Barış Yarkadaş: Seçimler yaklaştıkça baskı da artıyor

CHP İstanbul Milletvekili Barış Yarkadaş, 24 Haziran seçimleri öncesi gazetecilerin üzerindeki baskının yoğunlaştığını rakamlarla açıkladı. Basına Yönelik Hak İhllaleri raporunun Mayıs ayına ilişkin verilerini açıklayan CHP’li Yarkadaş, “AKP, halk gerçekleri öğrenmesin diye basını susturmaya çalışıyor” dedi.

Seçime sayılı günler kala muhalif gazetecilere yönelik gözdağının arttığını dile getiren Yarkadaş, “Mayıs’ta 6 gazeteci gözaltına alındı, 4 gazeteci de tutuklandı. 15 gazeteci ise 92 yıl hapis cezası aldı” diye konuştu. Mayıs ayında 3 habere erişim engeli getirildiğini, 3 gazeteciye soruşturma, 3 gazeteciye ise dava açıldığını belirten Yarkadaş, “İktidara ‘kaşının üstünde gözün var’ demek bile gözaltı ya da tutuklanma sebebi” dedi. Geride kalan ay içinde, 1 gazeteciye tazminat davası açıldığını belirten Yarkadaş, 3 gazetecinin ise tehdit ve saldırıya maruz kaldığını açıkladı.

Asla bitmeyen reklam kuşağı yapmışlar

Günlerdir aynı 0850’yle başlayan numara ısrarla arıyordu. Sonunda merak ettim açtım. Telefonun ucundaki ses coşkuyla başladı; “Ümit Bey sizi tavsiye üzerine Beşiktaş Spor Kulübü’nden arıyorum.” Bunu dediği anda arayan numaraya bakıyorum sonu Beşiktaş’ın kuruluş yılı olan 1903 sayısıyla bitiyor. “Olur mu olur?” diyorum. Çünkü adımı biliyor, Beşiktaşlı olduğumu biliyor. Bir ara kongre üyesi olmaya niyetlenmiştim, onunla ilgili bir şey mi acaba diye vaziyet alıyorum. “Sizin gibi özel Beşiktaşlılar için bir imzalı forma hazırlattık” diye devam ediyor. Sınırlı sayıda filan gibi ekler yapıyor, bedenimi soruyor.

Bu noktadan itibaren şüphe duymaya başlıyor (bedenimi bilmeden nasıl hazırlattın acaba) ama mesleğim iletişimcilik olduğu için meraktan dinlemeye devam ediyorum. “Biliyorsunuz takımımız bu yıl şampiyonlar ligine katılamadı, ligde de dördüncü olduk, desteğe en çok şimdi ihtiyacımız var” dediği anda bunun kolpacılık olduğuna emin oluyor ama arayan numarayı önümde açık bilgisayardan Google’da sorguluyorum. Tahmin ettiğim gibi bir dolandırıcılık işi çıkıyor. “Google’a baktım” dediğim anda, daha cümlemi bitirmeden telefon yüzüme kapanıyor, haklı bir küfür etme fırsatını kaçırıyorum. Hepimiz sık sık böyle aramalara maruz kalıyoruz. Aslında analiz edilince bu tarz konuşmalar, iletişimin doyum noktasını görmek açısından iyi örnekler. Herkesi bir yere kadar kandırabilirsiniz. Ara ara koca profesörlerin telefon dolandırıcılarına yüksek meblağlarda para kaptırdığı haberlerini okur, şaşırız. Bu da aslında eğitimin bile iyi bir iletişim etkinliğinin karşısında yeterli olmayacağını gösteriyor. Girişte bahis açtığım pazarlama iletişimi etkinliği iyi bir örnek değildi, çünkü duracağı yeri bilmiyordu, muhatabını iyi analiz etmeden konuşuyordu. Yine de devam ettiklerine göre, çok kişi üzerinde çalışmış olmalı, zaten canı yananlar şikâyet sitelerine dökülmüş. Bu olaydan bahsetme nedenim, bu haftaki Köşe Vuruşu’nda Türkiye tarihinin en büyük seçim(iletişim) kampanyasından, söz etme isteğim.

Gazetecilik değil siyasi iletişim
Özellikle sosyal medyada Erdoğan ve AKP’nin “bu seçim kampanyasında çok reklama yönelmediği bu işte bir iş olduğu” şeklinde yorumlar okuyorum. Bu yorumlar gerçekten çok şaşırtıcı. Gazeteler seçim broşürü (mübalağasız) gibi çıkarken, televizyonlar ezici üstünlükle tek bir aday ve parti için çalışırken hiç reklam yapmıyorlar gibi algıya sahip olmayı anlayamıyorum. RTÜK’ün CHP kontenjanından üyeleri İsmet Demirdöğen ve İlhan Taşçı’nın hazırladığı istatistiklere göre; Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP’nin televizyonlardaki yeri CHP’den ortalama 10, HDP, İYİ Parti ve Saadet Partisi’nden 30 kat fazla. Birkaç bağımsız gazete dışında gazetelerde durum hiç farklı değil. Bazı gazetelerin ön sayfaları, iletişim fakültelerindeki “Siyasi İletişim” derslerinde okutulacak kadar reklam formunda. Bunun üstüne klasik reklam spotları geçikti diye (ki onlar da yayına geçti) AKP pek bir şey yapmıyor algısının oluşması ilginç. Kaldı ki parti amblemli reklamlar haricinde bir başka reklam yöntemi daha var.

Ticari reklam kılıklı siyasi reklamlar
Bir önceki seçim sath-ı mahalinde yazdığım bir yazıda bu reklam türünden şöyle bahsetmiştim: “Her nasılsa seçimler yaklaşırken artan ‘kamu bankası veya özel kuruluşların’ reklamları hiç dikkatinizi çekti mi? Son yıllarda fazlaca seçim geçirdiği için bunu sık sık gözlemleme şansı buluyoruz. Genellikle devletin yaptığı projeleri öne çıkaran görüntüleri, mutlu, kalkınan Türkiye, artan istihdam vurgularıyla her nasılsa genelde seçim öncesi bir yoğunlaşıyorlar.” Bu seçim döneminde de reklamlara biraz yakından bakınca, aslında pek çoğunun kamu iştiraklerinden öte gizli birer seçim reklamı olduğu hissedilebilir. “Milletimizin birlikteliğine nazar değmesin” diyen mi istersin, “yerli ve milli olmaktan” bahseden mi istersin, “arkamızda bize güvenen milyonlar, yüreğimizde ülkemizin geleceğine olan inancımız olmasa” diyen mi istersin o kadar çok örnek var ki. Seçim yaklaştıkça artacaktır da… Hepsinin ortak özelliği, sonuna parti logosu yerleştirsen hiç sırıtmayacak olmaları. Yani AKP, bu seçim pek iletişim yapmıyor diyenler bu reklamlara bir kez daha bakmalı.

