Gazetelerin sayfaları holdinglere yollanıyor

MUSTAFA KÖMÜŞ [email protected]

24 Haziran’a sayılı günler kala, medyadaki eşitsiz yayın devam ediyor. Özellikle TRT’nin taraflı tutumuna ilişkin tartışma sürerken, diğer basın kurumlarının iktidar ve muhalefet haberlerini görme şekli de eleştiri alıyor. AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın haberlerini genelde manşette gören gazeteler, muhalefetin haberlerini ise çoğu zaman hiç görmüyor ya da çok küçük görmeyi tercih ediyor.

Ana akım olarak değerlendirilen medyada, muhalefetten Muharrem İnce dışında neredeyse kimseye yer verilmiyor. Meral Akşener, Temel Karamollaoğlu ve Selahattin Demirtaş medyada kendine yer bulamıyor.

DİSK’e bağlı Basın İş Sendikası Genel Başkanı Faruk Eren, konuya ilişkin BirGün’e konuştu. Eren, “Medyaya ‘İYİ Parti’nin haberlerini görmeyin’ diye emir veriliyor. 1’inci sayfalar holdinglere gönderilip orada onaylanıyor” dedi.

‘Manipülasyon yapılıyor’
Eren, şunları söyledi: “Bizim birçok yerde arkadaşlarımız var. Televizyonlarda, gazetelerde… İktidara yakın yayın organlarında bariz bir sansür ve ayrımcılık var. Bunlar tabii ki çalışanlara sözlü olarak iletiliyor, insanlara, yazı işlerine, haber merkezlerine. ‘Şu aday görülmeyecek, bu aday böyle görülecek’ diye. Tabii ki inkâr edeceklerdir, kanıtlayın diyeceklerdir ama biz bunu biliyoruz. Hürriyet’i ve Posta’yı yakın zamanda satın aldılar. Mesela Hürriyet’in 1’inci sayfasına Meral Akşener’i koymayın diye çalışanlara emir veriliyor. Gazetelerin sayfaları yapıldıktan sonra holdinge gönderiliyor. Bir denetimden geçiyor. Holdingin istemediği haberler girmiyor, istediği başlıklar atılıyor. Bu fecaat bir durum. Daha önce de Demirören Medyası’nda benzer şeyler yaşandı. Şimdi herkes kamu yayıncısı olduğu için TRT’yi konuşuyor. TRT dışında da aynı durum var aslında. Medya kuşatma altında. Bariz manipülasyon yapılıyor. Açıkça insanlara emir verilerek yapılıyor. Erdoğan dışındaki adayları az görün deniliyor.”

“Açıkça bir sansür olduğunu, kamuoyunun yanlış bilgilendirildiğini düşünüyorum” diyen Eren, şöyle devam etti: “Bu konuda sendikamız bir çalışma hazırlıyor ve bunu tanıklıklarla yayımlayacağız. Gazeteler bazı adaylara toleranslı davranabilir hatta taraf da tutabilir ama bunu manipülasyon aracı olarak kullanamaz. Gazetecilik adına gerçekten utanç verici bir durum bu.”

‘Eşit yarış olmuyor’
Daha önce Vatan gazetesi ile NTV’de çalıştığını hatırlatan Faruk Eren, sözlerini şöyle sürdürdü: “AKP bu duruma medyayı yavaş yavaş alıştırdı. NTV’de biz bunu hızlı tren kazasında yaşadık. 34 kişi öldü ve kazayı sorguladık. Çünkü Devlet Demir Yolları’na tecrübesiz bir ekip getirildi. Sonra yukarıdan emir geldi ‘Yayınları kesin’ denildi. Demirören, Milliyet ve Vatan’ı aldıktan sonra da bariz bir şekilde iktidar yanlısı yayınlar yapılmaya başlandı. Vatan, Deniz Feneri gibi iktidarı rahatsız eden çok haber yapmıştı. Bunlar kesildi. Gezi’de bize, ‘İsyan demeyin’ denilmişti. Ama Posta’yı Hürriyet’i de alınca iş başka bir şeye dönüştü. Başka bir örnek vereyim Anadolu Ajansı şimdiye kadar neredeyse hiç Meral Akşener haberi girmedi. Seçime eşit yarış olmuyor. Özel kanallar da böyle davranıyor.”

Asla bitmeyen reklam kuşağı yapmışlar

Günlerdir aynı 0850’yle başlayan numara ısrarla arıyordu. Sonunda merak ettim açtım. Telefonun ucundaki ses coşkuyla başladı; “Ümit Bey sizi tavsiye üzerine Beşiktaş Spor Kulübü’nden arıyorum.” Bunu dediği anda arayan numaraya bakıyorum sonu Beşiktaş’ın kuruluş yılı olan 1903 sayısıyla bitiyor. “Olur mu olur?” diyorum. Çünkü adımı biliyor, Beşiktaşlı olduğumu biliyor. Bir ara kongre üyesi olmaya niyetlenmiştim, onunla ilgili bir şey mi acaba diye vaziyet alıyorum. “Sizin gibi özel Beşiktaşlılar için bir imzalı forma hazırlattık” diye devam ediyor. Sınırlı sayıda filan gibi ekler yapıyor, bedenimi soruyor.

