Mavi Balina’dan sonra yeni tehlike: Mariam

Dünyada, çocukları ve gençleri intihara sürükleyen, “Mavi Balina” oyunundan sonra şimdi de “Mariam” korkusu başladı.

Suudi Arabistan vatandaşı Salman El Harbi’nin geliştirdiği oyun, geçen yazdan itibaren özellikle Ortadoğu’daki gençler arasında yaygınlaştı. Oyunda, “Mariam” adında 9 yaşındaki kız, kaybolduğunu belirterek, eve dönmek için oyuncudan yardım istiyor. Oyun başlamadan önce kişinin ismi, adresi, yakın çevresi soruluyor ve Facebook, WhatsApp gibi uygulamalara erişim izni isteniyor. Oyunda kullanıcılara, “Eviniz nerede? Facebook hesabınız ne?” gibi kişisel sorular soruluyor. Bu sorular cevaplanmadan bir sonraki aşamaya geçilemiyor.

Gazete Habertürk’ten Fevzi Çakır ve İrem Koca’nın haberine göre oyun kapatıldığında, tekrar oynamak için 24 saat beklemek gerekiyor. Korkunç ses efektleri ve görsellerle desteklenen oyunun son seviyesine gelenler, bilinmeyen bir numaradan gece saat tam 03.00’te aranıyor. Sosyal medyada tecrübelerini paylaşan bazı bloggerlara göre, farklı dillerde konuşan bir robot cep telefonundan arayarak “Seninle tekrar görüşeceğiz” gibi kaygı verici bir ses dinletiyor ve oyunculara mesajlar yolluyor.

Oyunu oynayan kullanıcıların Youtube’da paylaştığı videolarda yabancı bir numara göze çarpıyor. Kullanıcılara cep telefonlarından aranarak korku filmlerinde de kullanılan çığlık ve fısıltı efektleri olan müzikler dinletiliyor. Habertürk’ün de aradığı bu numaraya bir robot ses cevap verdi. Oyunla ilgili sorulara cevap verecek bir muhataba ulaşılamadı.

BAKANLIK ERİŞİM ENGELİ İSTEDİ

Oyuna yönelik şikâyetleri değerlendiren Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Ankara Sulh Ceza Hâkimliği’ne başvurarak, oyuna erişimin engellenmesini talep etti. Bakanlığın yazısında, oyunun kişisel bilgileri elde ettiğine ve çocuklar üzerinde psikolojik tehlike doğurduğuna dikkat çekildi. Yazıda, oyunun çocukların intiharı düşünmesine sebep olduğu, oyunda “cinlerin musallat olması”’ gibi unsurlarla korku psikolojisi oluşturulduğu belirtildi.

Ankara 1. Sulh Ceza Hâkimi Sezer Söylemez, bakanlığın talebi üzerine oyuna erişimi engelleme kararı verdi.

‘ETKİSİ AYLAR SONRA OLUŞUR’

Prof. Dr. Özgür Yorbik: “Şiddet, korku içeren ve ölümü/öldürmeyi teşvik eden oyunlar çocukların duygusal sosyal gelişimini olumsuz etkileyerek, öz kıyımlara neden olabilir. Çocuklar travmatik olan her şeyden etkilenirler. Üstelik etkisi aylar yıllar sonra oluşabilir. Çocuklar oyunlarda gördüklerine karşı bir süre sonra duyarsızlaşabilirler ve şiddeti yaşamın normal parçası gibi algılayabilirler.”

‘KORKU VE ENDİŞE DUYGUSU YAŞAR’

Doç. Dr. Mehmet Gökşin Karaman: “İnteraktif yapılı, korku içerikli oyunda, heyecan, korku gibi adrenalini yükselten duygular açığa çıkıyor. Ergenlik öncesi ve ergenlik döneminde çocukların duygusal dürtüsel kontrolleri tam gelişmediğinden hızlı duygusal değişiklikler ruh dünyalarını olumsuz etkileyebiliyor. Çocukların merakını istismar eden oyunlar, korku ve endişeye neden olabiliyor.”