Reklam her zaman işler mi?
Bu reklamların her birinin ortak özelliği, reklamını yaptıkları markaya değil yaratılmak istenen “Yeni Türkiye” imajına hizmet etmeleri. Bu açıdan o kadar birbirleriyle aynılar ki (müziklerini bile ayıramazsın) bir yerden sonra körleşme ihtimali yaratmaları olası. Yani nerede duracağını bilmeyen “ne kadar sık tekrarlarsan o kadar izlerlerler” inancına saplanıp kalmış bir iletişim çabası. 1960’ların efsane reklamcısı, Anguilla’nın bağımsızlığına giden sürece de iletişim stratejileriyle katkı vermiş Howard Luck Gossage’ın, “Aslında insanlar reklamları okumaz. İlgilerini çeken şeyleri okur. Bu bazen bir reklam olabilir” vecizesini unutmuş bir iletişim etkinliği bu. Sadece kuşak reklamlarından bahsetmiyorum, haberler ve bazı diziler dahil televizyon yayınlarını, gazeteleri de bu reklam kampanyasına dahil ediyorum. Muhabir ve köşe yazarı görünümlü reklam yazarlarını da dahil ediyorum. Bu reklam kampanyası yine de bir yere kadar işleyecek ve büyük erimeyi önleyecektir. Ancak sürpriz bir ters tepme olanağını içinde barındırdığını ve sanıldığı kadar etkili olmayacağı ihtimalini de unutmamak lazım.

Görüldüğü üzere bir gazetecilik yazısında gazetecilikten değil reklamcılıktan söz etmek zorunda kaldık. Gazetecilik de reklam da kendi alanlarında kaldıklarında ayrı birer meslektir. Kişilerin de kurumların da iletişim ihtiyaçları vardır ve karşılanması gerekir. Ancak birbirlerine karıştıklarında iyi bir manzara ortaya çıkmıyor. Görünen o ki, tarihin en büyük reklam kampanyalarından biriyle karşı karşıyayız. İki tarafın bu kadar eşitsiz iletişim olanağına sahip olduklarında çıkacak sonuç, büyük ve gerçek bir iletişim deneyi de olacak. Bu ortamda muhalefetin alacağı her puan, sadece siyasi tarihe değil, iletişim tarihine de geçecek.

Ahmet Hakan’dan Nagehan Alçı’ya: Ne oldu sizin şu Bank Asya işi?

Hürriyet gazetesi yazarı Ahmet Hakan , kendisini hedef alan Nagehan Alçı ‘ya yanıt verdi.

Cumhuriyet’in haberine göre Nagehan Alçı için Bank Asya hatırlatması yapan Hakan “Niye size hiçbir şey olmuyor meselesini de bir açıklığa kavuşturuver bi zahmet?” ifadelerini kullandı.

“Nagehan! Ne oldu sizin şu Bank Asya işi” diye sorana Ahmet Hakan , “Bank Asya’nın önünden geçenlerin bile hayatlarının karartıldığı bir dönemde… Bank Asya’dan misler gibi kredi çekmenize rağmen niye size hiçbir şey olmuyor meselesini de bir açıklığa kavuşturuver bi zahmet.” diye yazdı.

Ne olmuştu?
Ahmet Hakan, 1 Haziran 2018 tarihli ‘Gazeteciliğin geldiği son nokta’ başlıklı yazısında, Muharrem İnce’nin konuk olduğu,Nagehan Alçı’nın da gazeteciler arasında yer aldığı televizyon programıyla ilgili olarak “Eskiden…Siyasetçiler madara olurdu. Bugün… Gazeteciler madara oluyor.” ifadelerini kullanmıştı

Nagehan Alçı da Ahmet Hakan ‘ın bu sözlerine yanıt niteliğindeki “Çoktan madara olmuş bir muhbirin portresi” başlıklı yazısında şu ifadeleri kullanmıştı;

“AK Partililerden CHP’lilere, MHP’lilerden HDP’lilere toplumdaki herkesin müşterek nefretini kazanmış bir insan düşünün. 80 milyon içinde hiç kimse ona güvenmiyor ve sözlerine inanmıyor. Çünkü dara düşünce herkesi yarı yolda bırakmış, zor durumdakilere acımasızca tekme vurmuş. Yeri gelmiş şahsi menfaatleri için en yakınlarını ve hayatında sadece iyilik gördüğü dostlarını sırtından hançerlemiş, en samimi arkadaşlarına bile kasten kötülük yapmış. Kötülük yapmakla ve kötü insan olmakla gurur duyan bu patolojik şahsiyet utanmadan hâlâ, tüm Türkiye’ye defalarca madara olduğu halde ahkâm kesiyor.

Türk basın tarihi çok sayıda kötü insan görmüştür ama bu derecesinin daha önce geldiğini sanmıyorum.”

Muharrem İnce yandaş gazeteciyi yalanladı: Bu kişiyi tanımıyorum

CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, AKP’ye yakınlığıyla bilinen Güneş Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Turgay Güler’in “Benim belirleyeceğim soruları sorarsa gelirim” iddialarına yanıt verdi.

Sosyal paylaşım sitesi Twitter’da yaptığı paylaşımda Muharrem İnce’nin röportaj sorularını görmek ve değiştirmek istediğini söyleyen Güler şu ifadeleri kullandı: “Bu arada merak edenler için söyleyeyim: Muharrem İnce Sıradışı’na gelemiyor. “Benim belirleyeceğim soruları sorarsa gelirim” diye haber yolladı! Böyle bir şeyi kabul etmem mümkün değil! Dedim Muharrem İnce bir şartla Sıradışı ‘na katılırım dedi: –Ya soruları önceden görür ve beğenmediklerimi çıkarırım yahut soruları ben belirlerim— Ben de kusura bakmayın dedim.”