Bu noktadan itibaren şüphe duymaya başlıyor (bedenimi bilmeden nasıl hazırlattın acaba) ama mesleğim iletişimcilik olduğu için meraktan dinlemeye devam ediyorum. “Biliyorsunuz takımımız bu yıl şampiyonlar ligine katılamadı, ligde de dördüncü olduk, desteğe en çok şimdi ihtiyacımız var” dediği anda bunun kolpacılık olduğuna emin oluyor ama arayan numarayı önümde açık bilgisayardan Google’da sorguluyorum. Tahmin ettiğim gibi bir dolandırıcılık işi çıkıyor. “Google’a baktım” dediğim anda, daha cümlemi bitirmeden telefon yüzüme kapanıyor, haklı bir küfür etme fırsatını kaçırıyorum. Hepimiz sık sık böyle aramalara maruz kalıyoruz. Aslında analiz edilince bu tarz konuşmalar, iletişimin doyum noktasını görmek açısından iyi örnekler. Herkesi bir yere kadar kandırabilirsiniz. Ara ara koca profesörlerin telefon dolandırıcılarına yüksek meblağlarda para kaptırdığı haberlerini okur, şaşırız. Bu da aslında eğitimin bile iyi bir iletişim etkinliğinin karşısında yeterli olmayacağını gösteriyor. Girişte bahis açtığım pazarlama iletişimi etkinliği iyi bir örnek değildi, çünkü duracağı yeri bilmiyordu, muhatabını iyi analiz etmeden konuşuyordu. Yine de devam ettiklerine göre, çok kişi üzerinde çalışmış olmalı, zaten canı yananlar şikâyet sitelerine dökülmüş. Bu olaydan bahsetme nedenim, bu haftaki Köşe Vuruşu’nda Türkiye tarihinin en büyük seçim(iletişim) kampanyasından, söz etme isteğim.

Gazetecilik değil siyasi iletişim
Özellikle sosyal medyada Erdoğan ve AKP’nin “bu seçim kampanyasında çok reklama yönelmediği bu işte bir iş olduğu” şeklinde yorumlar okuyorum. Bu yorumlar gerçekten çok şaşırtıcı. Gazeteler seçim broşürü (mübalağasız) gibi çıkarken, televizyonlar ezici üstünlükle tek bir aday ve parti için çalışırken hiç reklam yapmıyorlar gibi algıya sahip olmayı anlayamıyorum. RTÜK’ün CHP kontenjanından üyeleri İsmet Demirdöğen ve İlhan Taşçı’nın hazırladığı istatistiklere göre; Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP’nin televizyonlardaki yeri CHP’den ortalama 10, HDP, İYİ Parti ve Saadet Partisi’nden 30 kat fazla. Birkaç bağımsız gazete dışında gazetelerde durum hiç farklı değil. Bazı gazetelerin ön sayfaları, iletişim fakültelerindeki “Siyasi İletişim” derslerinde okutulacak kadar reklam formunda. Bunun üstüne klasik reklam spotları geçikti diye (ki onlar da yayına geçti) AKP pek bir şey yapmıyor algısının oluşması ilginç. Kaldı ki parti amblemli reklamlar haricinde bir başka reklam yöntemi daha var.

Ticari reklam kılıklı siyasi reklamlar
Bir önceki seçim sath-ı mahalinde yazdığım bir yazıda bu reklam türünden şöyle bahsetmiştim: “Her nasılsa seçimler yaklaşırken artan ‘kamu bankası veya özel kuruluşların’ reklamları hiç dikkatinizi çekti mi? Son yıllarda fazlaca seçim geçirdiği için bunu sık sık gözlemleme şansı buluyoruz. Genellikle devletin yaptığı projeleri öne çıkaran görüntüleri, mutlu, kalkınan Türkiye, artan istihdam vurgularıyla her nasılsa genelde seçim öncesi bir yoğunlaşıyorlar.” Bu seçim döneminde de reklamlara biraz yakından bakınca, aslında pek çoğunun kamu iştiraklerinden öte gizli birer seçim reklamı olduğu hissedilebilir. “Milletimizin birlikteliğine nazar değmesin” diyen mi istersin, “yerli ve milli olmaktan” bahseden mi istersin, “arkamızda bize güvenen milyonlar, yüreğimizde ülkemizin geleceğine olan inancımız olmasa” diyen mi istersin o kadar çok örnek var ki. Seçim yaklaştıkça artacaktır da… Hepsinin ortak özelliği, sonuna parti logosu yerleştirsen hiç sırıtmayacak olmaları. Yani AKP, bu seçim pek iletişim yapmıyor diyenler bu reklamlara bir kez daha bakmalı.

Reklam her zaman işler mi?
Bu reklamların her birinin ortak özelliği, reklamını yaptıkları markaya değil yaratılmak istenen “Yeni Türkiye” imajına hizmet etmeleri. Bu açıdan o kadar birbirleriyle aynılar ki (müziklerini bile ayıramazsın) bir yerden sonra körleşme ihtimali yaratmaları olası. Yani nerede duracağını bilmeyen “ne kadar sık tekrarlarsan o kadar izlerlerler” inancına saplanıp kalmış bir iletişim çabası. 1960’ların efsane reklamcısı, Anguilla’nın bağımsızlığına giden sürece de iletişim stratejileriyle katkı vermiş Howard Luck Gossage’ın, “Aslında insanlar reklamları okumaz. İlgilerini çeken şeyleri okur. Bu bazen bir reklam olabilir” vecizesini unutmuş bir iletişim etkinliği bu. Sadece kuşak reklamlarından bahsetmiyorum, haberler ve bazı diziler dahil televizyon yayınlarını, gazeteleri de bu reklam kampanyasına dahil ediyorum. Muhabir ve köşe yazarı görünümlü reklam yazarlarını da dahil ediyorum. Bu reklam kampanyası yine de bir yere kadar işleyecek ve büyük erimeyi önleyecektir. Ancak sürpriz bir ters tepme olanağını içinde barındırdığını ve sanıldığı kadar etkili olmayacağı ihtimalini de unutmamak lazım.