68’den çıkarımlar- 2

68’e değinmek benim için yazıklanıp durduğum bir süreç. Sonuçta dünyayı yönetenlerin yine paçayı kurtardığı ama yinelemekten bıkıp usanmadığım, benim için dünyanın merkezine düşsel bir yolculuk sanki…

68’e yolculuğu geçen hafta kaldığımız yerden sürdürelim…

Hippi’lerin insancıl ve barışçıl bir yaşam biçimi vardı. Bu dönemin gençleri “make love, not war”(savaşma seviş) savsözünde kendini buldu. ‘68 dönemine müzik de damgasını vurmuştu. Rock ve folk olarak iki ana başlık altında toplanan, kökleri “insan hakları savaşımı”na dayanan protest müzik, siyasal içerikli bildirileri kitlelere ulaştırmada etkili bir rol oynamış ve bu günlere de ulaşan bir müzik kültürü yaratmıştı. Janis Joplin, Bob Dylan, Beatles, Rolling Stones, The Doors, Joan Baez, Peet Seager gibi müzisyenler özellikle şiddet ve ırkçılık karşıtlığı ile öne çıktı. Çeşitli şenlikler(festivaller) düzenlendi. 15 ağustos 1969’da yapılan Woodstock Şenliğine katılım şaşırtıcıydı. Bu; 2 gece 3 gün süren, 500.000 kişinin katıldığı sevgi ve dayanışmanın, paylaşımın, ırkçılık ve savaş karşıtlığının yaşandığı en büyük etkinliklerden biriydi. Unutulmaz anlarından biri de Jimi Hendrix’in ABD ulusal marşını gitarıyla savaş sesleri çıkararak çalması olmuştu.

1968 eylemleri kısa ve uzun erimli bir dizi gelişmelere yol açtı. Çevre bilincinin ortaya çıkmasına neden oldu. “Çekirdeksel(nükleer) karşıtlığı” ve “silahların artışına karşı silahsızlanma” gibi konularda toplumsal bilinç ve kültür yaratıldı… Seçenekli(alternatif) yaşam biçimleri geliştirildi. Ortak(Komün) evler kuruldu. Ayrımlı(farklı) olanların varlığı olurlanmaya başlandı.Cinsel özgürleşme, 68’in en önemli sonuçlarından biriydi. Okullarda dirimbilim(biyoloji) dersinde insan gövdebilimi(anatomisi) öğretilmeye başlandı. Daha önce pornografi, nü resimler, sanatta çıplaklık suç sayılırken, bunlar sergilenmeye başlandı. Eski kültür paramparça olmaya, bireyin özgürlüğünün önündeki en büyük engellerden biri olan cinsellik tabusu yıkılmaya başladı. Eşcinsellik, eşcinsel evlilik, seks işçiliği, bisexsüellerin ve lezbiyenlerin örgütlenme özgürlüğü gibi kazanımlar elde edildi. 68’in en büyük sonuçlarından biri kadın haklarında görüldü. Kadınlar evli olsun olmasın kürtaj olma, boşanma davası açma, kocalarının izni olmadan ehliyet alma ve yolculuk etme haklarını elde etti. Evlilik dışı cinsel yaşam özgürlüğü, seçme seçilme hakkı sağlandı. İnsanlar birlikte yaşamak için evlenme koşulunu, aile kurmayı istemediler. Geleneksel kadın rolü sayılan çocuk bakımı, mutfak işleri ve ev temizliği erkekler yanınca da yapılmaya başlandı. Eğitimde demokratik katılımcı yapı ve örgütlenme özgürlüğü gelişti. Savaşlara karşıtçılık(muhalefet) yükseldi. Üçüncü dünya ülkeleri ve ulusal bağımsızlık istemleriyle dayanışma yerleşti. Sırt çantası ile dış ülkelere gezi, çeşitli kültürler ve insanlarla tanışma eğilimi arttı. Giyim kuşamda tüketim yerine ikinci el ya da eskiler yeğ tutuldu. Askerlik yapmaya karşı duruş, sivil askerlik gibi açılımlar gerçekleşti.

68-den-cikarimlar-2-462869-1.

Toplumda köktenci görüşler geliştirmenin gücü, denilebilir ki bir yokluk sonucu, kendisi bir sınıf olmayan, zaman içinde sürekli olmayan bir tabakaya, öğrencilerin omuzuna düştü. Onlar demokrasinin anlamını genişletmek, doğrudan eylemle halkın gücünü arttırmak, yeni siyasi arayışlar-kuramlar geliştirmek, bireyi köktencileştirmek için savaşım verdiler. Ne var ki 68 devinimi(hareketi), son çözümlemesinde(tahlilde), toplumsal tabakaları eyleme geçiremedi, özellikle kurulu düzenin güçlü(iktidar) yapılarına tehdit yöneltebilecek işçi sınıfıyla bağ kuramadı…