Muharrem İnce bir şartla Sıradışı ‘na katılırım dedi:
–Ya soruları önceden görür ve beğenmediklerimi çıkarırım yahut soruları ben belirlerim—
Ben de kusura bakmayın dedim.

— Turgay Güler (@turgayguler) June 2, 2018

Yandaş gazeteciyi yalanlayan Muharrem İnce yaptığı açıklamada Güler’i tanımadığını ve hiç görüşmediğini belirterek şu ifadeleri kullandı: “Bu kişiyi tanımıyorum, kendisiyle hiç görüşmedim, haber yollamadım. zaten yandaş medya dediğin tam da budur:) beni Tayyip Erdoğan ile karıştırıyor!”

Bu kişiyi tanımıyorum, kendisiyle hiç görüşmedim, haber yollamadım. zaten yandaş medya dediğin tam da budur:) beni Tayyip Erdoğan ile karıştırıyor! pic.twitter.com/GS0Ja2PCZo

— Muharrem İNCE (@vekilince) June 2, 2018

Nagehan Alçı’dan Muharrem İnce açıklaması

Nagehan Alçı, sosyal medyada tartışmalara neden olan Habertürk TV’deki ‘Türkiye’nin Nabzı’ programına katılan CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce ile olan diyaloğa dair bir köşe yazısı kaleme aldı.

Alçı, “O yayında ben Muharrem İnce’ye sadece sualler soran bir gazeteciden ibarettim” dedi.

Alçı programı değerlendirdiği “Muharrem İnce yayınına dair kişisel notlar” başlığıyla bugün yayımlanan yazısının bir bölümünde şu ifadeleri kullandı:

“Ya o programa katılan ben değildim ya da post truth’u da aşıp anti truth evresine geçtik. Zira yer yer gerilimli ama saygı çerçevesi dışına çıkan hiçbir sözün zikredilmediği iyi bir program yaptık çarşamba akşamı. Ancak daha stüdyodan çıkar çıkmaz telefonlarım çalmaya başladı. Sanki Muharrem Bey ile bir düellodan çıkmışım gibi mesajlar yağıyordu. Bir tarafta tebrik edenler, öbür tarafta küfredenler. Hakkımda 130 bin kadar tweet atılmış.

Arkadaşlar, size bir hatırlatma yapayım: Ben cumhurbaşkanı adayı değilim ve yaptığımız yayın da bir politik tartışma ya da açık oturum yayını değildi. Evet benim de bir politik kimliğim var, bilindiği gibi liberal-demokrat bir yazarım. Ama o yayında ben Muharrem İnce’ye sadece sualler soran bir gazeteciden ibarettim…”

Yazının tamamı

Dış politikadaki başarısız tablo: Fetihçi, saldırgan bir dış politika

MUSTAFA K. ERDEMOL [email protected]

16 yıllık AKP iktidarının dış politikası, Batılı ülkelerin de çıkarlarına uyumlu olduğu 2003 -2010 yılları arasında, Ortadoğu’da, Balkanlar’da denge sağlayan, hatta krizlerin çözümü için model kabul edilen bir politika olarak değerlendiriliyordu.

Ancak 2011’de patlak veren “Arap Baharı” süreci, Türk dış politikasında kırılmaya yol açtı. Bu, süreç öncesi Batı’nın çıkarlarına uygun olan politikadan vazgeçildiği anlamına gelmiyor tabii ki. Türkiye, Arap Baharı’nın yarattığı havaya erken kapılarak başta Suriye olmak üzere komşularına yönelik saldırgan politikalar uygulamaya başladı. Kırılma dediğim bu.

Özellikle Erdoğan’ın ünlü Davos çıkışı, Ortadoğu’da Türkiye’yi öne çıkaran bir etki de yapmıştı. Bu çıkış Türkiye’nin proaktif yani “gelişmelerde ön alan” bir politika izleyeceğinin de işareti olmuştu. Arap Baharı’nın başlaması AKP‘nin fetihçi, yayılmacı politikalarının bölgede öne çıkarılması için bir fırsattı da. Bu fırsat “Bahar”ın etkisi altındaki ülkelerde başta Mısır ile Suriye olmak üzere gelişen “muhalif” hareketlere destek verilmesine yol açtı. Özellikle Dışişleri Bakanlığı döneminde bölgeyi Osmanlı’nın bakiyesi olarak gören Ahmet Davutoğlu, Türk dış politikasını bölge gerçekleri ile bölgedeki diğer aktörlerin etkisini hesaba katmayan bu hayalci temele oturtmuştu.

Ancak Arap Baharı sürecinde özellikle Suriye’nin destanlaşan direnişi, krizin başından beri İran ile Rusya’nın Suriye’ye güçlü desteği, süreci yaratanlarda da kırılmalara yol açtı. Bu sürecin Mısır’da işbaşına getirdiği İslamcı Muhammed Mursi yönetiminin kontrolden çıkması “Arap Baharı”na verilen Batı desteğinin azalmasını da beraberinde getirdi. Bu, Türkiye’yi de zor duruma bırakan bir dönemi başlatmış oldu. 2013’te Mursi’yi deviren General Abdülfettah el Sisi ile ilişkilerin bozulması Türkiye’ye çok şey kaybettirdi.

2002-2007 arasında AKP iktidarının dış politikası, uluslararası gelişmeler tarafından şekillendi. Irak Krizi bunlardan en önemlisiydi. Bu krizle bağlı olarak ABD ile Türkiye arasında ciddi bir gerginlik de yaşandı. AKP iktidarının zaman zaman özellikle ABD’nin kimi isteklerine karşı çıktığının sanıldığı dönemlerden biri de bu Irak Krizi dönemidir. 1 Mart 2003 Tezkeresi’nin reddi önemli bir durumdu. Ancak burada kamuoyunda yaygın bir yanlış kanı var. AKP iktidarı tezkereyi reddetmiş değildi. Oylamaya 533 milletvekili katılmış, 250 ret, 264 kabul, 19 çekimser oyu kullanılmıştı. Ancak, Anayasa’nın 96. maddesinde öngörülen 267 salt çoğunluğa ulaşılamadı. Bu durumda, tezkere kabul edilmemiş sayıldı. Kabul oyları çoktu, hemen hepsi de AKP milletvekillerine aitti. Ret oyu verenler ise CHP milletvekilleriydi. Erdoğan, ABD’nin işine yarayacak tezkerenin geçmesi için çok çaba göstermişti.