Görüldüğü üzere bir gazetecilik yazısında gazetecilikten değil reklamcılıktan söz etmek zorunda kaldık. Gazetecilik de reklam da kendi alanlarında kaldıklarında ayrı birer meslektir. Kişilerin de kurumların da iletişim ihtiyaçları vardır ve karşılanması gerekir. Ancak birbirlerine karıştıklarında iyi bir manzara ortaya çıkmıyor. Görünen o ki, tarihin en büyük reklam kampanyalarından biriyle karşı karşıyayız. İki tarafın bu kadar eşitsiz iletişim olanağına sahip olduklarında çıkacak sonuç, büyük ve gerçek bir iletişim deneyi de olacak. Bu ortamda muhalefetin alacağı her puan, sadece siyasi tarihe değil, iletişim tarihine de geçecek.

Muharrem İnce yandaş gazeteciyi yalanladı: Bu kişiyi tanımıyorum

CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, AKP’ye yakınlığıyla bilinen Güneş Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Turgay Güler’in “Benim belirleyeceğim soruları sorarsa gelirim” iddialarına yanıt verdi.

Sosyal paylaşım sitesi Twitter’da yaptığı paylaşımda Muharrem İnce’nin röportaj sorularını görmek ve değiştirmek istediğini söyleyen Güler şu ifadeleri kullandı: “Bu arada merak edenler için söyleyeyim: Muharrem İnce Sıradışı’na gelemiyor. “Benim belirleyeceğim soruları sorarsa gelirim” diye haber yolladı! Böyle bir şeyi kabul etmem mümkün değil! Dedim Muharrem İnce bir şartla Sıradışı ‘na katılırım dedi: –Ya soruları önceden görür ve beğenmediklerimi çıkarırım yahut soruları ben belirlerim— Ben de kusura bakmayın dedim.”

Muharrem İnce bir şartla Sıradışı ‘na katılırım dedi:
–Ya soruları önceden görür ve beğenmediklerimi çıkarırım yahut soruları ben belirlerim—
Ben de kusura bakmayın dedim.

— Turgay Güler (@turgayguler) June 2, 2018

Yandaş gazeteciyi yalanlayan Muharrem İnce yaptığı açıklamada Güler’i tanımadığını ve hiç görüşmediğini belirterek şu ifadeleri kullandı: “Bu kişiyi tanımıyorum, kendisiyle hiç görüşmedim, haber yollamadım. zaten yandaş medya dediğin tam da budur:) beni Tayyip Erdoğan ile karıştırıyor!”

Bu kişiyi tanımıyorum, kendisiyle hiç görüşmedim, haber yollamadım. zaten yandaş medya dediğin tam da budur:) beni Tayyip Erdoğan ile karıştırıyor! pic.twitter.com/GS0Ja2PCZo

— Muharrem İNCE (@vekilince) June 2, 2018

Nagehan Alçı’dan Muharrem İnce açıklaması

Nagehan Alçı, sosyal medyada tartışmalara neden olan Habertürk TV’deki ‘Türkiye’nin Nabzı’ programına katılan CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce ile olan diyaloğa dair bir köşe yazısı kaleme aldı.

Alçı, “O yayında ben Muharrem İnce’ye sadece sualler soran bir gazeteciden ibarettim” dedi.

Alçı programı değerlendirdiği “Muharrem İnce yayınına dair kişisel notlar” başlığıyla bugün yayımlanan yazısının bir bölümünde şu ifadeleri kullandı:

“Ya o programa katılan ben değildim ya da post truth’u da aşıp anti truth evresine geçtik. Zira yer yer gerilimli ama saygı çerçevesi dışına çıkan hiçbir sözün zikredilmediği iyi bir program yaptık çarşamba akşamı. Ancak daha stüdyodan çıkar çıkmaz telefonlarım çalmaya başladı. Sanki Muharrem Bey ile bir düellodan çıkmışım gibi mesajlar yağıyordu. Bir tarafta tebrik edenler, öbür tarafta küfredenler. Hakkımda 130 bin kadar tweet atılmış.

Arkadaşlar, size bir hatırlatma yapayım: Ben cumhurbaşkanı adayı değilim ve yaptığımız yayın da bir politik tartışma ya da açık oturum yayını değildi. Evet benim de bir politik kimliğim var, bilindiği gibi liberal-demokrat bir yazarım. Ama o yayında ben Muharrem İnce’ye sadece sualler soran bir gazeteciden ibarettim…”

Yazının tamamı

Cemil Barlas alay konusu oldu: FETÖ’cüler Erdoğan’ın diplomasını yok etmişler

Muharrem İnce’nin miting meydanlarından Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’a ‘diplomanı göster’ çağrısının ardından tekrar başlayan ‘diploma’ tartışmasına gazeteci Cemil Barlas da katıldı.

Katıldığı programda, “FETÖ’cüler Erdoğan’ın diplomasının orijinalini ele geçirip yok etmişler” ifadelerini kullanan Barlas sosyal medyada alay konusu oldu.

cemil-barlas-alay-konusu-oldu-feto-culer-erdogan-in-diplomasini-yok-etmisler-471456-1.

