TELE 1 kanalının D-Smart yayını durduruldu

24 Haziran seçimleri öncesi TELE1 televizyonunun D-Smart yayınları ‘ödenmemiş borçlar gerekçesi’yle durduruldu.

Konu ile ilgili açıklama yapan TELE1 VE ABC gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ şunları söyledi:

“D-Smart TELE 1 yayınlarını borçları gerekçe göstererek kesti. Kendilerine yenidan yapılandırma önerisi sunmak istedik, beklemediler.”

D-Smart TELE 1 yayınlarını borçları gerekçe göstererek kesti. Kendilerine yenidan yapılandırma önerisi sunmak istedik, beklemediler.

— Merdan Yanardağ (@merdanyanardag) June 8, 2018

Gazetelerin sayfaları holdinglere yollanıyor

MUSTAFA KÖMÜŞ [email protected]

24 Haziran’a sayılı günler kala, medyadaki eşitsiz yayın devam ediyor. Özellikle TRT’nin taraflı tutumuna ilişkin tartışma sürerken, diğer basın kurumlarının iktidar ve muhalefet haberlerini görme şekli de eleştiri alıyor. AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın haberlerini genelde manşette gören gazeteler, muhalefetin haberlerini ise çoğu zaman hiç görmüyor ya da çok küçük görmeyi tercih ediyor.

Ana akım olarak değerlendirilen medyada, muhalefetten Muharrem İnce dışında neredeyse kimseye yer verilmiyor. Meral Akşener, Temel Karamollaoğlu ve Selahattin Demirtaş medyada kendine yer bulamıyor.

DİSK’e bağlı Basın İş Sendikası Genel Başkanı Faruk Eren, konuya ilişkin BirGün’e konuştu. Eren, “Medyaya ‘İYİ Parti’nin haberlerini görmeyin’ diye emir veriliyor. 1’inci sayfalar holdinglere gönderilip orada onaylanıyor” dedi.

‘Manipülasyon yapılıyor’
Eren, şunları söyledi: “Bizim birçok yerde arkadaşlarımız var. Televizyonlarda, gazetelerde… İktidara yakın yayın organlarında bariz bir sansür ve ayrımcılık var. Bunlar tabii ki çalışanlara sözlü olarak iletiliyor, insanlara, yazı işlerine, haber merkezlerine. ‘Şu aday görülmeyecek, bu aday böyle görülecek’ diye. Tabii ki inkâr edeceklerdir, kanıtlayın diyeceklerdir ama biz bunu biliyoruz. Hürriyet’i ve Posta’yı yakın zamanda satın aldılar. Mesela Hürriyet’in 1’inci sayfasına Meral Akşener’i koymayın diye çalışanlara emir veriliyor. Gazetelerin sayfaları yapıldıktan sonra holdinge gönderiliyor. Bir denetimden geçiyor. Holdingin istemediği haberler girmiyor, istediği başlıklar atılıyor. Bu fecaat bir durum. Daha önce de Demirören Medyası’nda benzer şeyler yaşandı. Şimdi herkes kamu yayıncısı olduğu için TRT’yi konuşuyor. TRT dışında da aynı durum var aslında. Medya kuşatma altında. Bariz manipülasyon yapılıyor. Açıkça insanlara emir verilerek yapılıyor. Erdoğan dışındaki adayları az görün deniliyor.”

“Açıkça bir sansür olduğunu, kamuoyunun yanlış bilgilendirildiğini düşünüyorum” diyen Eren, şöyle devam etti: “Bu konuda sendikamız bir çalışma hazırlıyor ve bunu tanıklıklarla yayımlayacağız. Gazeteler bazı adaylara toleranslı davranabilir hatta taraf da tutabilir ama bunu manipülasyon aracı olarak kullanamaz. Gazetecilik adına gerçekten utanç verici bir durum bu.”

‘Eşit yarış olmuyor’
Daha önce Vatan gazetesi ile NTV’de çalıştığını hatırlatan Faruk Eren, sözlerini şöyle sürdürdü: “AKP bu duruma medyayı yavaş yavaş alıştırdı. NTV’de biz bunu hızlı tren kazasında yaşadık. 34 kişi öldü ve kazayı sorguladık. Çünkü Devlet Demir Yolları’na tecrübesiz bir ekip getirildi. Sonra yukarıdan emir geldi ‘Yayınları kesin’ denildi. Demirören, Milliyet ve Vatan’ı aldıktan sonra da bariz bir şekilde iktidar yanlısı yayınlar yapılmaya başlandı. Vatan, Deniz Feneri gibi iktidarı rahatsız eden çok haber yapmıştı. Bunlar kesildi. Gezi’de bize, ‘İsyan demeyin’ denilmişti. Ama Posta’yı Hürriyet’i de alınca iş başka bir şeye dönüştü. Başka bir örnek vereyim Anadolu Ajansı şimdiye kadar neredeyse hiç Meral Akşener haberi girmedi. Seçime eşit yarış olmuyor. Özel kanallar da böyle davranıyor.”