Kıbrıs’ta şovenizm…
AB’ye, özellikle iktidarının ilk yıllarında, “ne olursa olsun” girmeye kararlı AKP hükümeti, bu konuda da, özellikle Kuzey Kıbrıs’ın Türk sakinlerinin zararına tutumlar almaktan çekinmedi. Ada’daki iki halkın bir arada yaşamasını daha da zorlaştıran Rum şovenizminin diplomatik olarak güçlenmesine yol açtı, Türk tarafının taksimci milliyetçi kesimlerinin de Türkiye’ye bağlanma arzularını derinleştirdi. Her iki tarafın milliyetçilerinin işine gelecek kozlar türetti.

Stratejik Derinlik adlı kitabında “Kıbrıs adası ihlal edilemez” diyen Davutoğlu, Kıbrıs’ta bir çözüm için hazırlanan Annan Planı’na Kuzey Kıbrıs Türkleri’nin “evet” demesi için çabaladı. Türkler barış konusundaki isteklerini plana “evet” diyerek gösterdiler. Ama Rum tarafından “hayır” sonucu çıktı. Ada bir kez daha “bölünmüş” oldu. Bu duruma rağmen, AB kendi kurallarını da çiğneyerek Kıbrıs Cumhuriyeti’ni, adadaki bölünmüşlüğe aldırmadan AB’ye kabul etti. Bundan Kıbrıslı Türkler de yararlanacaklardı elbette ama önce Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlığını kabul etmeleri gerekecekti bunun için. Doğal olarak zaten ortak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin vatandaşı durumundaydı Türkler ancak bu pratikte bir anlam ifade etmedi Türklerin çoğunluğu için. Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında sadece Rumlar AB’ye alınmış oldu. Bunun en vahim sonucu Rum tarafının mevcut statükonun iki halkın yararına düzeltilmesi konusunda çaba göstermekten vazgeçmesiydi. Çünkü AB üyeliği, kendilerini güçlü hissetmelerine yol açmıştı. Dolayısıyla Kıbrıs Türkleri için gerekli olan şartları kabul etmek zorunda kalmama avantajına kavuşmuşlardı.

Kıbrıs Cumhuriyeti AB üyesi olunca, Türkiye, yıllarca tanımadığı Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ticari gemilerine limanlarını açmak zorunda kaldı. Ada’daki bölünmüşlüğü ortadan kaldıracak bir fırsat elden kaçmış oldu. Ciddi güvenlik kaygıları taşıyan Kıbrıslı Türkler, bu kaygıları giderilmeden ortada bırakılmış oldular.

Türkiye ile Rusya arasında zaman zaman baş gösteren yakınlaşmanın Türkiye hükümetlerinin batıya karşı alternatif arama çabasıyla da bir ilgisi var. Çünkü ne zaman Türkiye Batı ya da ABD ile gerginlik yaşasa bu tür çabalar içine giriyor.

Bugün Rusya ile Türkiye arasında, yakın zamanda sanki hiç ciddi krizler yaşanmamış gibi (her an bozulabilecek kırılganlıkta) bir “dostluk” rüzgârı esiyor. Türkiye ABD’de Donald Trump’ın seçilmesi henüz kesin değilken, Rusya’yla ilişkileri yeniden sıcaklaştırdı. Nedeni Erdoğan ile yönetiminin “yakın yol arkadaşı” Cemaatle düştüğü kavganın bir sonucu olarak yapılan darbe girişiminde Batı’nın parmağı olduğunu düşünmesi, darbe girişiminin atlatılması sonrası desteğini hemen vermediği için Obama başkanlığındaki ABD‘ye güvenini yitirmesi.

Irak yönetimi, Türkiye’yi Başika’daki askeri varlığı nedeniyle “işgalci” güç olarak değerlendiriyordu. Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye’nin Başika’da Irak’ın toprak bütünlüğü için bulunduğunu, oradan çıkılmasının söz konusu olmadığını birçok kez açıklamasına rağmen Irak Başbakanı Haydar el İbadi, Irak tarafının talebi olan Başika’daki Türk askerinin bölgeden çekilmesi konusunda Türkiye ile anlaşmaya varıldığını söyledi. Anlaşmanın ayrıntılarının ne olduğu halen bilinmiyor.

Eşbaşkanlıktan kan davasına
Recep Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetinin son dönemde ABD ile yaşadığı“ kriz” Erdoğan’ın “eşbaşkan” olduğu BOP içindeki en büyük yol ayrımlarından biri haline geldi. ABD’nin 1997’de projelendirdiği, bölgede “Ilımlı İslami” rejimleri oluşturmayı amaçladığı BOP’ta Türkiye’ye de “görev” verilmişti. Erdoğan, birçok kez BOP’un bir alt birimi olan Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin (GOP) eşbaşkanı olduğunu açıklamıştı.

Kısaca BOP dediğimiz projenin tam adı “Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Müşterek Bir Gelecek ve İlerleme İçin Ortaklık İnisiyatifi.” Malum, bir ABD projesi bu. Uygulanması için çaba gösterilen Ortadoğu da dünyanın en önemli bölgesi. Dinler bu coğrafyada ortaya çıktı, petrol başta olmak üzere zengin doğal kaynakların vatanı burası, neredeyse her yöne giden yolların kavşak noktası durumunda aynı zamanda. Öyle doğalgaz rezervlerine sahip ki dünyadaki rezervlerin yüzde 40’ı burada. Çıkarılacak olan günlük petrol varilinin değerinin 2020’de 119 milyonu bulacağı söyleniyor.

Türkiye’yi ise doğrudan ilgilendiren bir proje BOP. Ne de olsa eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. 2004’te bir ABD ziyareti dönüşü açıklama yaparken BOP üzerinde ABD ile “mutabık” kaldıklarını söylemiş, Türkiye’nin BOP mimarlarınca hem Müslüman hem de demokrasiyle yönetilen bir ülke olarak tanımlandığını belirtmişti. Bir cümlesi vardı ki pek bir açıktı: “Türkiye üzerinden atılacak adımlar olumlu neticeler getirecek.”

Erdoğan, Suriye için eşbaşkanlığının gereğini fazlasıyla yaptı. Sınırları açarak adı geçen ülkeye dünyanın tüm cihatçılarını doldurdu. BOP’un adı, hedefleri ve amaçları da genişletilerek 2004 yılında Türkiye’de düzenlenen NATO Zirvesi öncesinde Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi’ne (GOKAP) dönüştürüldü.