İngiltere, Fransa ve Almanya’dan ABD’ye mektup: ‘İran’a yaptırımlardan bizi muaf tut’ dediler

İngiltere, Fransa ve Almanya’nın ABD’ye yolladıkları mektupta İran’a karşı uygulanacak yaptırımlardan Avrupalı şirketlerin muaf tutulmasını istedikleri belirtildi.

Bir süre önce ABD Başkanı Donald Trump, ülkesinin nükleer anlaşmadan çekildiğini duyurmuş ve İran’la ticaret yapan şirketlere ABD tarafından yaptırım uygulanmasının önünü açmıştı. ABD Hazine Bakanı Steve Mnuchin ve ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’ya gönderildiği belirtilen mektupta, İran’ın uluslararası para transferi yapılmasına olanak tanıyan SWIFT sisteminden çıkarılmaması da istendi.

Avrupa harekete geçiyor
Bu arada Avrupa Komisyonu, ABD’nin Avrupa çelik ve alüminyum ürünlerine getirdiği gümrük vergilerine misilleme olmak üzere, Avrupa Birliği’nin de temmuzdan itibaren belirli Amerikan mallarına ek vergi uygulamaya hazır olduğunu açıkladı.

AB üyeleri, Washington’un attığı adımın yasal olmadığı görüşünde olan Komisyon’un, karşılık olarak 2.8 milyar avro (3.3 milyar dolar) değerinde Amerikan ihraç malına yeni vergi getirmesine toplu destek veriyorlar.

Komisyon üyesi Maros Sefcovic dün yaptığı basın toplantısında, “Komisyon gerekli prosedürü üye ülkeler ile eşgüdüm içinde haziran sonundan önce tamamlamayı ve böylece yeni vergilerin Temmuz’da uygulamaya girmesini öngörüyor” dedi.

Fransa’dan İran’a ‘kırmızı çizgi’ uyarısı
Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, ABD’nin İran ile imzalanan nükleer anlaşmadan çekilmesi sonrası uranyum zenginleştirme planlarını açıklayan Tahran’a, “kırmızı çizgiyi aşmak üzere” olduğu uyarısında bulundu.

Europe 1 radyosuna konuşan Le Drian, “Kırmızı çizgiye yaklaşmak her zaman tehlikelidir” diyerek, ABD Başkanı Donald Trump’ın nükleer anlaşmadan çekilmesi sonrası anlaşmayı kurtarma planlarının değişmediğini vurguladı.

Le Drian’ın değerlendirmeleri, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile önceki gün görüşen İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun nükleer anlaşmaya dair açıklamalarının ardından geldi.

‘Borç alan emir alır’

Yalçın Karatepe [email protected]

Erdoğan uzun süreden beri seçim meydanlarında Türkiye’nin IMF’ye borç verecek bir duruma geldiğini söylüyor. En son salı günü Çorlu’da yaptığı konuşmada “IMF 5 Milyar Avro borç istedi. Arkadaşlar verelim mi? Dediler. Verin dedim. Borç alan emir alır dedim. Baktılar ki bu Türkler çılgın Türkler şaşırdılar ve vazgeçtiler” dedi. Sayın Erdoğan’ın borç alanlara ilişkin burada çok doğru bir tespiti var: Borç alan emir alır. Bütün kredi ilişkilerinde de durum böyledir; borç veren kuralı koyar. Borç alan eğer konulan kurala uymak istemez ise kaynağa ulaşamaz. Bu doğru tespitten hareket ederek Türkiye’de son zamanlarda yaşanan döviz ve faiz ilişkisini ve Erdoğan’ın bu ilişkindeki rolünü değerlendirmek gerekir.

Erdoğan’ın faiz konusundaki görüşleri, katılmasam da, gayet açık ve nettir. Uzun zamandan beri bütün ekonomi kuramlarının aksine, yüksek faizin yüksek enflasyona yola açtığını, bu nedenle de faizlerin indirilmesi gerektiğini hemen bütün konuşmalarında söylüyor. Tabii söyledikleri sadece bir siyasetçinin görüş beyan etmesi olarak yorumlanmamalıdır.

CB Erdoğan’ın faizlere ilişkin görüşünün bir de sonucu vardır. Her ne kadar kanununda bağımsız olduğu yazıyor olsa da Merkez Bankası’nın (MB) faiz politikasını belirlerken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu görüşlerinin etkisi altında kaldığını ve serbestçe politika geliştiremediğini tahmin edebiliriz. En azından geçen haftaya kadar durum böyleydi.
Türkiye ekonomisinde 16 yıldır uygulanan yanlış ekonomik politikalara bağlı olarak enflasyon, cari açık, bütçe açığı gibi ekonomik göstergeler bozulmuştur. Bu bozulmaya bağlı olarak derecelendirme kuruluşları Türkiye’nin kredi notunu yatırım yapılabilir seviyenin çok altına düşürmüş ve Türkiye’den sermaye çıkışı yaşanmaya başlamıştır. Yüklü miktarda kısa vadeli dış borç ödemesi yapacak olan ve artan cari açığı finanse etmek için yabancı kaynağa ihtiyaç duyan Türkiye için bu gelişmeler TL’nin özellikle dolar karşısında hızla değer kaybetmesine yol açmıştır.

