ağır bir savaş ve korku ortamına Türkiye’yi sürüklemesini önleyemedik. Bunlar bizim eksiklerimiz oldu.”

Organik bir ilişki kesinlikle yok
“Size şunu bütün samimiyetimle ifade edeyim: Bizim PKK ile organik, örgütsel bir ilişkimiz olsaydı, bunu korkmadan, saklamadan söyleyecek kadar cesur ve dürüstüm. PKK ile HDP ya da benim aramızda ne bir örgütsel ve talimat ne de bir organik bir ilişki kesinlikle yoktur. Biz Türkiye’ye demokrasi, Kürt Sorununa barışçıl çözüm perspektifi ile PKK’nin kesin olarak Türkiye’ye karşı silah bırakması gerektiğine inanıyor ve savunuyoruz. Bunun da terörle mücadele konsepti ile değil TBMM’nin inisiyatifinde şeffaf, dürüst bir müzakere ile yapılacağına inanıyoruz. Diğer partilerden temel farkımız budur: Yani tüm partiler son 40 yıldır “son teröristi de öldürünceye kadar savaşalım” diyor. Biz ise “ikna edip dağdan indirelim” diyoruz. Bu da bizi PKK üyesi yapmaz sanırım, sadece serinkanlı, gerçekleşebilir, demokratik bir önerinin sahibi yapar.”

Burası hepimizin ortak vatanı
“Sayın Fatih Portakal’ın yönelttiği sorulara dair

Sayın Portakal benim Türkiye’nin her sorununa dair çözüm önerilerim ve projelerim var. HDP ise bu önerileri parlamentoda çözüm için savunmak adına daha kapsamlı bir programa sahiptir. Eş başkanlarımıza bunları uzun uzun anlatma fırsatı vereceğinize inanıyorum. Ama bana sadece PKK ve Kürt sorunu hakkında sormuşsunuz. Burası hepimizin ortak evi, ortak vatanıdır. Türkiye’nin iyiliği hepimizin iyiliğidir. Bizler de bu toprakların öz evlatlarıyız ve her karışını seviyoruz. Ülkemizin her rengini, her kimliğini, her inancını kardeşimiz, eşit olması gereken yurttaşımız olarak görüyoruz. Türkiye’nin her yerinde az ya da çok oy alıyoruz, her yerinden destek görüyoruz.

Bizi Türkiyeli yapan şey Türkiye’nin bütün kesimleri ile kurabildiğimiz diyalogdur. Türkiyeli olmakla “Türkçü” olmayı karıştırmamak gerekir. Biz ne Türkçüyüz, ne de Kürtçüyüz. Yüzde 0,1 oy alan ırkçı ve Türkçü bir partinin Türkiyeliliği sorgulanmıyor da yüzde 13 oy alan HDP’nin neden habire Türkiyeliliği masaya yatırılıyor ki?

Biz ısrarla Türkiyeliyiz dedikçe ısrarla hayır değilsiniz diyerek ötelemenin kime ne yararı olabilir ki? Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusundan toplamda yüzde 1 bile oy alamayan MHP’ye kimse sen Türkiye partisi değilsin demiyor. Kürtleri yok sayarak ülke nüfusunun yüzde 25’ini yok saymış olan partilere de kimse sen Türkiye partisi değilsin demiyor. O halde HDP’yi de bu şekilde yargılamayı bir kenara bırakmalıyız artık. HDP’yi her türlü eleştiriye tabi tutalım ama ötekileştirmekten de uzak duralım. HDP Türkiye için önemlİ bir şans ve fırsattır. Daha iyi bir HDP için yapalım eleştirilerimizi, daha Türkçü olması için değil. Netice olarak HDP bir Türkiye partisidir ve bu da iyi bir durumdur.”

Yıllardır aynı soru
“Siyasette ilkeli olmak ve doğrularda istikrarlı davranmak önemlidir. Bununla birlikte her an değişime açık olmak ve hatalarıyla cesurca yüzleşmek de bir siyasetçi için erdemdir. Sanırım biz PKK konusunda kendimizi yeterince açık ve doğru ifade edemedik. 1993-94’lerde daha ben üniversitedeyken TV’lerde DEP milletvekillerine sürekli olarak şu soru sorulurdu “PKK terör örgütü müdür? Kınıyor musunuz? Kınamıyor musunuz? Bunu söyleyin sadece, sizden başka bir şey duymak istemiyoruz, evet veya hayır deyin” diye ısrar edilirdi. Ben büyüdüm, siyasete girdim, hapse girdim, aradan 25 yıl geçti ve Fatih Portakal cezaevine bana soru gönderdi, ama yine aynı soru.