ABD, GOKAP’ı Körfez Harekâtı ile hayata geçirip, 2001’de Afganistan’ı, 2003’te Irak’ı işgal etti. “Arap Baharı” adı verilen süreçle de Libya, Suriye, Yemen istikrarsızlığa itildi. Bu ülkelerde devlet otoritesi sıfırlandı, üçünün de toprak bütünlüğü tehlikeye girdi. İşte Erdoğan’ın 7 Haziran 2005 tarihinde Fethullah Gülen’in gazetesi Zaman’a verdiği söyleşide “Biliyorsunuz GOP, bir alt biriminin eşbaşkanlığını üstlendiğimiz bu proje. Olay sadece Ortadoğu’yu kapsamıyor… Bu konuda yapacağımız çalışmalara komşu ülkelerden başladık. Suriye, Lübnan, Fas, Tunus gibi ülkelere geziler düzenliyoruz. Yakında Cezayir’e gideceğiz, Ürdün’e gideceğiz” sözleriyle anlattığı proje budur.

Erdoğan duası
GOKAP aracılığıyla işgal edilen, 1 milyondan fazla Iraklının ölümüne yol açan, 3 milyonunu göçmen durumuna düşüren Irak İşgali sonrası adı geçen ülkede operasyonlarına devam eden ABD askerleri için Erdoğan’ın 31 Mart 2003’te, Wall Street Journal gazetesinde yayımlanan “makalesinde” ABD’li askerler için kaleme aldığı şu cümleler dikkat çekiyordu: “Cesur, genç erkek ve kadınların, en az kayıpla eve dönmeleri için; size, umutla dua ediyorum!”

***

Erdoğan destekliyordu!

dis-politikadaki-basarisiz-tablo-fetihci-saldirgan-bir-dis-politika-472144-1.

Özellikle, Beşir Atalay, Mehmet Aydın, Ertuğrul Yalçınbayır, Bülent Arınç, Zeki Ergezen, Azmi Ateş ve Kemalettin Göktaş gibi önemli isimler tezkereye karşıydı ve parti içinde açıkça bunun kulisini yapıyordu. Recep Tayyip Erdoğan ise, tezkerenin mutlaka Meclis’ten geçmesi gerektiğini vurguluyordu. Cüneyt Zapsu, Ömer Çelik ve Egemen Bağış tezkerenin kabulü için çırpınıyorlardı. Özellikle Zapsu, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ile telefonda sürekli temas halindeydi.

Tezkerenin reddi Türkiye’nin hem ABD’yle hem Irak Kürtleriyle ilişkilerini belirleyen bir etki yaptı. ABD tezkerenin kabul edilmemesinden sonra Türkiye dışı alternatif arayışına girdi. Bunlardan biri Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) ile geliştirdiği ilişkilerdi. Suriye krizinin son dönemlerinde, bölgede IŞİD’e karşı mücadelede Türkiye’nin tüm itirazlarına rağmen içinde Kürt güçlerinin büyük oranda yer aldığı Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile de ilişkilerini hep iyi tuttu.

Muharrem İnce, Kırıkkale’de konuşuyor

CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, seçim çalışmalarına devam ediyor.

Kırıkkale’de konuşan İnce’nin konuşmalarının öne çıkan bölümleri şöyle:

  • Amerika’nın nüfusu 300 milyon, Türkiye’ninki 80 milyon; onların iki katı kadar milletvekilimiz var. İlk işimiz milletvekili sayısını indirmek olacak. Biz Amerika’dan daha mı büyüğüz, daha mı zenginiz! İlk önce buradan başlayacağız.
  • Kırıkkale bir Anadolu şehri ama son dönemlerde hep kaybediyor. MKE’ye bak, işçi sayısı kaça düşmüş, taşeronun hakkı verilmemiş. Bunu değiştireceğiz.
  • Türkiye’yi barıştıracağız, ekonomik olarak büyüyeceğiz, adil bölüşeceğiz.
  • Emekli arkadaşlarım, Ramazan ve Kurban bayramlarında birer maaş dedik; hükümet de biner lira dedi. Yetmez ama tamam! O bin lira birkaç senede enflasyonda erir. Bir de hükümetlerin tercihine bırakılmamalıdır, kanunu olmalı kanunu. Size sözüm şu; bayramlarda birer asgari ücret alacaksınız.
  • Devlet fakir fukaraya yardım ettiğinde Erdoğan mı veriyor, Ak Parti mi veriyor? Benim cumhurbaşkanlığımda da TC verecek, devlet verecek. Bir tartışmadır gidiyor, ben meydanlarda iş, ekmek, aş diyorum; kadınlara sesleniyorum. Ne diyor Neşet Ertaş, “Kadın insandır, biz insanoğluyuz”. Kadının iş gücüne katılım oranı yüzde 32, bunu yüzde 50 yapmamız lazım. O yüzden de her mahalleye bir kreş açacağız. Çalışmak isteyen kadının çocukla ilgili problemi olmayacak. Çocuk kreşe, kadın işe! Her aileye bir ev, her eve bir maaş!
  • Nereden bulacaksın diyor parayı, 4 milyon Suriyeliye 40 milyar lirayı nereden bulduysan oradan, sarayına parayı nereden bulduysan oradan. Çiftçiye mazotu 3 liradan vereceğiz. Asgari ücret 2200 lira olacak. Polislere, öğretmenlere, hemşirelere, din görevlilerine sesleniyorum, eski bir devlet memuru olarak; ne zaman siz 3600’ü vereceğim dedi, ben konuştuktan sonra. 16 yıldır neden vermedin? Ona teklifim var; devleti o yönetiyor, bir KHK çıkarsın bugün, 3600’ü versin. Samimiyse gelsin yapsın.
  • Memleketi 16 senenin sonunda duvara çarptırmak üzere. Dolar, Euro nasıl düşer? Bir yabancı yatırımcı Türkiye’ye güvenmiyor, çünkü mahkemelere güvenmiyor. OHAL var, yargısı bağımsız değil diye güvenmiyor. O yüzden de yatırım yapmıyor. Cumhurbaşkanı seçildiğimde ayrımcılığı sona erdireceğiz, sen, ben, o yok, biz var biz. Tek adam değil, ortak aklı kullanacağız. Türkiye’yi bir hukuk devleti haline getirince döviz düşecek, faizler inecek.
  • 16 yıldır aynı doktor, iyileştiremiyor. Hasta kanser oldu, kangren oldu. Doktoru gönderme zamanı. Dün, “Çıraklık, kalfalık, ustalık dönemim geçti, şimdi büyük ustalık dönemi” diyor. “Bana” diyor; “Büyük ustalık diploması verin.” Millet oy verir, diploma vermez. Diplomayı üniversite verir, o da varsa verir. 2016’da “Eyy” dedi “Marmara Üniversitesi Rektörü, çıkar diplomayı” dedi. 2 senedir çıkmadı. Ben telefon ettim, rica ettim hazırlar mısınız diye. 1 saat içinde hazırladılar. O 2 senedir bekliyor, üniversite vermeyince milletten istiyor
  • Ben dedim ki, 12 sene FETÖ’yle ortaklık yaptın. Şimdi gariban biri senin açtığın, izin verdiğin bankaya para yatırdı diye onu açlığa mahkum ediyorsun. Ben sordum, dedim ki, AK Parti’yi kurmadan önce konuşup onayını aldın mı? Dedi ki, almadım. Ben de dedim ki, hayır aldın, kimle gittiğini biliyorum çünkü en yakınındaki kişi aradı beni, beraber gittik ama bana zarar verir dedi. Senin cumhurbaşkanı seçileceğini biliyorum, seçilince açıkla dedi. Şimdi elimde bir kitap var, Nasuhi Güngör. Erdoğan’ın resmi var, dostu arkadaşı onun. Bunu aldı, TRT Haber Dairesi’ne başkan yaptı. Şimdi kitabın 89. sayfasını okuyorum: “Erdoğan 200 yılı Mayıs ayında ABD’ye yaptığı gezide, uzun süre orada yaşayan Fethullah Gülen’le de bir araya geldi. Erdoğan-Gülen görüşmesi muhtevasından çok, uzun yıllardır birbirine hayli mesafeli olan iki ekolün bir araya gelmesi açısından dikkat çekiciydi”.
  • Sayın Erdoğan, bana dava açmışsın 100 bin lira. Doymuyorsun paraya, illa para istiyorsun. E arkadaşına niye dava açmadın, onu niye tekzip etmedin. Gazete manşetlerinden devam edelim. Demiş ki, okullar için Putin’i aradı, ne için, FETÖ okulları için! Erdoğan: Cemaat ne istedi de geri çevirdik! Sıkı durun, 67 CHP milletvekili bir önerge verdi, 3’ünü görüyorum
  • Değerli Kırıkkaleli kardeşim, Cumhurbaşkanlığı’nın bütçesi 2007’den bu yana tam 25 kat artmış. Ey benim fakir, garip kardeşim, Ak Partili kardeşim; senin gelirin 25 kat arttı mı! Onunki niye artıyor biliyor musun; senin yüzünden. Sen ona sorgusuz sualsiz oy verdikçe onun bütçesi 50 kat artacak.