TL hızlı değer kaybederken TCMB başlangıçta bu sürece seyirci kalmış, kullanabileceği araçları etkin biçimde kullanmamıştır. Kur artışını önleyebilmek için önce bankaların kendisinde yabancı para olarak tuttuğu munzam karşılıkların bir kısmını serbest bırakmış ancak bu yeterli olmamıştır. Piyasanın Merkez Bankası’nın faizler üzerinden de bir hamle yapma beklentisi giderek artmıştır. Ancak bu beklenti uzun süre karşılık bulmamıştır. Özellikle CB Erdoğan’ın İngiltere’ye yaptığı ziyarette Bloomberg televizyonuna verdiği mülakatta açık bir biçimde ifade ettiği “Seçimlerden sonra faiz politikasında daha aktif bir rol alacağım” açıklamasıyla birlikte TCMB’nin bağımsızlığı ve politika üretmekte yetersiz kaldığı inancı piyasalarda hakim olmuş ve TL’deki düşüş hızlanmıştır. Bu gelişmeler sonucunda geçen hafta dolar 4,92 TL’ye kadar yükseldi.

Kamuoyunun yakından takip ettiği bir gösterge olan dolar kurundaki bu artış MB’nin geçen hafta geç likidite penceresi (GLP) faiz oranlarında 300 baz puanlık bir artışa giderek %16,5’a yükseltmesine yol açtı. Faiz artırımının çok geç ve yetersiz olduğunu düşünen piyasa aktörlerinin beklentisini karşılanmadığını gören TCMB, Pazartesi günü aldığı kararla piyasanın uzun süreden beri talep ettiği faiz oranlarında da sadeleşmeye gitti. Kayıtlarda %8 olarak görünen politika faiz oranını 850 baz puan artırarak GLP oranı olan %16,5’e yükseltti.

Bu hafta Londra’da yabancı yatırımcılar ile bir araya gelen Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ve TCMB Başkanı Murat Çetinkaya, haziran ayında yapılacak Para Politikası Kurulu toplantısında Mayıs ayı enflasyon rakamlarına bağlı olarak yeniden faiz artırımına giderebilecekleri yönünde açıklamalarda bulundular. Peki bu açıklamayı yaptıkları yabancı yatırımcılar kimlerdir? 2002 yılının sonunda 114 milyar olan toplam dış borcun bugün itibariyle 453,2 milyar dolara çıkarken borç verenlerdir. Diğer bir ifade ile AKP döneminde ortaya çıkan yaklaşık 340 milyar dolarlık dış borç artışını fonlayanlardır. Erdoğan’ın “Borç alan emir alır” diye tanımladığı ilişkideki borç verenlerdir. Ve borç verenler borç alanlara istediklerini yaptırmışlardır. Sonuç olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan doğru bir tespit yapmıştır.

Piyasa yeni bir faiz artışı bekliyor

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Londra ziyareti sırasında para politikasında daha etkin bir rol oynayacağını açıklamasıyla hızla yükselen döviz kuru, Merkez Bankası’nın (MB) faiz artışı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ile Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’nın Londra’da yatırımcılara verdikleri taahhütlerin ardından geriledi ancak piyasada faiz artırımı beklentisi sürüyor. TCMB’nin faiz artırımı ve Londra’da yatırımcılara verilen sözler, piyasalar tarafından olumlu karşılandı. Bu sözler çerçevesinde MB’nin 7 Haziran’da yapılacak Para Politikası Kurulu toplantısında faiz artıracağına kesin gözüyle bakılıyor. Ancak 24 Haziran’da yapılacak seçimler öncesi, iktidarın faiz artırımına yanaşıp yanaşmayacağı en kritik soru olarak ortaya çıkıyor.

Deutche Welle’nin haberine göre, eski FED Araştırma Grubu Direktörü Erkin Şahinöz “Merkez, biraz daha cesaretli hareket ederek piyasa faizinin üzerine çıkmalı. Banka’nın 7 Haziran’da 1.5 puan daha faiz artırması şart. Bu yönde adım atarsa etki yaratır. Atmazsa kur üzerinde yukarı yönlü baskının artmasına neden olur” dedi.

TCMB 23 Mayıs’ta 300 baz puanlık faiz artışı yaparak geç likidite penceresi borç verme faiz oranını yüzde 16.5’e yükseltmişti. TCMB faiz artışı sonrası 28 Mayıs’ta yaptığı bir açıklama ile para politikasında sadeleşmeye giderek mevcut fonlama faizi yüzde 16.5’i 1 Haziran itibariyle politika faizi haline getirdi.

Londra ziyareti öncesi TCMB’nin 23 Mayıs’taki 300 baz puanlık faiz artırım kararı öncesi 4.9290 ile tarihi zirveyi test eden Dolar/TL, 4,72’ye gerilerken, ikilinin temaslarından sonra 4,47’ye kadar düştü.

Hükümetin mücadele politikası yok
GlobalSource Partners Türkiye Danışmanı Atilla Yeşilada ise, Londra’da yatırımcılara “çok somut taahhütler verildiğini” hatırlattı ve bunların yerine getirilmesi halinde, Türkiye’ye yatırımcı ilgisinin artacağını, ancak söz konusu taahhütlerin yerine getirileceği konusunda, “derin şüpheleri” olduğunu vurguladı.