Evet aynı soru çünkü aynı sorunlar hala devam ediyor. Bunda bir tuhaflık yok mu sizce de. Bir sorun alanının bunca yıldır çözülememiş olması sizin ya da benim hatam mıdır? Siz de, ben de büyüdük ve şimdi aynı meseleyi aynı minvalde yine konuşmaya çalışıyoruz. Ben bu kısır döngünün değişmesi gerektiğine inanıyorum. PKK’nin terör örgütü veya silahlı şiddet örgütü, ya da özgürlük hareketi olup olmadığını bir birimize kabul ettirmeye çalışmak yerine sonuca odaklansak ve hem Kürt sorununu demokrasiyle çözsek hem de PKK’yi bir barışla dağdan indirsek çok daha yararlı bir iş yapmış oluruz.

Ama yine de şunu açıkça belirteyim, biz PKK’nin şiddetini, silahını meşrulaştırmak, normalleştirmek gibi tutum içinde olmadık, olamayız. Silaha, bombaya, şiddete, açık ve net bir tutumla karşıyız. Terör ise şiddet başlığının alt bir başlığıdır ve şiddet türlerinden sadece biridir. Siz şiddetin alt bir türü olan terör şiddetini sorunun bizatihi kendisi olarak kabul ederseniz bu durumda sorunun ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal boyutlarına dair hiçbir çözüm üretemezsiniz. Meseleye sadece “terörle mücadele anlayışı çerçevesinde yaklaşabilirsiniz.” Bu da durumu iyice içinden çıkılmaz hale getirir. Hükümetlerin terörle mücadele adı altında aşırı şiddeti, ağır hak ihlallerini de örtmüş olursunuz. Oysa şiddetin sosyolojik nedenini doğru teşhis edebilirseniz çözümü yani tedaviyi de doğru yapabilirsiniz. Biz PKK meselesine salt terör penceresinden bakılmasın derken, Kürt sorununu ve bunun ortaya çıkardığı sonuçlar açısından da bakılsın diyoruz. 40 yıldır sadece terör ve terörle mücadele diyenlerin meseleyi nasıl da içinden çıkılmaz hale getirdiğini hep birlikte üzüntüyle izliyoruz. Bir kere de bize kulak verin, şans verin, oy verin deneyin bakın nasıl da 1 yıl da sorunları çözüyoruz. Yoksa bu ülkenin gencecik askeri de, polisi de, sivili de, dağa çıkmış genci de ana baba evladıdır ve hepsinin canını, malını güvence altına almak, bu savaşı durdurmak her siyasetçinin onur borcudur. Biz sivil demokratik siyasette ısrarcıyız, silaha karşıyız, bu nettir.”

Yalnız hissetmedim
“Yalnızlık Allah’a mahsustur. Ben yaşamımın hiçbir anında yalnız olmadım. Cezaevinde hem yanımda Abdullah arkadaşım vardı, hem de binlerce mektupla dayanışmasını, sevgisini, desteğini ileten yüzbinler, milyonlar vardı yanımda. Burada kendimi yalnız hissetmemem için herkes elinden gelenin fazlasını yaptı. Ama medya ambargosu nedeniyle bu durum pek fazla kamuoyuna yansımadı.

Parti içinde de pek yalnız hissetmedim hiçbir zaman. Arkadaşlarım ağır baskılara, OHAL koşullarına tehditlere rağmen yanımda olmaya çalıştılar. Bunu görünür kılmayı pek fazla beceremediler sanırım. Ama hayatın anlamını arayan bir serüvenci ve bunu siyasetle deneyen bir kişi olarak zaman zaman yalnız hissettim kendimi.

Siyasette hep cesur fikirler değişime açık isyankâr bir tarzım oldu. Statükoyu sevmedim hiçbir zaman. Bu yönümden dolayı da yalnız kaldım bazen. Bu da çok normaldir, her çılgın serüvenci biraz yalnızdır.”