Seçim beyannamelerinde dış politika vaatleri… AKP: Maceraya devam Muhalefet: Tamir edeceğiz

İBRAHİM VARLI [email protected] @ibrhmvarli

Siyasi partilerin izleyecekleri politikaları ve vaatleri içeren seçim beyannameleri ardı ardına açıklandı. AKP, CHP, HDP ve İyi Parti’nin seçim beyannamelerine yansıyan dış politika hedeflerinde ABD, NATO, AB, İran, Irak ile ilişkilerle, Suriye sorunun çözümüne yönelik hedefler öncelikli başlıklar olarak anlatıldı. On altı yıllık iktidarı döneminde uyguladığı dış politikayla ülkeyi maceradan maceraya sürükleyerek, savaş ce çatışma iklimine sokan AKP, iflas eden politikalarına rağmen proaktif dış politikaya devam kararı alırken, CHP’nin dış politika hedefleri “İstikrar ve İtibar” başlığıyla somutlaştırıldı.

AKP: İflas eden dış politikada ısrar
360 sayfalık seçim beyannamesinde dış politikayla ilgili hedefler sıralanırken Türkiye’nin AB’ye katılım hedefinin korunduğu bağımsız, pro-aktif siyaset ve perspektif üreten politikaya devam ediliciği vaat edildi. Beyannamede “ABD ile yaşanan sorunları aşmak istiyoruz” denilerek, ABD ile yakın işbirliğinin korunmasının esas olduğu vurgulandı. Suriye politikası için de “Meşru bir yönetime kavuşmuş yeni bir Suriye hedefi için çalışacağız, arzumuz yeni Suriye ile komşuluk ilişkilerimizi ve işbirliğimizi yeniden tesis etmek” denildi.

“Dış Politika ve Milli Güvenlik” başlığı altında şunlar yer aldı: “Türkiye’nin AB hedefini stratejik bir hedef olarak görüyoruz. ABD ile yaşanan sorunları aşmak istiyoruz. ABD ile yakın işbirliğinin korunması esas. Rusya ile ikili ilişkilerimizi geliştirmeye çalışacağız. Suriye ihtilafının nihai bir siyasi çözümle neticelenmesi için gayretlerimizi sürdüreceğiz. Meşru bir yönetime kavuşmuş yeni bir Suriye hedefi için çalışacağız. Dış politikamız vizyona dayalı çok boyutlu olmaya devam edecektir. Güvenlik ve savunma politikamızın merkezinde olan NATO’nun, gerek askeri gerek siyasi etkinliğinin daha da güçlendirilmesine ve ülkemizin dışarıdan kaynaklanan tehditlere karşı savunulmasına katkı sağlamasına yönelik çalışmaları bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da destekleyeceğiz.”

CHP: İstikrar ve itibar
240 sayfalık beyannamenin “Dış Politika: İstikrar ve İtibar” alt başlığında derlenen hedef ve amaçlarda Türkiye’nin hem komşuları nezdinde bölgesel bir aktör olarak, hem de müttefikleri gözünde tarafsızlığını, inanılırlık ve güvenilirliğini kaybetmiş, öngörülebilir bir uluslararası aktör olma özelliğini yitirdiğine dikkat çekildi.