Enflasyon ve cari açıkla nasıl mücadele edileceğine dair, hükümetin bir politikası olmadığını belirten Yeşilada, “Seçimden sonra olacağına dair de hiçbir hazırlık yok. AKP seçim beyannamesinde enflasyonu tek hanede tutacağını söylüyor. Enflasyonla mücadele bu değildir. Cari açıkla mücadelenin yolu bütçe harcamalarını kesmektir. Şu anda seçmene bütçeden 1 yılda 50 milyar TL dağıtıldı. Bunları nasıl geri alacaksınız. Bu soruların cevabı yok” diye konuştu.
Seçmenin çok uzun süre her şeyin iyi gittiğine inandırıldığını söyleyen Yeşilada, “Tarif ettiğim ortam içinde TL’nin değer kazanması ve yabancı yatırımcının çıkışının engellenmesi çok zor. Siyasetin bu tür fedakarlığı yapacak ve seçmene acı reçete yutturacak kadar güçlü ve basiretli olduğuna inanmıyorum” değerlendirmesini yapıyor.

Yıkıma karşı halktan yana çözüm önerileri

Dizinin bu bölümünde çözüm önerilerini tartışmaya açacağız. Yanlış anlaşılmasın, AKP yönetimine, “faiz koridorunu biraz genişletin”, “mali disiplini sakın elden bırakmayın” yollu ifadelerle akıl vermeye çalışmıyoruz. Sadece, giderek kötüleşen ekonomik koşullar karşısında nasıl direnilebileceği, toplumun önünde hangi alternatifler bulunduğu konusundaki tartışmalara katkıda bulunmayı amaçlıyoruz. Çıkış noktamız, emeğiyle geçinen geniş toplum kesimlerinin kendi gücüyle, kendi öz örgütlenmeleriyle dayatılan neoliberal reçetelere karşı koyma kapasitesine sahip olduğu inancıdır.

RTE’nin karşısındaki Cumhurbaşkanı adaylarının ekonomik vaadlerde bulunmasını açıkçası onaylamıyoruz. Çünkü bu çaba, örtük biçimde başkanın yürütme gücüne sahip olmasını kabullenmek anlamı taşıyor. Ne var ki bu saatten sonra İnce’yi veya Demirtaş’ı eleştirmeyi de doğru bulmuyoruz. Yolları açık olsun demekle yetiniyoruz.

Birleşik Haziran Hareketi’nin “Krizden Çıkış İçin Emeğin10 Çözümü “ , DİSK’in “AKP Döneminde Emek Raporu” ve Birleşik Metal-İş’in “Manifesto’sunu” aşağıdaki satırlara da yer yer esin kaynağı oluşturan doğru yolda atılmış adımlar şeklinde değerlendiriyoruz.