Benim yetersiz özetlemelerim nereye kadar? Oysa çok değerli çalışmalar var; 1968 İsyancı Bir Öğrenci Kuşağı(Ronald Fraser/ Belge Yayınları, 1988) yanı sıra diğer bir kaçı: Küresel İsyan ‘68(Mete Kızık/ Günizi Yayıncılık, 2008), Bizim 68’liler(Şükran Soner/ Cumhuriyet Kitapları, 2009), 68 Kuşağı Gençlik Olaylarının Uluslararası Boyutu(Feryat Bulut, 2011), Türkiye ve Fransa’da 1968(Emine Öztürk/ Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi (2017), vd.

68 Kuşağı, yazmakla ve üzerinde düşünmekle bitmeyecek 50 yıllık bir destan…

Kedilerin aile saadeti

Antalya’da bir sitenin bahçesinde doğum yapan sokak kedisi, 5 yavrusuyla birlikte ‘aile saadeti’ görüntüsü çizdi.

Annelerinin sırtına sırayla dizilen yavru kedilerin pozu, görenlerin içini ısıttı. Annelerinin yanında kendilerini güvende hisseden yavru kediler, site sakinleri tarafından sevilip korunuyor.

Sığınmacı çocuklar minik yaşta ağır travma yaşıyor

Suriye’de iç savaşın neden olduğu sığınmacı göçünün ardından Türkiye’de de faaliyet göstermeye başlayan uluslararası çocuk örgütü Save The Children Türkiye Direktörü Nick Finney, 2018 itibariyle 938 bin Suriyeli çocuk okul yaşına geldiğini kaydetti. “Bunların yarısına yakını okula kayıtlı” diyen Finney, “Eğitim Bakanlığı’na göre sürecin normalleşmesi için 20 bin yeni sınıf gerekecek. Eğitim kalitesi düşebilir okul sayısı artmazsa” dedi.

Çocuk sığınmacıları ve en çok da eğitimlerini destekleyen projeler gerçekleştiren Save The Children Türkiye Direktörü Finney, “2018 itibariyle 938 bin Suriyeli çocuk okul yaşına geldi. Bunların yarısından fazlası okula kayıtlı.
Eğitim Bakanlığı’na göre sürecin normalleşmesi için 20 bin yeni sınıf gerekecek. Eğitim kalitesi düşebilir okul sayısı artmazsa. Çözüm mevcut sistemin geliştirilmesi. O yüzden de bu konu çok daha acil.Türkiye’nin çocuk nüfusunun da eğitim kalitesinin düşmesi riski var” değerlendirmesi yaptı.

“Türkiye’de üç yıl önce ortalama sınıf nüfusu 25’ti fakat üç yılda bu ortalama 2018’de 38-39’a çıkmış” ifadelerini kullanan Finney, “Okul sayısı artmazsa öğrencilerin de eğitim kalitesi düşebilir

Türkiye’de Aile ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile yakından çalışıyoruz. Özel ihtiyaçları olan çocuklar var sığınmacılar arasında ve bakanlığın sosyal refah sisteminin bu aileleri de kapsaması için çalışmalar yapıyoruz” diye belirtti.

Eğitimin kalitesi düşebilir
Finney’in açıklamasından öne çıkan satırbaşları şöyle:

»Çocuk koruma en kırılgan çocukları kapsıyor: Okuldan atılma tehlikesi olanları, aile bireylerinden biri kayıp olan çocukları, ev içi şiddete ve zorbalığa maruz kalanları kapsıyor.

»Sığınmacı çocuklar için eğitimden sonra en önemli sorun ise ailenin çocuklara doğru yemekleri verebilecek, okulunu bitirmesini sağlayabilecek yeterli parası olmaması.

»Sığınmacı çocuklar Türkiye’ye geldiklerinde çok berbat şeyler yaşadı. Yaptığımız çalışmalar toksik stres de dediğimiz çok uzun süren strese bağlı tramvalar, davranış bozukluğu ve öğrenme zorluğu yaşamaya başladıklarını gösterdi.

»Son olarak da çocukların eğitimi için uğraşsak da bu çocukların ileride istihdam pazarına girmesi de düşünülmesi gereken başka bir zorluk. Okula giden çocukların sayısı artıyor. Peki iş nasıl bulacaklar ve Türkiye ekonomisine entegre olacaklar?

»Bazen ekonomik baskılardan dolayı okulu bitirmeleri zor. Dili öğrenmedilerse de işler zor.