Beyannamede “CHP’nin dış politika anlayışı, bir yandan Türkiye’nin dış politika uygulamalarında yeniden güvenilir ve iş birliği yapılabilir bir ortak haline gelmesi için gereken adımların atılmasını sağlayan, bir yandan da ülkeninyitirmiş olduğu imaj ve itibarını yeniden olumlu bir dönüşüme kavuşturan güçlü bir kamu diplomasisi faaliyeti bütünlüğü oluşturmaktadır” denildi.

Türkiye’nin dış politikası şu dört unsur üzerine oturtularak geliştirileceği kaydedildi: “Yurttaşlarımızın adalet, güvenlik, huzur ve refahını gözeten bir dış politika. Uluslararası hukuka saygılı ve değerlere dayalı bir dış politika. Tarihi birikim, coğrafi konum ve kültürel çeşitliliğin zenginliği ile donanmış çoğulculuğa dayalı bir dış politika. Tüm dünya ile bütünleşen, bölgesel ve küresel iş birliğini güçlendiren, katılımcı bir dış politika.”

Beyannamedeki vaatler:
»ABD ile ilişkiler karşılıklılık ve güven çerçevesinde yürütecek. »AB’nin yeni fasıl açmasını beklemeden, gereken reformlar yapılacak.

»Rusya ile ekonomik ve ticari ilişkileri tek taraflı olmayan ve şahsi çıkarlara dayanmayan şekilde geliştirilecek.

»Suriye halkının esenliğini ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamaya dönük bütün uluslararası barış girişimleri ve BM’nin çalışmaları destekleklenecek.

»TSK’nin Suriye’deki misyonunun gerekli diplomatik adımlarla desteklenerek, en kısa zamanda başarıyla sona erdirilmesi temin edilecek.

»İran’la uzun bir geleneğe dayanan iyi ilişkiler çok yönlü olarak geliştirilecek. İran’ın nükleer programı ile ilgili olarak yapılan anlaşmanın sürdürülmesi için gösterilen çabalar desteklenecek.

»Irak’ın toprak bütünlüğünün Irak Anayasası’nın çizdiği sınırlar içerisinde korunması için bölgede ve uluslararası alanda etkin girişimlerde bulunulacak.

HDP: Eşitlikçi, barışçıl dış politika
Beyannamede dış politika vaatleri “Dış ilişkilerde barışçıl bir dış politikayı uygulamaya geçireceğiz” başlığı altında yer alırken, “En güzel ülke, komşularıyla barış içinde yaşayan ülkedir” denilen bildirgede şunlar kaydedildi:

»AB’yle müzakere ve tam üyelik çalışmaları ilkeler çerçevesinde yeniden değerlendirecek.

»Başta Ortadoğu olmak üzere, tüm dünya halklarının kendi geleceklerini özgürce belirlemeleri ve halkların kendi kendilerini yönetecekleri demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü bir yönetim anlayışını geliştirmeleri için destek verilecek.

»Bölgede küresel ve bölgesel güçlerin savaştan, işgalden ve şiddetten yana politikalarına karşı durulacak. Kader olarak dayatılan bu savaş düzeni değiştirilecek. Ortadoğu’da mevcut iktidar tarafından yürütülen Kürt düşmanı politikaya derhal son verilecek ve Kürt halkıyla barış sağlanacak.

»Suriye’de iç savaşın sona erdirilmesi için çaba harcanacak. Halkların kardeşliğine ve eşitliğine dayalı demokratik bir çözümün ortaya çıkarılması için çaba harcanacak, Rojava halkının açığa çıkardığı demokratik yönetim iradesinin tanınması ve Demokratik Suriye yönetiminin yaşam bulması için mücadele edilecek.

»İsrail hükümetinin etnik temizliği esas alan işgalci politikalarına karşı duracak. Filistin işgaline son verilmesine ve Filistin halkının kendi geleceğini belirlemesine destek verilecek.

»Ortadoğu’da emperyalistler tarafından çizilmiş yapay sınırlarla kendini bağlamayacak, halklar arasındaki ekonomik, sosyal ve kültürel bağların güçlendirilmesi ve ilişkileri perdeleyen bürokratik engellerin ortadan kaldırılması için çalışılacak.

»Ermenistan üzerinde uygulanan ekonomik ambargoyu kaldıracak, gerekli ekonomik, politik ve diplomatik ilişkileri geliştirecek. Türkiye tarafından tek yanlı kapatılan Türkiye-Ermenistan sınırını koşulsuz olarak açılacak.

»Emperyalist müdahalelere, başka ülkelerin topraklarının işgal edilmesine, komşu ülkelere askeri veya iç savaşı kışkırtıcı müdahalede bulunmak gibi politikalara karşı çıkmaya devam edilecek.

İYİ Parti: Milli, itibarlı dış politika
138 sayfalık beyannamenin “Dünyada ve bölgemizde barışı hedefleyen güçlü dış politika, huzurlu Türkiye” başlıklı dış politika bölümünde şu vaatlere yer verildi:

»Milli, İtibarlı, Barış Odaklı ve Gerçekçi Bir Dış Politika Anlayışını Benimseyeceğiz. Türkiye’nin tarihten gelen kazanımları, coğrafyasının zenginlikleri, stratejik ve jeopolitik konumu, siyasal gerçekçilik zemininde değerlendirilerek hazırlanan dış politika anlayışı uygulanacak.

»Uluslararası hukuku esas alan, caydırıcı, dengeli, barışçı, etkin, akıllı, kararlı, saygın, güvenilir, istikrarlı, gerçekçi, sadece sorunların çözümünü değil krizlerin önlenmesini de hedefleyen, sonuç odaklı ve çok yönlü bir dış politika izleyeceğiz.

»Türkiye’yi dış politikada yalnızlıktan kurtaracağız. Ülkemizin son zamanlarda dini-mezhepsel ve toplum mühendisliği yaklaşımlarıyla içine çekildiği “Ortadoğululaşma” yanlışına son vereceğiz. Çevre komşularımızla, bölge ülkeleriyle dostluk, iyi komşuluk ve iş birliği ilişkileri oluşturacağız, bu suretle bölge ve dünya barışına katkı sağlayacağız.
» Dış politikanın iç politika malzemesi olarak kullanılmasına son vereceğiz. Dış politikada sadece milli çıkarları gözeteceğiz, iç politika malzemesi olarak kullanılmasına izin vermeyeceğiz.

»AB ile müzakere sürecini hızlandıracağız. Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin Türkiye için olduğu kadar Avrupa Birliği için de önemli olduğunu düşünmekteyiz. AB ile müzakere sürecini hızlandıracağız.