  1. Yurttaşlık geliri (YG), tüm yurttaşlara ülkenin doğal ve ekonomik kaynaklarının paydaşı olma sıfatıyla eşit bir ödeme yapılmasını öngörür. Böylelikle her bireye belli bir satın alma gücü kazandırmak, gelir dağılımı bozukluklarını törpülemek, patronla pazarlığa otururken emekçinin pazarlık gücünü artırmak imkanı yaratmak mümkün olur. İtalya’da birinci parti konumuna gelen 5 Yıldız Hareketi’nin yükselişinde, özellikle Güney’in yoksul bölgelerinde kazanılan oylarda YG vaadinin etkili olduğu bildiriliyor. Bunu bir fırsatçılık değil, sadece bir geçmişi bulunan bir iddianın doğrulanması kabul edin lütfen. Çünkü ÖDP bu uygulamayı 1999 seçim beyannamesinden beri savunuyor. Ancak daha doğru yöntem, bu talebi yükseltenlerin YG üzerinden bir “toplumsal hareket” oluşturması gibi görünüyor.
  1. Bireysel borçlanmanın kritik noktalara ulaştığının önceki bölümlerde altını çizmiştik. Özellikle kredi kartının bir ödeme aracı değil de bir borçlanma fırsatı gibi görülmesi ve ihtiyaç kredilerinin kabarması, en fazla düşük gelirli yurttaşlarımızı zor durumda bırakıyor. Bu konuda da seçim vaatlerine bel bağlamak yerine bir “borçlular hareketinin” öz taleplerini dillendirmesi, kendi bağımsız mücadelesini sürdürmesi en doğrusu. Bu noktada “ Barzon Hareketi “ adı verilen Meksika’daki örgütlenme deneyimini hatırlatmakta yarar görüyoruz.
  1. Şeker fabrikalarının özelleştirilmesine karşı yoğun toplum tepkisi, geçmişte emekçilerin oy tercihlerini, yaşam tarzı konumlarını aşan biçimde Tekel direnişine destek vermeleri, aslında özelleştirmeye karşı halkın direncinin kanıtları. Geçmişteki özelleştirmelerin de iptalini amaçlayan özelleştirmeye karşı topyekun bir inisiyatif geliştirilmesi de toplumsal bir gereksinme.
  1. Kamunun ekonomideki ağırlığının azaltılması yolundaki neoliberal rüzgara kapılmamak gerekiyor. Ancak bu saptama, kamu bütçesinden Saray’daki sefahat, Meclis Başkanı’nın lüks araba sevdasının yoksul yurttaşın cebinden finanse edilmesi gibi sembolik örneklerden çıkarak savurganlığa karşı toplumsal denetim mekanizmaları geliştirmek sorumluluğumuzu unutturmamalı. Ama en önemli bütçe tasarrufunun, barışçı bir dış politikayla birlikte savaş harcamalarının kısılması sonucu sağlanabileceğini akıldan çıkarmadan.
  1. Kolektif mülkiyet biçimlerinden biri olan kooperatifler baskıcı bir rejimde dahi halkın yönetim kapasitesini artırmak, dayanışmacı ve eşitlikçi bir yapı kurmak için anlamlı ve önemlidirler. Bugünkü Türkiye’de kooperatifler demokrasi ve hoşgörü kültürünün yerleştiği; toplumsal cinsiyet, mezhep ve etnik ayrımcılıkların egemenlik sağlayamadığı; sözün, yetkinin, kararın kooperatif bileşenlerinde toplandığı bir örgütlenme biçimi özelliğiyle toplum için bir nefes borusu olabilir. Zaten şimdiden çok anlamlı tüketici ve üretici kooperatifi örnekleri yaratılmış durumda.
  1. Günümüzde veri ve enformasyonun herkesin erişebildiği kamusal bir nitelik taşıması, İnternet’in demokratikleşmesi, her yurttaşın aynı eğitim gibi teknolojiden de yararlanmasının bir hak olarak kabul edilmesi gerekir. Ayrıca dijital demokrasinin gerçekleşmesinde kamu otoritelerinin sorumluluğundadır ve bütçeden yeterli kaynak ayrılmak zorundadır. Uber benzeri şirketlere karşı da platform kooperatiflerini savunmalıyız. Böylelikle hem teknolojinin olanaklarından yararlanabilir, hem de kamusal bir zeminde aracıları geçersiz kılabiliriz.
  1. Türkiye’nin vergi gelirlerinde günlük harcamalarımızdan alınan dolaylı vergilerin ağırlığı yüzde 65’le aşırı yüksektir. Bu olgu gelir ve servet adaletsizliğini katmerleyen çarpık bir sonuç ortaya çıkarıyor.Sonunda geniş halk kesimlerinin ödediği dolaylı vergiler yerine ; ilkesel olarak, kar, rant ve servetten alınan dolaysız vergilerin ağırlığının artırılmasını savunmalıyız.
  1. Biraz gerilere gidersek, yaşanan 1979 krizinde özel sektörün DÇM adı verilen döviz borçlarının kur risklerini devlet üstlendiği, 2001’de ise banka kurtarma operasyonlarının maliyeti kamu bütçesine yıkıldığı için, son tahlilde faturayı halkın ödediğini biliyoruz . Söz konusu dönemlerde geniş emekçi kesimler gerçekten büyük sıkıntılara katlanmak zorunda kaldı. Bu kez “ karlar özel zararlar kamusal “ anlayışının egemen olmasına izin vermemeliyiz. Döviz borcu 337 milyar dolara dayanan şirketleri devlet kurtarmamalıdır. Eğer bir şirket kapanmak zorunda kalırsa, üretimin ve istihdamın devam etmesinin koşulları aranmalı, emekçilerin yönetim ve denetime ağırlıklarını koyması yoluna gidilmelidir.
  1. Döviz mevduat hesapları en son rakamlarla, 87 milyar doları gerçek kişilere, 67 milyar doları tüzel kişilere ait olmak üzere 187.5 milyar dolarlık aşırı bir düzeye ulaştı. Ne var ki, bu hesapların TL’ye çevrilmesi önerisi ciddi sorunları da beraberinde getirebilir. Çünkü parasını finansal sisteme sokmayanların, döviz kuru yüksekken TL’ye dönenlerin ödüllendirilmesi sonucunu doğurabilir. Ayrıcı yüksek kurdan, örneğin dolar 4.80’ken döviz alarak vagona son anda atlayanların iki kez cezalandırılmasına neden olur. Mevduatların bir kısmı da, vadesi gelecek döviz borçlarının ödenmesi için bankada tutulan şirket fonlarıdır. Önerimiz, döviz hesaplarından bir para çekişi halinde, yatırıldığı zamanki döviz kuru temel alınarak, ortaya çıkan farkın sermaye kazancı kabul edilmesi, buradan bir vergi tahakkuk ettirilmesidir. Böylece hem mevduat sahipleri tasarruflarını zorunlu olmadan çekmeyerek finansal sistemi tehlikeye atmayacaklardır. Hem de nakde döndüklerinde daha düşük bir bedel ödeyeceklerdir.
  1. Emekçiler kıdem tazminatı haklarını korumakta, işsizlik sigortası fonundaki paralarının amaç dışı kullanımına karşı çıkmakta çok kararlı davranmalıdırlar. Güvencesiz çalışmayı kolaylaştıran, taşeron çalıştırma sistemini teşvik eden uygulamalara karşı da en geniş bir ittifakla direnmeli, işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunu hak mücadelelerinin eksenine oturtmalıdırlar.

Muharrem İnce, Kırıkkale’de konuşuyor

CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, seçim çalışmalarına devam ediyor.