Parlamenter sistem sona erdi: Eski sisteme veda

HÜSEYİN ŞİMŞEK

AKP ve MHP’nin kurduğu Cumhur İttifakı’nın aldığı seçim kararının ardından TBMM, önceki gün parlamenter demokrasi düzenine “şimdilik” veda etti. Seçim sonuçlarının kesinleşmesinden üç gün sonra yeni rejimin ilk toplantısı için toplanacak olan TBMM’nin 4 Kasım 2016’da başlayan 26’ncı Yasama Dönemi’nin son günü, kürsüde açılan oruç, CHP’nin İsrail ile Mavi Marmara Anlaşmasının iptali yönündeki önergesinin reddedilmesi ve çeşitli tartışmalarla tarihe geçti.

CHP’nin İsrail’in yaptığı katliama tepki için verdiği önergeyi değerlendiren AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş ise bu duruma, “Devletler ‘canı sıkıldığında’ anlaşma iptal edilmez” yanıtını verdi. Elitaş’ın bu sözleri muhalefetin büyük tepkisini çekti.

Kürsüden oruç açtı
Son günde Elitaş’ın oruç şovu da yaşandı. Elitaş, orucunu Genel Kurul Kürsüsü’nden içtiği suyla milyonların gözü önünde açmayı tercih etti.

Partisi adına son Genel Kurul’da konuşan CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, Meclis’in yetkilerinin elinden alındığı bir sürece girildiğini hatırlatarak, AKP’ye şöyle seslendi: “Muhalefete sormadan İçtüzük yaptınız, size sormadan İçtüzük yapmayacağız. Muhalefetin bileğini bükerek Anayasa değiştirdiniz, asla böyle bir şey yapmayacağız. Siz bu Meclis’ te Erdoğan’a Anayasa yaptınız, biz geldiğimizde her doğana Anayasa yapacağız.”

‘Huzuru getiremedik’
HDP’nin Ekonomiden Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Garo Paylan ise 26’ncı Yasama Dönemi milletvekilleri olarak Türkiye’ye huzuru ve refahı getiremediklerini söyledi.

Muhalefet yok sayıldı
Meclis Başkanlığı Denetim Bürosu’nun istatistikleri ise TBMM’nin 26’ncı dönemde yeni dönem uygulamaya konmadan, fiili olarak işlevini yitirdiğini gözler önüne serdi. Buna göre, toplam bin 607 sözlü soru önergesi verilirken bunların yalnızca 568’i cevaplandırıldı. Verilere göre ayrıca, iktidar üyelerinin yanıtlaması istemiyle iki yılda 28 bin 704 yazılı soru önergesi verildi. 22 bin 252 önerge CHP’liler, 4 bin 568 önerge HDP’liler, bin 647 önerge MHP’liler ve 61 önerge İYİ Parti’liler tarafından verildi. Bu önergelerin 2 bin 993’ü yanıtlanırken, 14 bin 258’i yanıtsız bırakıldı. İktidar, muhalefetin verdiği 5 bin 528 araştırma önergesinin tümüne yakınını da reddetti. Az sayıda komisyon kuruldu.

Sıkıldım!

Sevgili okur, sen bu satırları okurken ben çiçeği burnunda bir milletvekili aday adayı olarak sokakta seçmeni dinliyor ve oy kullanmanın bir şeyi değiştirmediğini düşünenleri ‘bu kez gerçekten değiştirecek’ diyerek ikna etmeye çalışıyor olacağım. Açıkçası aday gösterilir miyim gösterilmez miyim, gösterilirsem hangi ilin listesinde nereye adım yazılır bilmiyorum ama bildiğim bir şey var: Olur da bir şekilde Ankara siyasetinin bir parçası olursam canınızı hiç sıkmayacağım. Can sıkıntısı çok fena bir şey. Bunu onlarca yıl aynı konuşmaları aynı isimlerden dinlemek zorunda kalanlar çok iyi bilir.

Pazartesi yazılarımı gazetemiz BirGün basılmak üzere matbaaya zamanında gidebilsin diye Pazar öğle saatlerine kadar göndermek durumundayım. Bunun için bu yazılar çoğu zaman Cumartesi geceleri bilgisayara dökülüyor. Bu yazı da Cumartesi gecesi yazıldı. Bilgisayarın başına oturduğumda anketler, son dakika haberleri, açıklamalar, küresel gelişmeler, ekonomi cephesinden son notlar arasında gezinirken sıkıldığımı fark ettim.