»Şu ana kadar toplam 300 bin Suriyeli bebek Türkiye’de doğdu ve her gün 250 Suriyeli bebek Türkiye’de doğuyor. Bu nesil kim olduğuyla ilgili sorular da soracak.

Zeynep Delav ilk öykü kitabı Kemik Tozu’yla okurların karşısına

Daha önce birçok edebiyat dergisinde öyküleri yayımlanan Zeynep Delav’ın ilk öykü kitabı Kemik Tozu, hep kitap etiketiyle 11 Mayıs’ta kitapseverlerle buluşuyor! Delav, kalıpların dışına çıkarak farklı bir üslupla kaleme aldığı öykülerinde anlaşılmamayı, yalnızlığı, terk edilmişliği ince ince işlerken insana ve var olmaya dair umudunu da okurlarla paylaşıyor.

11 öykü ve bir novelladan oluşanKemik Tozubaskı altına alınmış, görmezden gelinen insanları eksenine alıyor: Romanının yayımlanması hayat memat meselesi olan içekapanık bir adam… Kocasından sürekli şiddet gören bir kadın… Aile baskısından yılmış iki kız kardeş… Öldükten sonra eşyaları eşe dosta dağıtılan bir genç… Evlenip sınıf atladıktan sonra kazandıklarını kaybetmemek için her şeyi göze alan bir kadın… Geçmişlerinden, çevrelerinden kaçmak zorunda olan bir çift…

Kemik Tozu, 11 Mayıs’ta hep kitap logosuyla raflardaki yerini alacak.

ZEYNEP DELAV HAKKINDA

1980 yılında Erzurum’da dünyaya geldi. Felsefe ve psikoloji eğitimi aldı. Sinema-psikoloji, edebiyat-psikoloji alanında yaptığı derinlikli araştırmaların yanında kitap ekleri ve dergilerde kitap tahlilleri, eleştirileri kaleme aldı. Çeşitli senaryo çalışmalarında yer aldı. TRT’de editörlük, danışmanlık ve metin yazarlığı yaptı. Kültür-sanat sitelerinde kültür ve kitap bölümleri hazırladı. Köşe yazarlığı yaptı. Hece Öykü, Varlık, 14 Şubat Dünyanın Öyküsü, Edebiyatist dergilerinin de aralarında bulunduğu pek çok edebiyat dergisinde öyküleri yayımlandı.

Maltepe Belediyesi’nden yurttaşlara ücretsiz sağlık hizmeti

Maltepe Belediyesi’ne bağlı olarak faaliyetlerine sürdüren Küçükyalı Tıp Merkezi, 2018 yılında doktor ve poliklinik sayısını arttırarak, çalışmalarına hız verdi. Çalışmalar kapsamında 2018’in ilk 4 ayında, 37 bin hastaya ücretsiz sağlık hizmeti sunuldu.

Maltepe’de, belediye tarafından hizmete açılan Küçükyalı Tıp Merkezi, başarılı ve ücretsiz çalışmalarını, doktor ve poliklinik sayısını arttırarak sürdürüyor. Tam donanımlı olma noktasında hızla ilerleyen tıp merkezi, 2018’in ilk 4 ayında dahiliye, genel cerrahi, lokal cerrahi, kadın, çocuk, göz ve göğüs hastalıkları, ağız ve diş sağlığı, uzman aile hekimliği, pratisyen hekim ve psikolojik danışmanlık hizmeti alanlarında toplamda 37 bin hastaya sağlık hizmeti sundu. Ağız ve diş sağlığı polikliniğinde 826 kişiye hizmet veren tıp merkezi, radyoloji ve biyokimya hizmetleri alanında da 11 bin 379 vatandaşa laboratuvar hizmeti verdi. 2018’in ilk çeyreğinde 774’ü evlilik raporu, 35’i kan tahlili, 935’i sağlık raporu olmak üzere toplamda bin 752 kişiye ulaşılırken; kan alma, kan şekeri ölçümü, serum takılması, EKG, müşahede, pansuman, tansiyon ölçümü, enjeksiyon ve dikiş alımı gibi hemşirelik hizmetlerindeyse, 12 bin 648 vatandaşının derdine deva olundu.