»Türk Dünyası ile ilişkileri güçlendireceğiz, Yurtdışında Yaşayan Türklerin sorunlarıyla yakından ilgileneceğiz. Avrasya coğrafyasına yayılmış olan Türk Dünyası’nı dış politikanın önemli bir boyutu haline getireceğiz.

»Bölgesel sorunların çözümünde komşularımızla yakın işbirliği yapacağız. Kıbrıs Milli Davamızdır.

»Türkiye’nin Ege’deki haklarının korunmasında ve ihlâllerin önlenmesinde kararlı davranacağız. İki devlet arasındaki sorunların diyalog ve müzakere yöntemleriyle çözümlenmesi için iyi niyetle ve samimiyetle çalışacağız. Küresel Terörle Mücadelede Uluslararası toplum ile işbirliği halinde hareket edeceğiz.

AYM kritik başvuruyu görüşüyor: Seçim iptal edilmez en fazla ertelenebilir

HÜSEYİN ŞİMŞEK [email protected] @simsekhuseyinn

CHP’nin 7102 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri Seçmen Kütükleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un bazı hükümlerinin iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuru bugün karara bağlanacak.

AYM’nin, CHP’nin iptal başvurusu ile ilgili bugün yapacağı görüşme öncesinde “Seçim iptal olabilir mi” tartışmaları gündeme geldi. Yüksek Mahkeme, ‘ittifak düzenlemesi’ olarak bilinen yasanın seçim güvenliğini riske atan maddeleriyle ilgili CHP’nin başvurusunu bugün esastan görüşecek. Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, başvurunun ilk incelemesini 2 Mayıs Çarşamba günü yaparak başvuruda bir eksiklik olmadığına karar vermişti.

‘Mühürsüz oy pusulası’ itirazı
CHP’li Grup Başkanvekilleri Engin Altay, Özgür Özel ve Engin Özkoç ile 126 milletvekilinin yaptığı başvuruda, “aynı binada oturan seçmenlerin farklı sandık bölgelerine kaydedilebilmesi”, “sandıkların taşınması ya da birleştirilmesi”, “sandık başkanının belirleme usulü” ve “mühürsüz oy pusulaların geçersiz sayılmaması” gibi hükümlerin iptal edilmesi istendi.

‘YSK teamülleri uygular’
CHP’nin başvurusunun görüşülmesine saatler kala hükümetten ve CHP’den art arda açıklamalar geldi. Maddelerin iptal edilmesi durumunda seçimin iptal edileceğine yönelik inanışın gerçeği yansıtmadığını söyleyen TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı ve AKP Milletvekili Mustafa Şentop, “Seçimi etkileyecek hiçbir şey yok burada. Bunlar seçimin uygulanmasıyla ilgili düzenlemeler. Eğer bunlarla ilgili varsayalım ki AYM iptal kararı verdi, o zaman YSK bugüne kadarki teamülleri uygulayacaktır bunların yerine” dedi. YSK’nin AYM kararına rağmen kararları uygulamayabileceğini iddia eden Şentop, “YSK’ye kanunla seçimlerin yönetimi ve denetimiyle ilgili genel bir yetki veriyoruz. YSK, kanunda olmayan hususlarla ilgili de prensip kararları alarak uygulamalar yapabilir” diye konuştu.

‘Seçimlerin iptal edilmesini istemiyoruz’
CHP’den de esastan görüşülecek başvuru öncesinde bir açıklama yapıldı. CHP Grup Başkanvekili Engin Özkoç, “Biz ‘seçimi iptal edin’ demiyoruz. Orada alınacak karardan bir tek beklentimiz var, seçimi güvenli kılın. Seçimleri iptal etmelerini asla ve asla istemiyoruz” dedi.

‘Seçim ertelenebilir’
AYM’nin itiraz ettikleri maddeleri iptal etmesi durumunda seçimin iptal olmayacağını ancak gerekli yasal düzenlemelerin yapılması için seçimin bir süre ertelenebileceğini ifade eden Özkoç, “Ben hukukun üstünde, seçimlerin nasıl yapılacağını, ne yapılacağını söyleyemem ama seçimi iptal etmek başka bir şeydir. ‘Yasal düzenlemeleri yerine getireceğiz. 15, 20, 30 gün içerisinde bu düzenleme yapılıp seçimlere devam edilecektir’ diyebilirler. Bu onların takdiri tabii ki ama biz bu seçimlerin kesinlikle güvenli bir seçim olmasını talep ettiğimiz için müracaat ettik. Seçimleri iptal etmelerini asla ve asla istemiyoruz” şeklinde konuştu.

‘AYM kararına uymak zorundayız’
AKP’li Şentop’un, “YSK teamülleri uygular” ifadelerine ise CHP’nin YSK Üyesi Hadimi Yakupoğlu itiraz etti. YSK’nin görev sınırlarının Anayasa’nın 79’uncu maddesinde belirlendiğini ve özellikle AYM’nin kararlarını uygulamamak gibi bir yetkisinin olmadığını ifade eden Yakupoğlu, BirGün’e yaptığı değerlendirmede, “Şentop’un açıklaması kişisel yorumudur.

YSK, kanunları karşısına alarak hiçbir şey yapamaz. AYM kararına uymak mecburiyetindeyiz” dedi.

Öte yandan CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Biz ittifakın iptali için AYM’ye gitmedik. Sandığın taşınması için AYM’ye gittik. İttifakın iptali söz konusu değil” dedi.

Kılıçdaroğlu: İttifak iptali için değil sandık taşınması için AYM’ye gittik

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’nin AYM başvurusu ile ilgili Habertürk muhabirine açıklamalarda bulundu.

Kılıçdaroğlu, “İttifakın iptali söz konusu değil. Anayasaya aykırı maddeler iptal edilmeli. Bunlar seçimin iptaline neden olacak şeyler değil.” diye konuştu.

Kılıçdaroğlu, “İttifakın iptali için değil, sandıkların taşınması için başvuruda bulunduk” diye ekledi.

AKP’li Mustafa Şentop da katıldığı bir programda, AYM, kararının seçimi etkilemeyeceğini, YSK’nın gerekli düzenlemeyi yapacağını dile getirmişti.

CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce ise Kırıkkale’deki mitinginde, “Seçimi iptal ettirme derdindeler” diyerek tepki göstermişti.