Yazıyı yazdığım Word penceresini simge durumuna küçültüp ekranda Youtube’u açtım. Arama kısmına Eurovision Live yazıp 6 yıldır katılmadığımız yarışmanın bu yılki finalini canlı olarak izlemeye başladım. Bu yıl Portekiz’de yapılan yarışmayı izleyen milyonlarca insan, farklılıkların uyum içinde bir arada, tatlı bir rekabet halinde, farklılıklarını kutlamasına tanıklık etti.

Çok eğlendiler. Çok kıskandım. Çok renkliydiler. Çok gençtiler. En çok da kendileriyle dalga geçtiler. İrlanda’nın yarı finaldeki şovunu sansürleyen Çin Televizyonuna, ‘sansürlersen biz de sana yayın izni vermeyiz’ dediler, Eurovision’un sansüre, yasaklara, ayrımcılığa karşı bir platform olduğunun da altını çizdiler.

Biz de uzaktan baktık öyle. ‘Aman canım bir eksiğimiz de komşunun komşuya oy verdiği şu eski yarışma olsun’ derseniz ben de size şunu sormak isterim: Sertab Erener’in eşsiz sesi ve sahne şovuyla makus talihimizi yendiği o yıl, o akşam yüreğiniz her zamankinden hızlı atmamış mıydı?

Sahi Akp’nin iktidara geldiği 2002 yılıydı değil mi o yıl? Durun youtube’u simge durumuna küçültüp vikipedi’yi açayım da bir bakayım. Sahi vikipedi’ye giremiyoruz değil mi? Durun o zaman Vpn’imi açık konuma getireyim önce.
Bak iyi oldu vikipedi’ye baktığım. Doğrusu 2002 değil 2003’müş. Akp’nin Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne tam üye yapma vaadiyle daha çok demokrasi ve insan haklarına saygı manifestoları yazdığı yıllar! Hoş 15 yıl sonra bugün bile aynı vaatleri sıralamakta bir beis görmüyor Reis.

Oysa geldiğimiz noktada modern dünyayla bağlarını neredeyse tamamen koparıp yalnızlaşmış güzel ülkemizde ağır mı ağır bir içine kapanma durumu var. İçine kapanmış, bütün enerjisini 16 yıllık iktidarının devamını sağlamaya harcayan parti devletiyle, baskılarla, cezalarla, yasaklarla sürekli olağanüstü hal yaşatılan bir ülke.

Muhafazakârlaşmakta sınır tanımayan bir toplum. Ekranlarda sil baştan yazılan resmi tarih anlatıları ve dizilerle Abdülhamit’i özleyen, Reis’in işaretini gözleyen, Ankara’daki Saray’ın küçük birer kopyası halinde inşa edilen okullarda niteliksiz eğitime mahkum edilenler…

Mahkûm edilen demişken, Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin başına gelenleri ve Boğaziçi demişken ODTÜ’de daha birkaç gün önce yasaklar ve tehditler altında onur yürüyüşü yapan o cesur öğrencileri de anmadan geçmeyelim.
Akademiden sürülmüş akademi, düşünmekten men edilmiş üniversite! Of sıkıldım. Açayım Eurovision’u ve bir sahne şovu daha izleyeyim bari. 10 puanım kendi gibi davranmaktan korkmayana, cesur olana, farklı olana. 12 puanımsa ‘tamam, sıkıldık, yeter, değiştireceğiz’ diyen gençlere.

Gençler, tek bir oyla değişecek her şey ve tek bir kedi bile trafolara giremeyecek bu kez emin olun. Bunu hep beraber başaracağız. Everyway that we can…

Fener Rum Patriği Bartholomeos Gökçeada’da

Fener Rum Patriği Bartholomeos, Çanakkale’nin Gökçeada ilçesinde 1946-1952 yılları arasında öğrenim gördüğü Rum İlkokulunda, kendisinin tasvir edildiği heykelin açılış törenine katıldı.