Bourdain’in intiharına dair detaylar belli olmaya başladı

61 yaşındaki dünyaca ünlü televizyon sunucusu ve şef Anthony Bourdain’in intiharına dair detaylar belli olmaya başladı.

Neden intihar ettiği henüz kesin olarak belli olmayan Bourdain’in intiharına ilişkin ayrıntılar yavaş yavaş gelmeye başlıyor. AP’nin son dakika haberine göre, ünlü şefin Fransa’nın Colmar kentindeki otel odasının banyosuna bornoz kemeriyle kendisini asarak yaşamına son verdiği belirtildi.

Savcı Christian de Rocquigny, 61 yaşındaki Bourdain’in odasına kendilerini şüpheye düşürecek herhangi birinin gelip gelmediğiyle ilgili bulguya rastlanmadığını, toksikoloji testleri uygulanan şefin herhangi bir medikal ürün almadığını belirtti.

61 yaşındaki dünyaca ünlü televizyon sunucusu ve şef Anthony Bourdain, program çekimi nedeniyle gittiği Fransa’daki otel odasında ölü bulunmuştu. Ünlü şefin, otel odasındaki banyo kapısına kendini astığı belirtildi.

61 yaşındaki dünyaca ünlü şefin, CNN televizyon kanalı için çekim için gittiği Fransa’da otel odasında ölü bulunması tüm dünyada şok etkisi yarattı. İntihar nedeni henüz aydınlamasa da, Bourdain’in oyuncu ve yönetmen sevgilisi 42 yaşındaki Asia Argento’nun Roma’da 28 yaşındaki Fransız gazeteci Hugo Clement ile ‘öpüşme’ fotoğraflarının basına yansımasının ünlü şefin intihar sebebi olup olmayacağı tartışılıyor.

Ekonomi Notları’nın konuğu HAZİRAN Yürütme Kurulu Üyesi Kansu Yıldırım

BirGün Medya’da yayımlanan, Ece Zereycan ile BirGün Ekonomi Editörü Semih Güven’in hazırlayıp sunduğu Ekonomi Notları programının konuğu, Birleşik Haziran Hareketi Yürütme Kurulu Üyesi Kansu Yıldırım oluyor.

Yıldırım, ekonomik krizden çıkış için emeğin 10 çözümünü yorumluyor:

Prof. Dr. Süleyman İrvan: ‘Tanık haberciliği’ tehdit değil fırsat

ANIL KARACA

Dijital teknolojinin hızla gelişmesi ve medyanın dijitalleşmesi, gazeteciliği de şüphesiz etkiliyor. Akıllı telefonlar sayesinde günümüzde her yurttaş, etrafında olup biteni kaydederek sosyal medyada paylaşıp çevresini bilgilendirebiliyor. Günümüzde sokakta olup biten, saniyesi saniyesine sosyal medyada yer alıyor; anında binlerce insan tarafından paylaşılıyor.

Hâl böyle olunca, kamuoyu bazı durumlarda basın kuruluşlarından önce, ‘yurttaş gazeteciler’den haber alabiliyor. Peki nedir/kimdir yurttaş gazeteciliği/gazetecisi? Üsküdar Üniversitesi Yeni Medya Bölüm Başkanı ve Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süleyman İrvan ile tartıştık.

Yurttaş gazeteciliğini “Asıl mesleği gazetecilik olmayan yurttaşların dijital iletişim teknolojileri yardımıyla haber üretim sürecine katılmalarını anlatan bir kavram.” ifadeleriyle tanımlayan İrvan’a, “Artık elinde telefonu olan herkes gazeteci mi?” diye soruyoruz.

İrvan, haber üretim sürecine dahil olmanın bir yurttaşı gazeteci yapıp yapamayacağı sorusuna vurgu yapıyor. Geleneksel anlamda gazeteciliğin profesyonel bir meslek olduğunun ve eğitimin önkoşul olmasa bile gazeteciliğin mesele özgü kuralları ve etik ilkeleri olduğunun altını çiziyor.