“DOKTOR SAYIMIZ ARTACAK”

Hastane Müdürlüğü’ne bağlı Küçükyalı Tıp Merkezi’nin çalışmalarıyla ilgili olarak Maltepe Belediye Başkanı Ali Kılıç, şunları söyledi:

“Bu merkezi, tam da Türkiye’de hemen hemen neredeyse tüm sağlık hizmetleri ücreti hale getirilirken, vatandaşlarımıza yönelik, özellikle temel sağlık ihtiyaçlarının ücretsiz olduğunu kabul eden bir sosyal belediyecilik anlayışıyla hizmete açmıştık. Geçen aylar, bu kararımızın ne denli isabetli olduğunu gösteriyor. 2018’in ilk yarısında 37 bin kişiye ücretsiz sağlık hizmeti sunduk. Yine sene sona ermeden hem doktor, hem hemşire, hem tıbbi malzeme, hem de poliklinik sayımızı arttırarak, daha donanımlı hizmetleri sunmaya devam edeceğiz.”

Doğan Medya, Demirören’e devredildi

Doğan Medya’da devir teslim töreni düzendi.

Bağcılar’daki Hürriyet Gazetesi binasında düzenlenen tören öncesi Doğan Holding Onursal Başkanı Aydın Doğan’a, Demirören Holding Yönetim Kurulu Başkanı Erdoğan Demirören tarafından plaket verildi.

Daha sonra tören devir teslim törenine geçildi. Törene Doğan Holding Onursal Başkanı Aydın Doğan, Demirören Holding Yönetim Kurulu Başkanvekili Yıldırım Demirören ve Demirören Holding Yönetim Kurulu Üyesi Meltem Demirören Oktay ile aileler katıldı.

Törende ilk olarak Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fikret Bila konuştu. Bila, devrin her iki aile için hayırlı olmasını diledi.

Aydın Doğan ise, “Türk basınının amiral gemisini Demirören ailesine teslim ediyorum. Dilerim, Demirören uzun yıllar medyada yer alır ve daha da ileri taşır” diye konuştu.

Doğan,”Milliyet ve Vatan’ı Demirörenler’e teslim ederken salondan kaçmak istemiştim. Ben gemiyi kazasız, belasız limana yanaştırdım. Önceki devirlerde çok heyecanlanmıştım. Artık heyecanlanmıyorum. Artık satış konusunda kaşarlandım galiba.” dedi.

Yıldırım Demirören de, “Şimdi büyük denizlere açılma sırası bizde. Bu yolculuğu hep birlikte yapacağız” şeklinde konuştu.

Tören sonunda Yıldırım Demirören ve Meltem Demirören Oktay tarafından Aydın Doğan’a çiçek verildi. Törenin ardından Aydın Doğan, Yıldırım Demirören tarafından uğurlandı.

TRT ‘Arzunuz var mı?’ diye sordu

TRT, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Genelkurmay, MİT, MGK ve RTÜK’e bir yazı göndererek yayımlanmasını istedikleri programları sordu.

AKP iktidarında AKP’nin resmi kanallarından biri haline gelen TRT, yayımlayacağı programları önceden Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Genelkurmay, MİT, MGK ve RTÜK’e sordu.

Genel Müdür İbrahim Eren imzalı yazıda, 2019 yılında TRT’de yayımlanması istenen yayınlar ve haber programları konusunda teklifte bulunulması talep edildi.

Yazının ekinde “Toplumsal Konular, Uluslararası Konular, Kültür-Sanat ve Spor’’ başlıkları yer alırken, ilk talep Genelkurmay’dan geldi. Genelkurmay, “terörle mücadeleye dönük yayınlar” isterken, Aile Bakanlığı da boşanma konusunun işlenmesini önerdi. Malatya Belediyesi ise “Kayısı” konusunda yayın talebinde bulundu.

Prof. Dr. Funda Barlık Obuz: Karanlığa karşı inadına iyi

ANIL VARLI

İzmir Tabip Odası Seçimleri 15 Nisan Pazar günü Alsancak Salih İşgören İlkokulunda yapılacak. “Susmayacağız, biat etmeyeceğiz, sarayın odalarından biri olmayacağız” diyerek, “Karanlığa karşı inadına iyi hekimlik” sloganıyla seçime hazırlanan Demokratik Katılımcı Hekimler’in Yönetim Kurulu Başkan adayı Prof. Dr. Funda Barlık Obuz ile seçime dair konuştuk. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde görev yapan Prof. Dr. Obuz, Türk Radyoloji Derneği İzmir Şubesi Başkanlığı, İzmir Tabip Odası Onur Kurulu üyeliğinin yanı sıra aynı zamanda Türk Tabibleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi üyesi. Prof. Dr. Obuz, “Çağdaş, laik ve demokratik bir ülkede, barış içinde onurlu ve iyi hekimlik yapmak istiyoruz. geleceğimize ve meslek örgütümüze sahip çıkacağız” diyor.