Bir dizi ziyaret ve tören için özel uçakla memleketi Gökçeada’ya gelen Bartholomeos, doğduğu köy olan Zeytinliköy’de düzenlenen törene katıldı.

Patrik Bartholomeos burada, 1946-1952 yılları arasında ilkokul eğitimi aldığı Rum İlkokulunda Mimar Fulin Muslubaş Güzeldere ve Helkeltraş Pınar Cauoki tarafından hazırlanan ve kendisinin öğrencilik yıllarındaki halinin tasvir edildiği heykel ve patrikliğinin 25. yılını simgeleyen madalyonun açılışını gerçekleştirdi.

Törende konuşma yapan Bartholomeos, Gökçeadalı olduğunu ve buranın gönlünde eşsiz bir yeri bulunduğunu dile getirdi.

Bartholomeos, şunları söyledi:

“Değerli Güzeldere ve Cauoki, memleketimiz Gökçeada’ya kazandırdığınız eserler bizleri duygulandırmaktadır. Önce eski günlerin güzelliğini hatırlatan çeşmeyi yaptırdınız, şimdi de okulumuzun önünde bizlerin çocukluk yaşlarındaki halini tasvir eden bu güzel heykeli. Kitaplar o yaşlardan itibaren en iyi dostumuz olmuş ve bu alışkanlık bu yaşımızda bile aynen devam etmektedir. Biz bu köyden çıktık, bu okulda okuduk. Ve dünyanın engin sularına burada bu mütevazi eğitim kurumunda edindiğimiz bilgilerle açıldık. Heykelimizin okuduğumuz ilkokulun önüne yerleştirilmesini çok anlamlı bulmaktayız. Dileğimiz bu güzel eserin çocuklarımıza her zaman okumanın ve önemini işaret ederek insanlığa faydalı gençlerin yetişmesine katkı sunmasıdır. Çok çok teşekkür ederiz.”

Patrik, tören sonunda katılımcılar ile sohbet edip hatıra fotoğrafı çektirdi.

Törene, Yunanistan’ın Türkiye Büyükelçisi Petros Mavroidis, Yunanistan’ın Yeni Demokrasi Partisi Başkanı Kyriakos Mitsotakis’in eşi Mareva Grobovski Mitsotakis, Selanik İmrozluları Derneği Başkanı Pavlos Stavrotidis, Atina İmrozlular Derneği Başkanı Stelios Pulados, Avusturya Metropoliti Arsenios, Gökçeada Metropoliti Krilyos Dragonis ile çok sayıda davetli katıldı.

Oyuncu Salih Kalyon: İktidar gibi düşünmüyorsan vatan hainisin

24 Haziran’da gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı seçim öncesi sanat dünyasında özgürlük, demokrasi, basın özgürlüğü gibi konulara yönelik sesler yükselmeye başladı. İktidar gibi düşünmeyenlerin vatan haini ilan edildiğini belirten oyuncu Salih Kalyon, “Herkes korkuyor. Ama bu seçimde umudumuzu yitirmedik, bir şeyler olması gerekiyor” dedi.

Cumhuriyet’ten Öznur Oğraş Çolak’a konuşan Kalyon, geçen seçimde başından geçen bir olayı anlattı. Kayınvalidesinin yatalak olduğunu ve ambulansta oy kullandığını söyleyen Kalyon, “AKP’li milletvekilleri itiraz etti. Açık alanda oyunu kullandı diye. Onlar gibi düşünmüyorsan, yani iktidar gibi, vatan hainisin” dedi.

‘UMUDUMUZ DAHA BÜYÜK’

“Korku var tabii ama umudumuz daha büyük” diyen Kalyon, “100 bin talebe içeride bugün dünya kadar gazeteci neden ne için soru sordukları ve haber yaptıkları için hapisteler. 100 bine yakın öğrenci öğretim görevlisi tutuklu, rakamlar çok ciddi. Bugün İlhan Selçuk ve Uğur Mumcu’ları çok arıyoruz.

‘ONLAR İÇİN KADIN İKİNCİ SINIF’

Osmanlı’da kadınların tiyatro yapmasının yasak olduğunu hatırlatan Kalyon, “Afife Jale örneğinde olduğu gibi. Bugün de Osmanlıcı oldukları için. Osmanlı özlemi içerisinde bir güruh. İstemiyorlar tabii kadın onlar için ikinci sınıf bir insan. İnsan yerine de koymuyorlar ki. Kadın yok onlar için. Arap kültüründe de yok. Kadın olmazsa insanlık olur mu? Bu ne kadar akıl dışı bir davranış biçimi.” şeklinde konuştu.