Demokratik toplumlarda gazeteciliğin dördüncü güç olarak tanımlandığını ve yurttaşların bilgi edinme hakkını gerçekleştirmelerinde önemli bir işlevi yerine getirdiğini kaydeden İrvan, bu noktada yurttaş gazeteciliği kavramının belirsiz olduğuna ve kullanımının yanlış olduğunu düşündüğünü ifade ediyor:

“Yaygın kabule göre, gördüğü herhangi bir olayı kaydedip sosyal medyada yayan herkes yurttaş gazeteci olarak nitelendiriliyor ve elinde akıllı cep telefonu olan herkes potansiyel gazeteci olarak görülüyor. Oysa, yurttaşların ellerindeki akıllı telefonlarla yaptıkları şey, bir olaya tanıklık etmek ve bu tanıklığı sosyal medyada aktarmaktan ibaret.”

‘GAZETECİLİK BİR MESLEK, HABERCİLİK BİR PRATİK’
Bu gerekçeyle bahsedilenin aslında “tanık haberciliği” olduğunu belirten İrvan, “Tanık gazeteciliği bile demiyorum, çünkü gazetecilik bir meslek, ama habercilik bir pratik,” diyerek tezini şöyle örneklendiriyor:

“Satın aldığınız bir ürünü sosyal medyada övdünüz diyelim. Bu bir reklam mıdır? Evet reklamdır. Peki bu sizi reklamcı yapar mı? Hayır yapmaz. Reklamcılık bir meslektir, tıpkı gazetecilik gibi. Bence tanımları doğru yapmak lazım.”

Mesleki pratiğe vurgu yapan ve “tanık haberciliği” tanımını anlatan İrvan, öte yandan yurttaş gazetecilik diye bir türün de olduğunu ifade ediyor ve geleneksel medyanın ağır baskı koşulları altında olduğu, sindirildiği, güdümlü halde olduğu, ülkede olan biteni özgürce haberleştiremediği toplumlarda, asıl mesleği gazetecilik olmadığı halde sosyal medya üzerinden gelişmeleri aktaran yurttaş gazetecilerden söz edilebileceğini belirtiyor.

Konuyla ilgili sözlerine Arap Baharı’ndan, 2009’da İran’da yapılan şaibeli seçimlere yönelik gösterilerden ve Gezi Parkı direnişinden örnek vererek devam eden İrvan, bu eylemlerin dünyaya yayılmasında yurttaş gazetecilerin rolüne vurgu yapıyor:

“Geleneksel medyada çalışan gazeteciler protestolar için sokağa çıkan halkı haber yapmaktan çekiniyorlardı. Suriye’deki iç savaşta da yurttaş gazeteciler önemli rol oynadılar ve halen de oynamaya devam ediyorlar. Türkiye’de Gezi protestoları sırasında da geleneksel medyanın önemli bir kısmının protestoları görmezden gelmesi nedeniyle yurttaş gazeteciliğinin ivme kazandığına tanık olduk.”

“Elinde cep telefonu olan herkes potansiyel bir yurttaş gazeteci değildir, o şekilde tanımlanmamalıdır,” diyerek bu tür tanımların geleneksel gazeteciliği değersizleştirmeye hizmet ettiğini söyleyen İrvan, “Öte yandan, geleneksel medyanın suskun kaldığı, ağır sansüre uğradığı durumlarda, dönemlerde, ülkelerde yurttaş gazeteciliği değerli bir alternatif olarak karşımıza çıkmaktadır.” diyor.

prof-dr-suleyman-irvan-tanik-haberciligi-tehdit-degil-firsat-470769-1.

‘TANIK HABERCİLİĞİNİN YÜKSELİŞİ İNTERNETLE MÜMKÜN OLDU’
İrvan ile görüşmemizin devamında ‘yurttaş gazeteciliği’nin kökenini irdeliyoruz.

Tanık haberciliğinin ilk kez Kennedy suikastıyla ismini duyurduğunu belirten İrvan, olayı şöyle özetliyor:

“Abraham Zapruder isimli terzi, 22 Kasım 1963 tarihinde eşiyle birlikte Dallas’a gelen ABD Başkanı John F. Kennedy’yi elindeki amatör kamerayla çekerken birkaç el silah sesi duyuldu. Olayı baştan sona kaydeden Zapruder, böylece tarihe tanıklık etmiş oldu. Zaten yurttaş gazeteciliği tarihinde de Zapruder ilk yurttaş gazeteci olarak kabul edilir. Kuşkusuz Zapruder’in tamamen rastlantısal biçimde olay yerinde bulunduğunu ve gerçekleştirdiği haberciliğin tanıklıktan ibaret olduğunu söylemeye gerek yok. Yine benzer biçimde, 3 Mart 1991 tarihinde Los Angeles’ta Rodney King isimli siyah gence yönelik polis şiddetine kamerasıyla tanıklık eden George Holiday de tanık haberciliği yapmıştı.”