»Hekimlerin öncelikli sorunları nelerdir?
Kamu hastanelerinde aşırı hasta yükü altında uzun süreler çalışan hekimler, emeğinin karşılığı olmayan yetersiz ücretlerle, politik ve yönetsel baskılarla karşılaşıyor. Aile hekimliğinde benzer olumsuzlukların yanında, sözleşmeli ve güvencesiz çalışma dayatılıyor. Özel sağlık kuruluşlarında, işyeri hekimliklerinde çalışan meslektaşlarımız güvencesiz ve mesleki bağımsızlığını kaybetme tehlikesi altında çalışıyor. Üniversite hastanelerinde sevk zincirinin olmaması nedeniyle hizmet, eğitim ve araştırmanın önüne geçiyor. Tıp eğitimi ve mezuniyet sonrası eğitim gün geçtikçe niteliğini kaybediyor. Hekimler emeklilikte yoksulluk sınırının altında ücretlere mahkûm ediliyor. Kamuda liyakate dayanmayan kadrolaşma tüm hızıyla sürerken, binlerce hekim bir gecede kamudan ihraç ediliyor, yüzlerce yeni mezun hekim güvenlik soruşturmalarıyla işsiz bırakılıyor.

»Son yıllarda hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddet olaylarında büyük artışlar yaşanmaktadır. Sağlıkta artan şiddet olaylarının nedeni nedir?
Sağlık çalışanlarına yönelik şiddet, sağlık hizmet sunumunun hemen tüm aşamalarında yaygın ve ciddi bir sorun haline geldi. Sağlıktaki şiddetin en önemli nedeni, sağlık alanını ticarileştiren, sağlık çalışanlarını güvenliksiz ortamlarda, performansa dayalı gece gündüz çalıştıran sağlık politikalarıdır. Şiddeti artıran etkenlerden birisi de, şiddeti uygulayan kişilerin cezalandırılmayacakları ya da önemsenecek bir yaptırımla karşılaşmayacakları düşüncesidir. Sağlık çalışanlarına yönelik şiddete asla hoşgörü gösterilmeyeceği, aksine şiddet suçlarının mutlaka cezalandırılacağı düşüncesinin oluşturulması, önleyicilik açısından çok önemlidir. Bu amaçla Türk Tabipleri Birliği tarafından önerilen yasa tasarısı kabul edilmelidir.

»İktidarın uyguladığı sağlık politikalarının yol açtığı yıkımı nasıl değerlendirirsiniz?
Son 15 yıldır uygulanan Sağlıkta Dönüşüm Programı (SDP), sağlık ortamında pek çok yeni soruna yol açtı. Performansa dayalı ek ödeme sistemi, hastaya ayrılan süreyi azalttı, yapılan işlem sayısı, nitelikli sağlık hizmetinin önüne geçti. Performans sistemi aynı zamanda çalışma barışını da bozdu. Bugün Genel Sağlık Sigortası (GSS) primlerini ödeyemediği için yaklaşık 5 milyon kişi kamu sağlık hizmetlerinden yararlanamıyor. Aylık olarak ödenen GSS primi dışında, hastalar hastaneye başvurduğunda, muayene katılım bedeli, ilaç katılım bedeli, tıbbi malzeme katılım payı gibi 14 ayrı kalemde katkı payı ödemek zorunda kalıyorlar. Yine SDP’nin bir parçası olan aile hekimliği sistemi, bireysel ve toplumsal sağlık hizmetini birbirinden ayırarak birinci basamak sağlık hizmetlerini parçalı hale getirdi.
SDP’nin ikinci fazı olarak ileri sürülen, bir kamu-özel ortaklığı projesi olan Şehir Hastaneleri, şehre olan uzaklıkları, gereksiz büyüklükteki kullanım alanları ile hastaların sağlık hizmetine erişimini güçleştiriyor, sağlık çalışanları açısından da önemli sorunlar oluşturuyor. Şehir merkezindeki pek çok kamu hastanesinin kapatılacak olması, toplam yatak sayısında önemli bir değişiklik olmaması, en önemlisi gelecek nesillere aktarılacak büyük bir kamu borcunun yaratılması, Şehir Hastanelerinin yeniden değerlendirilmesini ve daha büyük zararlara yol açmadan bu projeden vazgeçilmesini gerektiriyor.