Kırıkkale’de konuşan İnce’nin konuşmalarının öne çıkan bölümleri şöyle:

  • Amerika’nın nüfusu 300 milyon, Türkiye’ninki 80 milyon; onların iki katı kadar milletvekilimiz var. İlk işimiz milletvekili sayısını indirmek olacak. Biz Amerika’dan daha mı büyüğüz, daha mı zenginiz! İlk önce buradan başlayacağız.
  • Kırıkkale bir Anadolu şehri ama son dönemlerde hep kaybediyor. MKE’ye bak, işçi sayısı kaça düşmüş, taşeronun hakkı verilmemiş. Bunu değiştireceğiz.
  • Türkiye’yi barıştıracağız, ekonomik olarak büyüyeceğiz, adil bölüşeceğiz.
  • Emekli arkadaşlarım, Ramazan ve Kurban bayramlarında birer maaş dedik; hükümet de biner lira dedi. Yetmez ama tamam! O bin lira birkaç senede enflasyonda erir. Bir de hükümetlerin tercihine bırakılmamalıdır, kanunu olmalı kanunu. Size sözüm şu; bayramlarda birer asgari ücret alacaksınız.
  • Devlet fakir fukaraya yardım ettiğinde Erdoğan mı veriyor, Ak Parti mi veriyor? Benim cumhurbaşkanlığımda da TC verecek, devlet verecek. Bir tartışmadır gidiyor, ben meydanlarda iş, ekmek, aş diyorum; kadınlara sesleniyorum. Ne diyor Neşet Ertaş, “Kadın insandır, biz insanoğluyuz”. Kadının iş gücüne katılım oranı yüzde 32, bunu yüzde 50 yapmamız lazım. O yüzden de her mahalleye bir kreş açacağız. Çalışmak isteyen kadının çocukla ilgili problemi olmayacak. Çocuk kreşe, kadın işe! Her aileye bir ev, her eve bir maaş!
  • Nereden bulacaksın diyor parayı, 4 milyon Suriyeliye 40 milyar lirayı nereden bulduysan oradan, sarayına parayı nereden bulduysan oradan. Çiftçiye mazotu 3 liradan vereceğiz. Asgari ücret 2200 lira olacak. Polislere, öğretmenlere, hemşirelere, din görevlilerine sesleniyorum, eski bir devlet memuru olarak; ne zaman siz 3600’ü vereceğim dedi, ben konuştuktan sonra. 16 yıldır neden vermedin? Ona teklifim var; devleti o yönetiyor, bir KHK çıkarsın bugün, 3600’ü versin. Samimiyse gelsin yapsın.
  • Memleketi 16 senenin sonunda duvara çarptırmak üzere. Dolar, Euro nasıl düşer? Bir yabancı yatırımcı Türkiye’ye güvenmiyor, çünkü mahkemelere güvenmiyor. OHAL var, yargısı bağımsız değil diye güvenmiyor. O yüzden de yatırım yapmıyor. Cumhurbaşkanı seçildiğimde ayrımcılığı sona erdireceğiz, sen, ben, o yok, biz var biz. Tek adam değil, ortak aklı kullanacağız. Türkiye’yi bir hukuk devleti haline getirince döviz düşecek, faizler inecek.
  • 16 yıldır aynı doktor, iyileştiremiyor. Hasta kanser oldu, kangren oldu. Doktoru gönderme zamanı. Dün, “Çıraklık, kalfalık, ustalık dönemim geçti, şimdi büyük ustalık dönemi” diyor. “Bana” diyor; “Büyük ustalık diploması verin.” Millet oy verir, diploma vermez. Diplomayı üniversite verir, o da varsa verir. 2016’da “Eyy” dedi “Marmara Üniversitesi Rektörü, çıkar diplomayı” dedi. 2 senedir çıkmadı. Ben telefon ettim, rica ettim hazırlar mısınız diye. 1 saat içinde hazırladılar. O 2 senedir bekliyor, üniversite vermeyince milletten istiyor
  • Ben dedim ki, 12 sene FETÖ’yle ortaklık yaptın. Şimdi gariban biri senin açtığın, izin verdiğin bankaya para yatırdı diye onu açlığa mahkum ediyorsun. Ben sordum, dedim ki, AK Parti’yi kurmadan önce konuşup onayını aldın mı? Dedi ki, almadım. Ben de dedim ki, hayır aldın, kimle gittiğini biliyorum çünkü en yakınındaki kişi aradı beni, beraber gittik ama bana zarar verir dedi. Senin cumhurbaşkanı seçileceğini biliyorum, seçilince açıkla dedi. Şimdi elimde bir kitap var, Nasuhi Güngör. Erdoğan’ın resmi var, dostu arkadaşı onun. Bunu aldı, TRT Haber Dairesi’ne başkan yaptı. Şimdi kitabın 89. sayfasını okuyorum: “Erdoğan 200 yılı Mayıs ayında ABD’ye yaptığı gezide, uzun süre orada yaşayan Fethullah Gülen’le de bir araya geldi. Erdoğan-Gülen görüşmesi muhtevasından çok, uzun yıllardır birbirine hayli mesafeli olan iki ekolün bir araya gelmesi açısından dikkat çekiciydi”.
  • Sayın Erdoğan, bana dava açmışsın 100 bin lira. Doymuyorsun paraya, illa para istiyorsun. E arkadaşına niye dava açmadın, onu niye tekzip etmedin. Gazete manşetlerinden devam edelim. Demiş ki, okullar için Putin’i aradı, ne için, FETÖ okulları için! Erdoğan: Cemaat ne istedi de geri çevirdik! Sıkı durun, 67 CHP milletvekili bir önerge verdi, 3’ünü görüyorum
  • Değerli Kırıkkaleli kardeşim, Cumhurbaşkanlığı’nın bütçesi 2007’den bu yana tam 25 kat artmış. Ey benim fakir, garip kardeşim, Ak Partili kardeşim; senin gelirin 25 kat arttı mı! Onunki niye artıyor biliyor musun; senin yüzünden. Sen ona sorgusuz sualsiz oy verdikçe onun bütçesi 50 kat artacak.