Tanık haberciliğinin asıl yükselişe geçmesinin internetle birlikte mümkün olduğunu söylüyor Süleyman İrvan ve kendi tanımladığı anlamda yurttaş gazeteciliğinin Arap Baharı, İran’daki gösteriler ve sokak hareketleriyle önem kazandığını vurguluyor. İrvan, yurttaş gazeteciliği girişimlerini şöyle özetliyor:

“2000 yılında Güney Kore’de kurulan OhMyNews isimli internet sitesi “Her yurttaş muhabirdir” sloganıyla yayın hayatına başladı, ancak haber doğrulamada yaşadığı sıkıntılardan dolayı 2010 yılında yurttaşlardan gelen haberleri yayımlamayı durdurma kararı aldı. Global Voices ve IndyMedia gibi başka yurttaş gazeteciliği siteleri de mevcut.”

Türkiye’de de yurttaş gazeteciliği iddiasıyla yayın hayatına başlayan haber siteleri olduğunu, fakat birçoğunun ya format değiştirdiğini ya da ömrünü doldurduğunu söyleyen İrvan, “Dokuz8Haber, Journo ve VivaHiba gibi siteler bu iddiayla yayına başladılar, ancak bugün içeriklerine bakıldığında, Dokuz8Haber ile Journo’nun geleneksel habercilik formatına döndüğü, ‘Medya sensin, paylaş’ sloganını kullanan VivaHiba’nın ise başarısız bir girişim olarak ömrünü doldurduğu görülüyor.” diyor.

‘MEDYA YÖNETİCİLERİ MUHABİR İSTİHDAMI YERİNE SOSYAL MEDYA TAKİBİNDE’
Yurttaş gazeteciler gerçeği önümüzde dururken, bunun basın kuruluşlarındaki yansımalarıyla devam ediyoruz Süleyman İrvan ile konuşmaya ve bir basın kuruluşu için yurttaş gazetecinin ne anlam ifade ettiğini soruyoruz kendisine.

Türkiye’de son yıllarda geleneksel medyayı yönetenlerde, “Nasılsa insanlar yaşadıkları, gördükleri her olayı sosyal medyada paylaşıyor, öyleyse biz niye muhabir istihdam edelim, merkezden sosyal medya hesaplarını takip edelim, oralardan haber çıkaralım” mantığının egemen hale geldiğini söylüyor İrvan ve bunun neden yanlış olduğunu şu ifadelerle anlatıyor:

“Çünkü gazetecilik kaliteli içerik üretimi yapmayı gerektiren bir meslek. Kaliteli içerik de muhabirin, sadece olay yerinde bulunmasını değil, taraflarla görüşmesini, olayın arka planını araştırmasını gerektiriyor. Masa başında, sosyal medya paylaşımlarını peş peşe koyarak haber üretmek, gazeteciliği hafife almak anlamına geliyor. Bir de elbette haber yapılacak görüntülerin, paylaşımların gerçek olup olmadığı sorusu var. Gazetecilik etiği, tanık haberciliğinin en başta ‘haber doğrulama’ süzgecinden geçirilmesini gerektiriyor. Bir yalan haber bir sitede haberleştirildikten dakikalar sonra onlarca farklı sitede kopyalanabiliyor. Sosyal medyada yalanların hızla yayıldığına ilişkin ciddi araştırmalar var. Aslında yalan haberler haber sitelerinde de hızla yayılıyor, bu da sonuçta gazeteciliğe duyulan güveni aşındırmaya devam ediyor.”

“TANIK HABERCİLİĞİ BİR TEHDİT DEĞİL, FIRSATTIR”
Bu tartışmanın ışığında, yurttaş gazeteciliğinin profesyonel gazeteciliğe bir tehdit olup olamayacağı sorusunu görüşmenin gündemine getiriyoruz.

Prof. Dr. İrvan, yurttaş gazeteciliğinin bir tehdit değil, fırsat olduğu kanısında.