»Hükümetin meslek örgütlerine yönelik (TBB, TTB, TMMOB) “itibarsızlaştırma, hizaya getirme” politikalarına karşı “Sarayın Tabip Odası olmayacağız derken neyi ifade etmektesiniz?
Son dönemde meslek örgütleri çıkarılmak istenen yasalarla etkisiz ve işlevsiz hale getirilmek istenmektedir. Anayasanın 135. Maddesinde, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları devlet hiyerarşisi altında bulunmayan özerk kuruluşlar olarak düzenlenmiştir. Meslek birliğimizin kamusallığı, hekimlerin haklarını korumakla sınırlı olmayıp tüm toplumun sağlık hakkının sağlanmasına yöneliktir. Demokrasinin sorunlu olduğu dönemlerde devletler, meslek kuruluşlarının kendi politikalarını eleştirmemesini, desteklemesini hatta bir devlet organı gibi hareket etmesini istemekte; bunu sağlamak için de müdahalelerde bulunabilmektedir. Bu müdahaleleri engellemek için, Dünya Tabipler Birliği, ulusal hekim birliklerinin üye olarak kabul edilebilmesi için herhangi bir devlet kurumu veya kuruluşuna tabi olmaması veya bir devlet kurumu veya kuruluşu tarafından kontrol edilmemesi koşulunu getirmiştir. Türk Tabipleri Birliği’nin ülkemizi temsil ettiği Dünya Tabipler Birliği, Avrupa Hekimler Daimi Komitesi gibi uluslararası hekim örgütleri, evrensel hekimlik ilkelerine sahip çıkmanın toplumlar açısından öneminin ve değerinin farkındadır. Güçsüzleştirilmiş, hükümetin kontrolü ya da etkisi altındaki meslek kuruluşlarının dünya halkları nezdinde itibarının olamayacağı açıktır.

»Sağlıkta gericileştirme özellikle aşı karşıtlığı ve kanıta dayalı bilimsel tıp uygulamaları yerine geleneksel, alternatif ve tamamlayıcı tıp uygulamaları yaygınlaşmaya başlandı. Bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?
Geleneksel, alternatif ve tamamlayıcı sağlık uygulamaları, büyüyen ve kar getiren bir pazar olarak sağlık sisteminin bir parçası haline getirildi. Modern tıp uygulamalarına erişemeyenlere “umut tacirliği” yapılarak alternatif yaratılmak isteniyor. Bizler etkinliği ve güvenilirliği belirlenmemiş, yarar zarar değerlendirmesi yapılmamış, bilimselliği kanıtlanmamış, toplum sağlığını tehlikeye atan, tüm bilim dışı uygulamaların karşısında olmayı, bilimsel ve çağdaş tıp yöntemlerine dayalı hizmet sunumunu tavizsiz olarak savunmayı sürdüreceğiz. Modern tıbbın konularının dini kavram ve uygulamalarla sorgulandığı, helal kan ve helal ilacın, organ ve doku naklinin dine uygunluğunun tartışıldığı, aşı karşıtı söylemlerin arttığı, hastanelerde psikolog yerine manevi rehberlik adı altında imamların çalıştırıldığı bir dönemde laikliği savunmayı temel bir görev olarak görüyoruz.

»Projeleriniz nedir? Yeni dönemde tabip odası olarak nelere öncelik vereceksiniz?
Hekimlerin sorunlarının çözümü için demokratik ve katılımcı bir yönetim anlayışını benimseyecek, mesleki etik değerlerin korunması ve geliştirilmesi için çalışacağız. Toplumun sağlığının korunmasında ve sağlığın en önemli belirleyicilerinden demokratik ve özgür bir ortamın yerleşmesinde hekimlere büyük görev düşüyor. Bunun sağlanması için üzerimize düşeni yapacağız. Uygulanan sağlık politikalarına eleştirel ve sorgulayan bir tutum içinde olacak, kendi çözüm önerilerimizi kamuoyu ile paylaşacağız. Hekimlik değerlerini ve halkın sağlık hakkını savunurken, barışın egemen olduğu, özgür, adil, demokratik bir ülkede yaşamak istiyoruz. Yaşamdan ve barıştan yana olma tutumumuzu bugün olduğu gibi yarın da sürdüreceğiz.