‘İKTİDAR TİYATROYU SEVMEZ’

Bu seçimde umudumuzu yitirmedik, bir şeyler olması gerekiyor. Ya herkes düşüncelerini anayasamızda da belirtildiği gibi sözle yazıyla açıklayabilecek ya da… Atatürk’ün “Mualimler Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister…” dediği gibi ya fikri vicdanı hür nesiller yetiştireceğiz ya da iktidar gibi düşünmüyorsan vatan haini olacaksın. Bu ikisi arasında halk bir tercih yapmak zorunda. Yurttaş olmak çok zor iş bilinç, emek isteyen, güven isteyen bir iş. İnsanım ve benim de fikrim var. Onun için tiyatro da hep muhaliftir ve iktidarlar tarafından sevilmez.

Hangi kardeşlik hukuku? Ne ahde vefası?

“Rüzgâr gülü gibi esintiye göre yön değiştiren, eğilip bükülen bir siyasi anlayış popülizmin bataklığında debelenmeye mahkümdur. Türk siyasi hayatı bu açıdan gerçekten ibret verici hadiselerle doludur. Bir tarafta asil devlet adamları, bir tarafta da kırk takla atan şahsiyet fukaraları vardır”

Üsluptan tahmin edeceğiniz üzere, bu cümle öbeği Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından söylendi. “Rüzgar Gülü” derken kime gönderme yaptığını anlamak zor değil. Zaten fazla dolambaçlı gönderme yapmak Erdoğan’ın tercih ettiği bir şey değil.

Erdoğan Gül’e, Türkçesi: geldiler kapını çaldılar diye heveslendin. Bizden olmayanlar sana kıymet verdi diye havalara girdin, ama dikkat alırım façanı aşağı diyor.

Erdoğancılar da “Reis ne güzel azının payını verdi, helal olsun, diye alkış tutuyor.

AKP cenahında, hanidir kardeşlik hukuku, ahdi vefadan bahsedilir. Erdoğan’a kafa kaldıran her siyasi de ahde vefaya ihanet, kardeşlik hukukuna ihanet ile suçlanır.

Ne var ki adını doğru koymak lazım. Ortada ahde vefa veya kardeşlik hukuku falan yoktur. Bir hukuk vardır, o da Erdoğan hukuku. Mesele Erdoğan’a ihanet meselesidir, yoksa ne ahd vardır ne de vefa.

Bu camiada bir tek kişi fikrini değiştirebilir, bir tek kişi yeni bir hareket başlatabilir; bir tek kişi demokrasi bağışlayabilir, bir tek kişi hak verebilir, verdiği gibi de alabilir. O, her şeye muktedirdir. Bu anlayış böyledir. Bu çerçeveye her itiraz, hatta her sorgulama, ihanettir. Bunun rasyonel ya da insancıl bir tarafı yoktur.

Ortaya çıkmış ve sosyolojik olarak galip olmuş bu paradigmadan beslenen ilişkiler ağına, hiç bir prensipler bütünü alternatif oluşturamayacaktır. Çünkü ortada karşı çıkılacak bir kural, ya da yasalar bütünü yoktur. Tek kişi, tek kişicili ve tek kişiye tapınma vardır.

Eğer 24 Haziran’da bir tür yarıştan söz edilecekse, koşulları ve adaleti elbette son derece tartışmalı, her şeyin. Ve herkesin üzerinde algılanan bir kişinin karşısında ilkeler, prensipler, manifestolar duramaz. Zira bu yarı tanrı kişi, ne ilke tanır ne manifesto. ilkesi de manifestosu da saat saat değişebilir ve onu adeta gözü körleşmiş âşık gibi takip eden milyonlar ne bu manevraları ne de aslında özünde bu ilkesizliği umursar.

Yarı Tanrı lider ancak başka bir Yarı Tanrı kişilik ile yarışabilir. Dolayısıyla 24 Haziran aslında ilkeler, prensipler falan değil, kişiler ve kişilikler arası bir yarış olmaya mahkümdur.