Tanık haberciliğinin haber konusu bulmada profesyonel gazetecilere yol göstereceğini, önemli olayları kolayca takip edebilmesi, görüntülerle kanıt oluşturabilmesi için malzeme sunacağını belirten İrvan, tezinin gerekçesini şu örnekle sunuyor:

“2009 yılında Guardian gazetesi adına Londra’daki G20 protestolarını izleyen gazeteci Paul Lewis, evine giderken düşüp ölen İngiliz yurttaşı Ian Tomlinson’un nasıl öldüğünü araştırmaya başladı. Resmi açıklamaya göre Tomlinson kalp krizi geçirmişti. Paul Lewis diğer gazetelerin aksine resmi açıklamayla yetinmeyip twitter’da takipçilerine çağrı yaptı ve olay yerinde olan görgü tanıklarından varsa ellerindeki görüntüleri kendisiyle paylaşmalarını istedi. Olay yerinde kamerasıyla çekim yapan bir kişi Lewis’e çektiği görüntüleri gönderdi ve sonuçta Tomlinson’un polis tarafından itildiğini, yere düşerek kafasını çarptığını ve öldüğünü kanıtladı.”

İrvan, tanık haberciliğine, geleneksel gazeteciliğin alternatifi değil, destekleyicisi olarak görüldüğü takdirde daha doğru bir yerden bakılabileceğinin altını çiziyor.

Görüşmemizin sonunda, yurttaş gazeteciliğinin gelecek için yol haritasını tartışıyoruz İrvan ile. Yurttaş gazeteciliğinin, gazeteciliğin dijital dönüşümüyle eş zamanlı olarak nasıl bir role bürüneceğini ve bu pratiğin sosyal medya üzerinden geçilen fotoğraf ve bilgiden daha geniş bir perspektif bulup bulamayacağını soruyoruz kendisine.

‘GAZETECİLİĞE BASKILAR ARTARSA YURTTAŞ GAZETECİLİĞİ ÖN PLANA ÇIKAR’
İrvan, bu konuda belirleyicinin geleneksel medya düzeni olacağını söylüyor ve gazeteciliğin üzerindeki baskı ortamı faktörüne değinerek, sözlerini şöyle sonlandırıyor:

“Tanık haberciliğinin dijital medya ile daha fazla görünürlük kazandığına kuşku yok. Ancak gelecekte nasıl bir yöne doğru gideceğini belirleyecek olan teknoloji değil, geleneksel medya düzeni olacaktır bana göre. Eğer geleneksel gazetecilik üzerindeki baskılar artar ve gazetecilik yapmak imkânsız hale gelirse yurttaş gazeteciliği olarak tanımladığımız gazetecilik ön plana çıkacaktır. Medya özgürlüğü arttıkça da tanık haberciliği olarak tanımladığımız, fotoğraf, görüntü ve bilgi geçmekle sınırlı habercilik anlayışı yardımcı bir unsur olarak varlığını sürdürecektir.”

Barış Yarkadaş: Seçimler yaklaştıkça baskı da artıyor

CHP İstanbul Milletvekili Barış Yarkadaş, 24 Haziran seçimleri öncesi gazetecilerin üzerindeki baskının yoğunlaştığını rakamlarla açıkladı. Basına Yönelik Hak İhllaleri raporunun Mayıs ayına ilişkin verilerini açıklayan CHP’li Yarkadaş, “AKP, halk gerçekleri öğrenmesin diye basını susturmaya çalışıyor” dedi.

Seçime sayılı günler kala muhalif gazetecilere yönelik gözdağının arttığını dile getiren Yarkadaş, “Mayıs’ta 6 gazeteci gözaltına alındı, 4 gazeteci de tutuklandı. 15 gazeteci ise 92 yıl hapis cezası aldı” diye konuştu. Mayıs ayında 3 habere erişim engeli getirildiğini, 3 gazeteciye soruşturma, 3 gazeteciye ise dava açıldığını belirten Yarkadaş, “İktidara ‘kaşının üstünde gözün var’ demek bile gözaltı ya da tutuklanma sebebi” dedi. Geride kalan ay içinde, 1 gazeteciye tazminat davası açıldığını belirten Yarkadaş, 3 gazetecinin ise tehdit ve saldırıya maruz kaldığını açıkladı.

Milliyet, Ankara Temsilcisi ve yardımcısını işten çıkardı

Milliyet’in Ankara temsilcisi Serpil Çevikcan ve yardımcısı Tolga Şardan gazeteden ayrıldı.

Doğan Medya Grubu’nun Demirören Holding’e satılmasının ardından Doğan Medya bünyesinde yaşanan işten çıkarmaların ardından Milliyet’in Ankara Temsilci Serpil Çevikcan ve Temsilci Yardımcısı Tolga Şardan’ı görevinden aldığı öne sürüldü.