»İzmirli hekimlere çağrınız nedir?
Tüm meslektaşlarımızı insanca çalışma koşulları, çalışırken ve emeklilikte insanca ücret, iş güvencesi, sağlık hakkı, iyi hekimlik ve nitelikli sağlık hizmeti için mücadeleye ve bizleri desteklemeye davet ediyoruz.

TTB’den ‘Aşı candır’ kampanyası

Prof. Dr. Tükel, İstanbul Tabip Odası’nda “Aşı candır” kampanyasının tanıtım toplantısında, Türkiye’de özellikle aşılama sorunu ortaya çıktığını ifade etti.

Aşı reddinin giderek arttığını dile getiren Tükel, “TTB, uzun yıllardır bu konuda çalışmalar yapıyor. Bugün ‘Aşı candır’ kampanyasını başlatıyoruz. 5-24 Nisan arasında sürecek bir kampanya. Dünya Aşı Haftası başlangıç günü olan 24 Nisan’a kadar, broşür ve çalışmalarla aşı bilincini arttırmaya çalışacağız. Bu konuda net bir tutum geliştirmesi yönünde Sağlık Bakanlığı’na önerilerimizi ileteceğiz.” diye konuştu.

Tükel, aşılama için yasa değişikliği önerisi sunacaklarını ifade ederek, Anayasa Mahkemesi’nde çıkan kararların yasal bir düzenlemeyi zorunlu hale getirdiğini vurguladı.

TTB olarak son derece güvenilir ve etkin bir koruyucu sağlık hizmeti olan aşı konusunu önemsediklerinin altını çizen Tükel, şunları kaydetti:

“Sayıları giderek artan aşı reddiyle karşı karşıyayız. Sağlık Bakanlığı rakamlarına göre çocuğuna aşı yaptırmayı reddeden aile sayısı 2011’de 183’ken, 2016’da bu rakam 12 bine 2017’de 23 bine çıkıyor. Hızla artığını görüyoruz. Ne yazık ki günümüzde sadece aşı yaptırmayan değil, aşısı olan çocukların da risk altında olduğu bir durum söz konusu. Kızamık vakalarının arttığı görülüyor, hatta bunların arasında aşılı çocukların olduğu da görülüyor. Hukuki süreçler işliyor ama yasal değişiklik olmadan sonuç alınması söz konusu değil. Sağlık Bakanlığı, aşılama hizmetlerini tanımladığı Genişletilmiş Bağışıklama Genelgesi’ni 2009’dan bu yana güncellememiştir.”

Raşit Tükel, aşıların kesinlikle güvenli ve etkin ürünler olduğunu vurgulayarak, aşıya karşı çıkanların iddialarından birinin aşıların içeriğinin güvenilirliğine ilişkin olduğunu anlattı.

Tükel, Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, insan sağlığına en çok katkısı olan uygulamaların aşı ve su dezenfeksiyonu olduğunu ifade ederek, şunları söyledi:

“Türkiye’de aşılama oranlarının bugünkü düzeyine erişmesi, birinci basamakta emek veren sağlık çalışanları sayesinde gerçekleşmiştir. Aşılama hizmetinin yaygınlaşmadığı yıllarda Türkiye’de doğan her bin bebekten 150-200’ü bir yaşını görmeden ölüyordu. Aşıyla korunabilir hastalıklar çoğunlukla yaşamı tehdit eden yani ölüm ya da sakatlıkla sonuçlanan hastalıklardır. Çocuklarınızı aşılatmadığınızda onların yaşamını riske atarsınız. Yüksek aşılama oranları toplum bağışıklığı denen bir olguyu ortaya çıkarır. Bu artık o hastalığın salgınlarının olmadığı, sadece az sayıda vakanın görülebildiği bir durumdu. Bu nedenle aşılama gerçekte bireysel değil toplumsal bir hizmettir. Aşı sadece uygulandığı kişiyi korumaz. Hastalık etkeninin toplumda dolaşımını engelleyerek, toplumdaki riskli kişileri de korur. Aşılama oranının düşük düzeyde kalması kanser tedavisi gören ya da doğuştan bağışıklık sistemi hastalığı olan çocukları risk altında bırakmaktadır. Bu nedenle aşı olmasına engel durumu olmayan çocukların aşılanması, aşı olmaları konusunda engelleri olan çocukları da dolaylı olarak korumaktadır.”

Tükel, aile hekimleri için aşı broşürü hazırladıklarını sözlerine ekledi.