Çevikcan’ın yerine Vatan gazetesi Ankara Temsilci Murat Çelik’in düşünüldüğü iddia edildi.

Çevikcan, 1987’de başladığı Milliyet gazetesinde uzun yıllardır Ankara temsilciliği ve yazarlık yapıyordu. Şardan ise 1989’da başladığı Milliyet’te 2015’ten beri Çevikcan’ın yardımcılığı görevini üstleniyordu.

Çevikcan ve Şardan’ın görevlerinin son bulmasında el değiştirmenin bir payı olup olmadığı henüz bilinmiyor.

Kanal D’de bir görevden alma daha

Doğan Medya’nın Demirören Grubu’na satılmasının ardından, Kanal D’de görev yapan bir isimle daha yollar ayrıldı. Doğan TV Washington Temsilcisi Serdar Cebe’nin görevine bugün son verildi.

Medyaradar’da yer alan habere göre, Kanal D Ana Haber’de Mehmet Ali Birand’ın ölümünden sonra anchormanlik koltuğuna oturan ve 7,5 yıl boyunca anchormanlik ve hafta sonu haber bülteni sunuculuğu görevlerinde bulunan Cebe, Ahmet Hakan’ın gelişinin ardından Mayıs 2017’de Washington Temsilciliği’ne atanmıştı.

POZİSYON KAPATILDI

Öte yandan Demirören Grubu’nun son olarak Serdar Cebe’nin yürüttüğü Doğan TV Washington Temsilciliği pozisyonunu kapatma kararı aldığı, Cebe’den sonra yeni bir atamanın gerçekleştirilmeyeceği öğrenildi.

SERDAR CEBE KİMDİR?

  • Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü´nü bitiren Serdar Cebe, 1992 yılında Milliyet Gazetesi Ankara büroda muhabir olarak meslek hayatına başladı.
  • Cebe, Kanal D´nin açılmasıyla muhabir olarak 1997 yılına kadar yoluna burada devam etti.
  • Daha sonra NTV ve Kanal 6´da editör ve haber spikerliği görevlerinde bulundu.
  • Deneyimli gazeteci, 2000 yılının Ocak ayında CNN TÜRK´e geçti ve Mehmet Ali Birand ile Çiğdem Anad´ın sunduğu
  • `Gündem´ programının editörlüğünü yaptı.
  • 2002 yılında Cüneyt Özdemir ve Soner Yalçın ile `Meşin Yuvarlağın Türkiye Serüveni´ isimli belgeseli hazırladı ve sundu.
  • 2005 yılında CNN TÜRK´te yayınlanan `Para´ belgeselinin metin yazımını Özgül Apaçe ile birlikte yaptı.
  • Serdar Cebe, 2003 yılında Radyo Televizyon Gazetecileri Derneği´nin verdiği “En İyi Sabah Programı Sunucusu” ödülünü aldı.
  • 2006 yılında haber kanalı 24’e transfer oldu.
  • 2009 yılında istifa ederek CNN Türk’e döndü .2010 yılında ise Kanal D Haber’e geçti. Cebe 7,5 yıldır Kanal D Haber’de anchormanlik ve haftasonu haber bülteni sunuculuğu yapmasının ardından koltuğunu Ahmet Hakan’a devretti.

Asla bitmeyen reklam kuşağı yapmışlar

Günlerdir aynı 0850’yle başlayan numara ısrarla arıyordu. Sonunda merak ettim açtım. Telefonun ucundaki ses coşkuyla başladı; “Ümit Bey sizi tavsiye üzerine Beşiktaş Spor Kulübü’nden arıyorum.” Bunu dediği anda arayan numaraya bakıyorum sonu Beşiktaş’ın kuruluş yılı olan 1903 sayısıyla bitiyor. “Olur mu olur?” diyorum. Çünkü adımı biliyor, Beşiktaşlı olduğumu biliyor. Bir ara kongre üyesi olmaya niyetlenmiştim, onunla ilgili bir şey mi acaba diye vaziyet alıyorum. “Sizin gibi özel Beşiktaşlılar için bir imzalı forma hazırlattık” diye devam ediyor. Sınırlı sayıda filan gibi ekler yapıyor, bedenimi soruyor.

Bu noktadan itibaren şüphe duymaya başlıyor (bedenimi bilmeden nasıl hazırlattın acaba) ama mesleğim iletişimcilik olduğu için meraktan dinlemeye devam ediyorum. “Biliyorsunuz takımımız bu yıl şampiyonlar ligine katılamadı, ligde de dördüncü olduk, desteğe en çok şimdi ihtiyacımız var” dediği anda bunun kolpacılık olduğuna emin oluyor ama arayan numarayı önümde açık bilgisayardan Google’da sorguluyorum. Tahmin ettiğim gibi bir dolandırıcılık işi çıkıyor. “Google’a baktım” dediğim anda, daha cümlemi bitirmeden telefon yüzüme kapanıyor, haklı bir küfür etme fırsatını kaçırıyorum. Hepimiz sık sık böyle aramalara maruz kalıyoruz. Aslında analiz edilince bu tarz konuşmalar, iletişimin doyum noktasını görmek açısından iyi örnekler. Herkesi bir yere kadar kandırabilirsiniz. Ara ara koca profesörlerin telefon dolandırıcılarına yüksek meblağlarda para kaptırdığı haberlerini okur, şaşırız. Bu da aslında eğitimin bile iyi bir iletişim etkinliğinin karşısında yeterli olmayacağını gösteriyor. Girişte bahis açtığım pazarlama iletişimi etkinliği iyi bir örnek değildi, çünkü duracağı yeri bilmiyordu, muhatabını iyi analiz etmeden konuşuyordu. Yine de devam ettiklerine göre, çok kişi üzerinde çalışmış olmalı, zaten canı yananlar şikâyet sitelerine dökülmüş. Bu olaydan bahsetme nedenim, bu haftaki Köşe Vuruşu’nda Türkiye tarihinin en büyük seçim(iletişim) kampanyasından, söz etme isteğim.

Gazetecilik değil siyasi iletişim
Özellikle sosyal medyada Erdoğan ve AKP’nin “bu seçim kampanyasında çok reklama yönelmediği bu işte bir iş olduğu” şeklinde yorumlar okuyorum. Bu yorumlar gerçekten çok şaşırtıcı. Gazeteler seçim broşürü (mübalağasız) gibi çıkarken, televizyonlar ezici üstünlükle tek bir aday ve parti için çalışırken hiç reklam yapmıyorlar gibi algıya sahip olmayı anlayamıyorum. RTÜK’ün CHP kontenjanından üyeleri İsmet Demirdöğen ve İlhan Taşçı’nın hazırladığı istatistiklere göre; Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP’nin televizyonlardaki yeri CHP’den ortalama 10, HDP, İYİ Parti ve Saadet Partisi’nden 30 kat fazla. Birkaç bağımsız gazete dışında gazetelerde durum hiç farklı değil. Bazı gazetelerin ön sayfaları, iletişim fakültelerindeki “Siyasi İletişim” derslerinde okutulacak kadar reklam formunda. Bunun üstüne klasik reklam spotları geçikti diye (ki onlar da yayına geçti) AKP pek bir şey yapmıyor algısının oluşması ilginç. Kaldı ki parti amblemli reklamlar haricinde bir başka reklam yöntemi daha var.

Ticari reklam kılıklı siyasi reklamlar
Bir önceki seçim sath-ı mahalinde yazdığım bir yazıda bu reklam türünden şöyle bahsetmiştim: “Her nasılsa seçimler yaklaşırken artan ‘kamu bankası veya özel kuruluşların’ reklamları hiç dikkatinizi çekti mi? Son yıllarda fazlaca seçim geçirdiği için bunu sık sık gözlemleme şansı buluyoruz. Genellikle devletin yaptığı projeleri öne çıkaran görüntüleri, mutlu, kalkınan Türkiye, artan istihdam vurgularıyla her nasılsa genelde seçim öncesi bir yoğunlaşıyorlar.” Bu seçim döneminde de reklamlara biraz yakından bakınca, aslında pek çoğunun kamu iştiraklerinden öte gizli birer seçim reklamı olduğu hissedilebilir. “Milletimizin birlikteliğine nazar değmesin” diyen mi istersin, “yerli ve milli olmaktan” bahseden mi istersin, “arkamızda bize güvenen milyonlar, yüreğimizde ülkemizin geleceğine olan inancımız olmasa” diyen mi istersin o kadar çok örnek var ki. Seçim yaklaştıkça artacaktır da… Hepsinin ortak özelliği, sonuna parti logosu yerleştirsen hiç sırıtmayacak olmaları. Yani AKP, bu seçim pek iletişim yapmıyor diyenler bu reklamlara bir kez daha bakmalı.

Reklam her zaman işler mi?
Bu reklamların her birinin ortak özelliği, reklamını yaptıkları markaya değil yaratılmak istenen “Yeni Türkiye” imajına hizmet etmeleri. Bu açıdan o kadar birbirleriyle aynılar ki (müziklerini bile ayıramazsın) bir yerden sonra körleşme ihtimali yaratmaları olası. Yani nerede duracağını bilmeyen “ne kadar sık tekrarlarsan o kadar izlerlerler” inancına saplanıp kalmış bir iletişim çabası. 1960’ların efsane reklamcısı, Anguilla’nın bağımsızlığına giden sürece de iletişim stratejileriyle katkı vermiş Howard Luck Gossage’ın, “Aslında insanlar reklamları okumaz. İlgilerini çeken şeyleri okur. Bu bazen bir reklam olabilir” vecizesini unutmuş bir iletişim etkinliği bu. Sadece kuşak reklamlarından bahsetmiyorum, haberler ve bazı diziler dahil televizyon yayınlarını, gazeteleri de bu reklam kampanyasına dahil ediyorum. Muhabir ve köşe yazarı görünümlü reklam yazarlarını da dahil ediyorum. Bu reklam kampanyası yine de bir yere kadar işleyecek ve büyük erimeyi önleyecektir. Ancak sürpriz bir ters tepme olanağını içinde barındırdığını ve sanıldığı kadar etkili olmayacağı ihtimalini de unutmamak lazım.

Görüldüğü üzere bir gazetecilik yazısında gazetecilikten değil reklamcılıktan söz etmek zorunda kaldık. Gazetecilik de reklam da kendi alanlarında kaldıklarında ayrı birer meslektir. Kişilerin de kurumların da iletişim ihtiyaçları vardır ve karşılanması gerekir. Ancak birbirlerine karıştıklarında iyi bir manzara ortaya çıkmıyor. Görünen o ki, tarihin en büyük reklam kampanyalarından biriyle karşı karşıyayız. İki tarafın bu kadar eşitsiz iletişim olanağına sahip olduklarında çıkacak sonuç, büyük ve gerçek bir iletişim deneyi de olacak. Bu ortamda muhalefetin alacağı her puan, sadece siyasi tarihe değil, iletişim tarihine de geçecek.

Ahmet Hakan’dan Nagehan Alçı’ya: Ne oldu sizin şu Bank Asya işi?

Hürriyet gazetesi yazarı Ahmet Hakan , kendisini hedef alan Nagehan Alçı ‘ya yanıt verdi.

Cumhuriyet’in haberine göre Nagehan Alçı için Bank Asya hatırlatması yapan Hakan “Niye size hiçbir şey olmuyor meselesini de bir açıklığa kavuşturuver bi zahmet?” ifadelerini kullandı.

“Nagehan! Ne oldu sizin şu Bank Asya işi” diye sorana Ahmet Hakan , “Bank Asya’nın önünden geçenlerin bile hayatlarının karartıldığı bir dönemde… Bank Asya’dan misler gibi kredi çekmenize rağmen niye size hiçbir şey olmuyor meselesini de bir açıklığa kavuşturuver bi zahmet.” diye yazdı.

Ne olmuştu?
Ahmet Hakan, 1 Haziran 2018 tarihli ‘Gazeteciliğin geldiği son nokta’ başlıklı yazısında, Muharrem İnce’nin konuk olduğu,Nagehan Alçı’nın da gazeteciler arasında yer aldığı televizyon programıyla ilgili olarak “Eskiden…Siyasetçiler madara olurdu. Bugün… Gazeteciler madara oluyor.” ifadelerini kullanmıştı

Nagehan Alçı da Ahmet Hakan ‘ın bu sözlerine yanıt niteliğindeki “Çoktan madara olmuş bir muhbirin portresi” başlıklı yazısında şu ifadeleri kullanmıştı;

“AK Partililerden CHP’lilere, MHP’lilerden HDP’lilere toplumdaki herkesin müşterek nefretini kazanmış bir insan düşünün. 80 milyon içinde hiç kimse ona güvenmiyor ve sözlerine inanmıyor. Çünkü dara düşünce herkesi yarı yolda bırakmış, zor durumdakilere acımasızca tekme vurmuş. Yeri gelmiş şahsi menfaatleri için en yakınlarını ve hayatında sadece iyilik gördüğü dostlarını sırtından hançerlemiş, en samimi arkadaşlarına bile kasten kötülük yapmış. Kötülük yapmakla ve kötü insan olmakla gurur duyan bu patolojik şahsiyet utanmadan hâlâ, tüm Türkiye’ye defalarca madara olduğu halde ahkâm kesiyor.

Türk basın tarihi çok sayıda kötü insan görmüştür ama bu derecesinin daha önce geldiğini sanmıyorum.”